Bayram namazı; cıvıl cıvıl çocuklar, hanımlar ve beyler... Hanımların
hepsi bembayaz giyinmişler sanki saf tutmuş melekler. Bir huşu var havada beni
sımsıcak saran. Türkiye’deki üç salla bir bağla taktiği burada tutmuyor,
mecburen cemaati takip ediyorum. Namaz sonrasında bir ihtiyarın yanına
oturuyorum, onların dilinde bayramlaşıyoruz. Sonrasında “Arapça biliyor musunuz?”
diyorum, “Evet” diyor, “Benim dedelerim Yemen’den gelmişler. Ben Arabım.” Bahçede
sıraya girmiş, bayram sonrası karnını doyurmak için bekleşen çocuklar. Dışarıda
ise bir şekerci…
Bot gezisi; yemyeşil, adeta bir çardak gibi denizi saran
ağaçlar arasında sürüyor. Geceleri fener alayı gibi oluyormuş buralar,
muhtemelen ateş böcekleri…
Denize doğru açılıyoruz. Beni bir korku sarıyor; ufak bir bot,
kameralar... Deniz kıvrıla kıvrıla karanın içine girmiş, etrafında “ev” diyemeyeceğimiz
derme çatma barakalar.
Ve neşe içinde oynayan Patanili çocuklar… Bizi gezdiren
kaptanımız, oraların mafyası imiş. Burada insanların hepsi çok mülayim, yumuşak
tabiatlı, hatta kabadayıları bile...
Bu sevimli adama, el ense atasım geldi ama gitmeden Patani’yi
tanıyan arkadaşlar, kafaya vurmanın burada yapılabilecek en büyük hakaret
olduğunu tembihlemişlerdi. Hani kötü adamı oymaya çalışıp, kendilerini
gülmemeye zorlayan aktrisler gibi geldi bana onun davranışları.
“100 senedir yetimiz, sahipsiziz.”
Bir gece vakti otelimizde bizi ziyarete gelen orta yaşın
üzerindeki bir amca ile yarı Arapça yarı İngilizce anlaşmaya çalışıyoruz. “100
senedir yetimiz, sahipsiziz.” diyor, “Artık bizleri himaye edecek Osmanlı yok.”
Nemli gözlerini görünce gözlerimi kaçırıyorum, konuyu değiştiriyorum.
Orman köylerine gidiyoruz, sık ağaçların arasında derme çatma
evler… Bunlar, dört tane sırık üzerine oturtulmuş ağaç evleri
andırıyorlar. Evlerin sadece bir odası var ve tüm aile burada kalıyor.
Gözleri ışıl ışıl minik adamlar. Bir merakla etrafımızı sarıyorlar.
Köyün minik kızları uzaktan seyrediyorlar bizi, bir kare alabilirim, derken;
çalıların arasında kayboluyorlar. Bunu tüm minik kızlarda fark ettim; minik
erkekler ise gururla poz veriyorlar.
“Devlet-i Ali Osmani” olmak…
Köylüler, mihmandarımıza, nereden geldiğimizi soruyor. Mihmandarımızın
konuştuklarından bir şey çıkartamıyorum, sadece arada geçen “Türki” kelimesini
yakalıyorum.
Köylünün suratında kocaman bir soru işareti ifadesi: “Ha?” Ardından
mihmandarımız “Devlet-i Ali Osmani” deyince; “Haaaaaaa!” diye bir tepki daha
veriyor köylüler. İçlerinde yaşlı, mütebessim bir yüz… Sanki özlemle beklenen bir dostun yıllar sonra
kavuşması gibi.
Burada yüz kaslarım hiç gerilmiyor, sürekli mütebessimim. Yalnız,
arkadaşlarımın pirince karşı bir hassasiyetleri oluşmuş, buralarda ekmek bulmak
zor. Üç öğün sürekli pirinç var. Hatta bayram tatlıları bile yaprağa sarılmış
pirinç. Fakat yatılı okulunun verdiği sıkı disiplinle, üç ay sadece kuru ve
pilav yiyen birisi olarak, yemeklere yumuluyorum.
Hani klasik bir söz vardır: “Yüreğim Patani’de kaldı.”
diye. Benimki orada kalmadı, meğer hep oradaymış. Patani, sanki benim
kaybettiğim “vatanım” gibi. Evlerinde, dükkanlarında, camilerinde “ay ve yıldız”
var.
Bir balonla bayram oluyormuş
Çocuklar ellerindeki balonlarla o kadar mutlular ki… Demek
bir balonla bayram oluyormuş, diyorum. Verdiğimiz lokumlara bayılıyorlar. Çok
enteresan olan ihtiyaç sahibi olmalarına rağmen, sıraya giriyorlar çocuklar. Birbirleri
ile itişip kakışmıyorlar, kavga etmiyorlar. Lokumu çok seviyorlar adeta
kendilerinden geçiyorlar. Kızlar uzakta bekliyorlar sonra yanlarına gidip, onlara
da veriyoruz. Onlar da sıraya geçip kendilerine sıranın gelmesini bekliyorlar. Trafik
şehir merkezinde yoğun, buna rağmen korna çalan, küfreden ve bağıran bir şoföre
rast gelmedim.
“Bizi de unutmadılar!”
Yetimhaneyi ziyaret için gittiğimizde, yetkililer burada altı
ay boyunca, yetimlere sadece pirinç pilavı verebildiklerini söylediler. Yetimlerin
bazı ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ufak tefek hediyelik eşya üretimine
başlamışlar. Kurbanlarımızı burada kesiyoruz. Ayrıca buraya maddi yardımda
bulunuyoruz. Bayramda yetimlerin “en yetimleri” kalmış burada: kimsesi ve
parası olmayanlar. Hüzünleri yüzlerinden okunuyor. Ama verdiğimiz ufak
hediyeler, onları mutlu etmeye yetiyor. Biz giderken bizleri yaşlı gözlerle
uğurlamışlar, “Bizi de unutmadılar!” diye. Duyunca çok duygulanıyorum.
Müslümanlar, Tayland ekonomisine büyük değer katmalarına
rağmen, ekonomik ve sosyal açıdan geri bırakılmış. Ayrıca Müslümanların
yaşadıkları bölgeye Çinli ve Burmalı nüfus yerleşmeye başlamış. Müslümanların
ciddi eğitim ve yetişmiş kalifiye adam sorunları var.
Akşam namazını kılmaya gittiğimiz camide, insanı saran bir sükunet
var. Cemaat namazın ardından hemen camiden gitmiyor, topluca zikir çekiyorlar.
Zikrin ardından, musafaha yapılıp, evlere dağılınıyor. Burada, namazın hayatın
merkezinde olduğunu görüyorum. Etrafında evlerin olmadığı bir camiye motosikletleriyle
gelen cemaat, tekrar motosikletlerine binip evlerine dağılıyorlar.
“Kardeşlerinizin selamını getirdik.”
Batı değerlerinin uğramadığı her köşede huzur çekiyorum
ciğerlerime. Bunlar genelde mütevazı insanlar, krallarının mezarları da bir o
kadar mütevazı. Sadece bir taştan ibaret; yosun tutmuş bir kaç taştan… Hepsi o
kadar! Bir o kadar toprağa yakınlar. Mezar taşlarında ufak süslemeler ve hilal ve
yıldız gözümüze çarpıyor.
Bize, niçin geldiğimizi, soruyorlar. Biz de; “Kardeşlerinizin
selamını getirdik.” diye mukabele ediyoruz.
Dünyada en fazla turist ölümleri, hindistan cevizlerinden
oluyormuş. Benim kafama da bir tane düşecekti ki; Nasrettin hocamızın
ağaçtaki cevizler fıkrasını hatırladım ve “Hocam, sen ne kadar haklıymışsın.”
dedim içimden. Çocuklar, hindistan cevizi ağaçlarına çıplak ayakla çıkıyorlar
(biz olsak “Tek rakibim maymun!” diye bir yazı asardık herhalde) Tabi burada bu
işi, daha ziyade eğitilmiş maymunlar yapıyor. Hindistan cevizlerindeki
olgunlaşmış cevizleri, ayakları ile kıvırarak aşağıya atıyorlar. Aşağıdaki
yetiştirici ise, onların lisanında, “Hadi oğlum, şunun suyunu da içelim”
diyerek hayvana gaz veriyormuş.
Diğer Patani Seyehatnameleri
"Mistik Doğu"nun batısında
Patani notları
Patani Foto Galerisi
|