Bayram… Sıcak bir
merhaba kardeşçe bir selam…
Bayram mesafeleri
kaldırır sınırları aşar…
Bayram karşısında
hükmü kalkar öfkenin kinin düşmanlığın… Bayramlar bizi yaklaştırır; selamı
yeryüzün tüm Müslüman yüreklerine taşır…
Bu bayram yeryüzünün
en ücralarına kadar yollara düştük… Asya’ya, Afrika’ya, Balkanlara,
Ortadoğu’ya…
Bayramlaştık,
kucaklaştık, selam aldık, selam verdik…
Bayram bayram oldu
uzaklardaki kardeşlerimizle…
Kurban bayramında
tam 100 ülkedeydik…
Bu bayram yeryüzünün
en ücralarına kadar yollara düştük… Asya’ya, Afrika’ya, Balkanlara,
Ortadoğu’ya…
Bayramlaştık,
kucaklaştık, selam aldık, selam verdik…
Bayram bayram oldu
uzaklardaki kardeşlerimizle…
Kurban bayramında
tam 100 ülkedeydik…
50 bin kurban ve yüz
binlerce insan… Türkiyeli hayırseverlerin bağışladığı kurbanlar süsledi fakir
sofralarını… Birçoğu hatırlanmanın sevincini yaşadı… Bayramın coşkusunu
birlikte yaşadık…
Gittiğimiz yüz
ülkeden biri Kamboçya’ydı…
Kamboçya’nın kara tarihi
Asya’nın güney ucunda Tayland ve Vietnam’a
sınırı olan Kamboçya, 70’li yıllardaki Vietnam savaşı ve sonrasında yaşananlarla
dünyanın dikkatini çekti…
Avrupa,
Orta Çağ karanlığını yaşarken; Kamboçya, uygarlığın temel taşlarını diker…
Mimaride ve diğer sanatlarda bugün bile yapılamayan en gelişkin örnekleri
insanlığa sunar…
1860’larda
Kral Norodom, komşu Vietnam ve Tayland saldırılarına karşı Fransız himayesini
kabul eder. 1863’te Kamboçya, Fransızlara ait Hindi-Çin sömürgesinin bir
parçası olur artık... Bağımsızlık 90 yıl sonra, 1953’te kazanılır... Vietnam Savaşı
sırasında Kamboçya, güneyin değil de kuzeyin yanında yer alır ve sınırlarını
Viet-Kong’a açar, 1969 yılında Amerika burayı da bombalamaya başlar ve buraya
asker çıkarır. Bu işgal, küçük bir komünist grup olan “Kızıl Khmerler”in
güçlenmesine ve amansız bir iç savaşa yol açar. İç savaş 17 Nisan 1975’te
başkent (Nom pen) Phnom Penh’in Kızıl Khmerlerin eline
geçmesiyle sona erer. Hemen o gece Phnom Penh boşaltılır, on yaşından küçük
çocuklar ailelerinden ayrılır ve istisnasız herkes ellerinde sadece birer bohça
olduğu halde yollara düşer. O sırada
Phnom Penh’in nüfusu iki milyondur ve bu iki milyon insan kentten çıkarılıp
günler, aylar süren yürüyüşlerle ülkenin dört bir yanına dağıtılır.
Çünkü
Kızıl Khmerlerin lideri General Pol Pot, başlarına ne geldiyse, Batı
sömürgeciliğinden geldiğine inanıyor ve kurtuluş için, yaşamı “sıfır noktası”na
döndürmek gerektiğini düşünüyordu. Bu da 10 milyon nüfusun tamamının çiftçi
olması anlamına geliyordu.
Pol
Pot, iktidarından sonra ülkenin adını
“Demokratik Kamboçya” olarak değiştirir. Okullar, üniversiteler, hastaneler,
mahkemeler, gazeteler kapatılır. Tüm kitaplar yakılır, para kullanımı
yasaklanır ve takas sistemi getirilir. Kentlerdeki teknolojinin izleri yakılıp
yıkılır. Aile kavramı “karşı devrimci” bir kavramdır ve kolektif tarımı engeller.
Bu yüzden çocuklar ailelerinden, eşler birbirlerinden ayrılır. Meslek
sahipleri, aydınlar, üniversite mezunları, yabancı dil bilenler öldürülür. Gözlük takanlar, gözlerinin kitap okuyarak
bozulduğuna inanılarak idam edilir… Yüz binlerce insan işkenceden, yüz
binlercesi yollarda talan olmaktan, yüz binlercesi açlıktan, yüz binlercesi de
tarlalardaki ağır çalışma koşullarından ölür. Fakat kaderin cilvesine bakın ki;
Pol Pot Fransa’da eğitim görmüş ve Fransızca biliyordur…
Pol
Pot’un ordusunun en önemli gücünü onun çocuk askerleri oluşturur… En küçüğü 10
yaşlarında olan bu çocuklar, boylarından daha uzun olan silahlarla ülkede büyük
katliamlara imza atarlar… Kızıl Khmerlerin dört yıllık yönetiminden geriye bir
milyon ölü, bir kaç milyon öksüz ve yetim ile yıkık bir ülke kalır.
Soykırım Müzesi’nde işkence kokuyor…
Phnom
Penh’de önceleri okul, Pol pot iktidarı ele geçirince de hapishane olarak
kullanılan Soykırım Müzesi’ndeyiz… Pol
pot ve Kızıl Khmerler’in vahşeti burada tüm açıklığıyla gözler önüne seriliyor.
Bin bir çeşit işkence aleti, öldürülen mazlumların fotoğrafları, binlerce kafatasının
sergilendiği bölümler… Bugün bile zaman zaman yenileri bulunan toplu mezarlar… Milyonlarca
kayıp hayat burada fotoğraflarla ve son anlarını geçirdikleri hücreleri sergilenerek
yaşatılmaya çalışılıyor… Alt katta işkenceye alınan mahkumların barındığı
hücrelerin yanı sıra üst katta sadece ayakta duracak kadar bir alana sahip küçük
hücreler, bize ürperten bir gerçeği fısıldıyor: Ülke kan gölüne dönerken ve nüfus
neredeyse yarıya düşerken, dünya olanları hiç önemsemiyor hatta kendi stratejik
beklentilerine göre Kızıl Khmer iktidarına destek veriyordu…
Ölüm tarlasının meyveleri: cesetler
Ölüm
tarlasındayız… Burası adını, toprağın altından ve çevredeki göllerden sürekli
olarak ceset çıkmasından dolayı almış. Ölüm Tarlası bugün müze… Halen toprağın
altından çıkarılamayan cesetlerin olduğunu öğreniyoruz… Müzenin tam ortasında
devasa bir anıt… Anıtın içi, kafatası ve kemiklerle dolu. Burada Pol Pot’un
vahşi ideolojisinin küçük bir yansımasını görüyoruz. Bugün müzeyi en çok Batılı
turistler geziyor. Başkent katliam müzeleri yüzünden ilgi görüyor. Bir kenti, Khmerlerin
katlettikleri kardeşlerinin cesetleri çekici kılarken, yöre halkının geçim
kaynağını yine bu cesetleri görmeye gelen turistlerin oluşturması ise, içinden
çıkılmaz bir dilemma olarak duruyor karşımızda.
Batı ve
Amerika bugün Pol Pot’u lanetliyor ve insanlık düşmanı olarak görüyor. Duruyor
ve düşünüyoruz, peki ama resmi hükümete rağmen BM neden 1993’e kadar Pol Pot’u
ve Kızıl Khmerleri Kamboçya’nın tek resmi temsilcisi olarak kabul etti ve onlara
sandalye verdi?
Kızıl
Khmerlerin dört yıllık yönetiminden geriye bir milyon ölü, bir kaç milyon öksüz
ve yetim ile yıkık bir ülke kalır. Bölgedeki Müslüman nüfussa 200 binden 138
bine iner.
Bayram
sabahını Başkent Phonm Pehn’de karşılıyoruz. Başkentin en büyük camisinde
kardeşlerimizle bayram namazını kılıyor, sevecen bakışlarına tebessümle
karşılık veriyoruz. Namazdan hemen sonra kardeşlerimizle bayramlaşıyor ve
bizimle beraber Kamboçya’ya kurban yardımında bulunan Malezyalı yardım
kuruluşlarıyla beraber işe koyuluyoruz. Kurbanlarımızı kesiyor, ihtiyaç
sahiplerine dağıtıyor ve bayramı bayram yapan çocuklara balonlar veriyor, onları
dondurmayla sevindiriyoruz.
Oradaki
işimiz biter bitmez başkentin başka bir mahallesine gidiyoruz… Burada da Türkiyeli
kardeşlerimizin kurbanlarını sahiplerine ulaştırıyor ve mülteci kampını andıran
bu mahalledeki Müslümanlarla bayramlaşıyoruz.
Halifenin ülkesine yeni bir utançla dönmenin hüznü, bu
kez Khmerce bir acıya eşlik ediyor: Ebu Dallap
Ebu Dallap
hayatın kıyısında 80 yıllık çile ve omuzlarına binen yaşama yükünü Kızıl Khmer zulmüne,
açlığa, sefalete ve fakirliğe rağmen bir gün bile isyan etmeden sonsuz bir tevekkülle
taşımış ve nihayet ömrünün sonbaharında onu yakalayan felç, onu tam dört yıldır
“evim” dediği kulübeye mahkum etmiş.
Onu yeryüzünün
herhangi bir fakir Müslüman mahallesinin ücrasında mutlaka görürsünüz.
Başkentin herhangi bir Müslüman mahallesindeyiz. Kurban yardımlarını
sahiplerine ulaştırıyoruz. Yaşlı ve yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyan bir
kadın çekingen ve mahcup adımlarla bize yaklaşıyor, kurbanını alıyor, minnettar
bakışları üzerimizde. Onun minneti bizi boğuyor adeta. Etrafımızdakiler
kocasından, hikayemizin kahramanından bahsediyor. Merak ediyor ve yaşlı kadının
yorgun adımlarını izliyoruz. Az sonra içine dört hayatın sıkıştırıldığı tek göz
bir barakaya geliyoruz. Tek göz baraka ve dört yaşam. Mutfak, yatak odası,
oturma odası bu oda… Hayat bu odada başlıyor Ebu Dallap için; dışarısı dört
yıldır hiç olmadı. Çünkü felçli… Gençliğini Kızıl Kımer zulmü yok ederken;
yaşlılığında ise felç esir almış vücudunu. Doktora götürüp muayene etmek
geliyor aklımıza hemen. Ebu Dallap yanaşmıyor buna. Fersiz gözlerindeki en
okunaklı yazı; gurur. Doktor çağırıyoruz bu defa. Bir kaç dakika içinde gelen
doktor hastaneye gitmeden bir şey yapamayacağını, kan tahlili dahil bir çok
testin yapılması gerektiğini söylüyor. Ebu Dallap gene yanaşmıyor. Ömrünün son
demlerini yaşayan bu yaşlı adamın kararına saygı gösteriyoruz. İhtiyaçlarını
soruyoruz etraftakilere, “Yiyecek bir şeyleri
yok.” diyorlar. Komşularının verdikleriyle karınlarını doyuruyorlarmış. Bazen
günlerce aç kaldıkları da oluyormuş. Bizi bir utanç esir alıyor. Vicdanımızın uzağında bir yerlere gitmek
istiyoruz: yok! Aracımıza biniyor ve şehrin merkezine gidiyoruz. Ebu Dallap
için önce bir tekerlekli sandalye alıyoruz, ardından Asya’da en çok tüketilen
ürün olan pirinç. Şimdi de pazar alışverişi.
Ebu Dallap’ın
yaşlı gözleri ve minnettar bakışları gırtlağımıza bir sağnağı düğümlüyor, yüzyıllık
unutkanlığın pişmanlığı yakamıza yapışıyor. Özür diliyoruz, helallik istiyoruz.
Etrafımıza bakıyoruz, pişmanlığımız artıyor. Yüzlerce baraka, yüzlerce trajedi
ve yüzlerce Ebu Dallap yaşıyor Pohn Pen’de (Nom Pen), Kanpong Chnang’da (Kampon
Çınang), Siem Reap’ta (Siyam Rap), Vietnam’da,
Laos’ta. Halifenin ülkesine yeni bir utançla dönmenin hüznü bu kez Kımerce bir
acıya eşlik ediyor.
Kamboçya’da
gün geceye varıyor. Yüzyıllık alışkanlıkla gece Khmer’in acısını bir sır olarak
gömüyor karanlığına. Kamboçya’da gün ışıklarını kapatıyor ve gece Khmerce
yalnızlık ne demek onu söylüyor kulaklarımıza: “Çol”
Azınlık olmak… Görmezden gelinmek… Ve unutulmak…
Başkente
bağlı bir kasaba olan Kanpong Chnang’dayız. Burada kesilen kurbanların kanı
toprağa karışır; eti, fakir sofralarını süsler. Kamboçya’nın bu en ücra
köşesinde Müslümanlar hatırlanmanın sevincini doyasıya yaşar; çocuklar burada
da çocuk, burada da yaramaz ve sevgiye aç. Çocuklar dualarını yani
tebessümlerini eksik etmedi burada da üstümüzden. Bu ıssız kasabada hasta evleri
daha bir sessiz ve hüzünlü. Nerdeyse hiçbir şeyi olmayan ve komşularının yardımıyla
geçinen bu yaşlı kadının ailesi, yüz yıl önce Mısır’dan göç etmiş Kamboçya’ya. İngilizlerin
Mısır’ı işgali onları buraya sürüklemiş. Yaşlı kadın ve kocası çocukları
olmadığı ve topraklarını işleyecek kimseleri kalmadığı için komşularının yardımına
muhtaç hale gelmiş. Yaşlı kadın ve kocası Türkiye’yi biliyor ve Türklerin
onları ihmal etmeyeceğinden emin, bizi görünce kardeşçe bir tebessümü
taşıyorlar yüzlerine. Onlardan da özür dileyip, helallik isteyerek kurban
etinin yanı sıra, gıda yardımında bulunuyoruz.
Başka
bir hastanın yanına gidiyoruz, onun da trajedisi tanıdık. Bölgede hastalar ve
yaşlılar Müslüman komşularının yardımıyla ayakta duruyor. Onlara da Türkiyeli Müslümanların
emanetini sunuyor ve yolculuğumuza devam ediyoruz.
Kamboçya’da
Müslümanlar nüfusun %2’sini oluşturur sadece. Azınlık olmak… 10 milyonun içinde
yüz binlerle ifade edilmek… Görmezden gelinmek… Ve unutulmak…
Başkentin
ücra bir kasabası Kanpong Chnang’dan ayrılmak üzere yola koyuluyoruz. Uzaktan
sesler duyuyoruz, yaklaşıyoruz. Etrafta bir coşku bir sevinç. Her yer panayır
alanı gibi. Bir köşede kurbanlar kesiliyor. Başka bir yerde ziyafet. Konuşmalar
bitmiş, alkışlanmış, tezahürat yapılmış, kucaklaşılmış biz gelmeden önce. Kadınlarda
yemek telaşı, çocuklarda sevinç. Hararetli bir çalışmadır gidiyor. Sessizce
neler olduğunu anlamaya çalışıyor, kalabalığa yaklaşıyoruz. Hummalı çalışan
kadınların arasına karışıyor, ne yaptıklarına bakıyoruz. Yüzlerce insana yetecek
yerel yemekler hazırlıyorlar. Kendilerini görüntülerken utangaç davranışlar
sergiliyorlar. Az ötede çocuklar ve gençler oyuna dalmış. Tam karşımızda ise
Kanpong Chnang’ın en büyük camisi. İnşaatı henüz bitmiş. Kurban Bayramı’na
yetiştirmek için epey uğraşmış bölgenin Müslümanları. Ve bu panayır, caminin
açılışını müjdeliyor halka, Kamboçya’ya.
Azınlık
olmanın daha da kardeş olmayı gerektirdiğini haykırıyorlar. Çorbada tuzumuz
olsun diyor ve camiye mütevazı bir yardımda bulunuyoruz.
Bayramın üçüncü günü Siem Reap’tayız
Kamboçya’nın
Siem Reap şehri başkente kıyasla daha gelişmiş. Sebebiyse muhteşem mimarisi ve
heybetiyle şehrin ortasında bir mühür gibi duran Angkor Tapınağı. Siem Reap aynı zamanda Kamboçya’nın ilk
başkenti. Siem Reap ismi yıllardır bu şehir yüzünden sorun yaşanan Tayland’a
bir gönderme. Anlamı “yenilgiye uğrayan siyam”. Ayrıca Genaral Pol Pot, Siem Reap’ta
1993 yılından öldüğü yıla kadar saklanmış.
Vahşilerin (!) yaptığı Angkor Tapınağı ve düşündürdükleri
Angkor
Wat: İnsan beyninin bugüne kadar tasarladığı en görkemli, en uyumlu yapıt
olarak tanımlanıyor. Yapımında, Mısır Piramitleri’nden daha çok taş kullanılmış
ve üstelik her santimetrekarenin üzeri kabartmalarla işlenmiş. Tapınağa daha
yaklaşmadan, çok uzaktan bile görebiliyorsunuz Angkor Wat’ı. Her biri
55 metre yüksekliğindeki
beş kule. Yaklaşmak için içinde bir zamanlar timsahların yaşadığı gölü
geçiyorsunuz. Tapınağı çevreleyen gölün üzerindeki dört yapay köprüden birini;
köprülerin ardındaki kapıları, kapıların ardındaki duvarları, duvarların
ardındaki galerileri görmek için geçmeniz gerekiyor. Tapınak 82 hektarlık bir
alanı kaplıyor. II. Suryavarman döneminde yapımına başlanan bu muazzam
tapınağın içinde ilerledikçe, yükseliyorsunuz. Yükseldikçe yeni koridorlar,
yeni heykeller, başka kabartmalar sizi karşılıyor. Yapıdaki her şey simetrik.
Sağda ne varsa solda da aynısı, önde ne varsa arkada da aynısı. Beş kulenin
ortasındaki en yüksek kule, Hindu dininde dünyanın merkezi sayılan Meru Dağı’nı,
kulelerin çevresindeki duvarlar ise Meru Dağı’nı çevreleyen dağları temsil
ediyor.
Angkor,
sorunlu bir ülke olan Kamboçya’nın sınırları içinde yer aldığı için, dünyada
yeterince değeri bilinmiyor ve tanınmıyor. XIX. yüzyılda Angkor’a gelen ilk
Fransız misyonerler, ormandan başka bir şey göremediklerini yazarlar. Tamamı
harçsız yapılan 82 hektarlık devasa taş tapınak için Fransız askeri komutanlar
şöyle der: “Ormanın altında vahşilerin bıraktığı bir takım ilginç taşlar”
İngilizlerse
Angkor Wat’ı 1858’de keşfeder. Tapınağı İngiltere adına keşfeden Henri Mouho,
bölgenin mütevazı ve sevecen insanları için “vahşiler” der ve batı Henri
Mouho’nun bu ifadesini 1990’ların başlarına kadar resmi ağızlarla kullanır. Khmerler
vahşiydi çünkü tapınağın yüzlerce yıllık heykelleri taşınamayacak kadar devasa
ve büyüktü! Ne İngiltere ne de Fransa bu tapınağı kendi ülkelerine taşıyamıyordu.
Onlar da vahşilerin yaptığı ve tamamını taşıyamadıkları aslan ve başka
heykellerin başlarını kesip, o şekilde ülkelerine kaçırdılar.
Gün geceyi getirir… Siz ise ülkeyi terk edersiniz…
Siem Reap’ın
Müslüman mahalleleri sessiz ve utangaçtır. Uzaktan mütevazı ve harap bir cami
gülümser ilkin, yaklaşırsınız Müslüman çehreler saygıyla bakar gözlerinize. Ellerine
sarılır öpmeye kalkarsınız, onlar sizin ellerinizi öper hemen ardından. Siem Reap’ta
Müslüman çocuklar çekingen bakışlarının ardından yavaş yavaş gelir yanınıza,
onlara verdiğiniz küçük hediyeler yalınayak ve çıplak olsalar da coşkularını
artırır. Kesilen kurbanlar, sıcak bakışlar ve içinizi eriten minnettarlık… Bir
de gülen gözlerin taşıdığı rayiha, vicdanınızda paslı bir hançer olur,
yutkunamazsınız.
Trajedilerin
ortasındasınız artık söyleyecek sözünüz, dileyecek özrünüz yok! Dünyanın fakir
ve mazlum Müslümanları, Budistleri, Mecusileri Siem Reap’ta size merhamet
isteyen bakışlar gönderir.
Kestiğimiz
kurbanlar tam 3000 insana bir nebze olsun teselli verse de, bir hafta
sonrasından emin olmayan yüzler sizi yeni bir şeyler yapmaya zorlar.
Siyam Rap’ta
gün geceyi getirir ve Müslümanlar azınlık acılarını da alarak evlerine çekilir. Siz ise ülkeyi terk edersiniz.
Diğer Kamboçya Seyehatnameleri
Dünya için iletişim denemesi
Kamboçya
Kamboçya Foto Galerisi
|