Kadim bir medeniyet: Kımerler... PDF Yazdır E-posta
Yazar Muharrem Toğrul   
3kambocya (3).jpg Bayram… Sıcak bir merhaba kardeşçe bir selam…
Bayram mesafeleri kaldırır sınırları aşar…
Bayram karşısında hükmü kalkar öfkenin kinin düşmanlığın… Bayramlar bizi yaklaştırır; selamı yeryüzün tüm Müslüman yüreklerine taşır…
Bu bayram yeryüzünün en ücralarına kadar yollara düştük… Asya’ya, Afrika’ya, Balkanlara, Ortadoğu’ya…
Bayramlaştık, kucaklaştık, selam aldık, selam verdik…
Bayram bayram oldu uzaklardaki kardeşlerimizle…
Kurban bayramında tam 100 ülkedeydik…

 

Bu bayram yeryüzünün en ücralarına kadar yollara düştük… Asya’ya, Afrika’ya, Balkanlara, Ortadoğu’ya…

Bayramlaştık, kucaklaştık, selam aldık, selam verdik…

Bayram bayram oldu uzaklardaki kardeşlerimizle…

Kurban bayramında tam 100 ülkedeydik…

50 bin kurban ve yüz binlerce insan… Türkiyeli hayırseverlerin bağışladığı kurbanlar süsledi fakir sofralarını… Birçoğu hatırlanmanın sevincini yaşadı… Bayramın coşkusunu birlikte yaşadık…

Gittiğimiz yüz ülkeden biri Kamboçya’ydı…

Kamboçya’nın kara tarihi

Asya’nın güney ucunda Tayland ve Vietnam’a sınırı olan Kamboçya, 70’li yıllardaki Vietnam savaşı ve sonrasında yaşananlarla dünyanın dikkatini çekti…

Avrupa, Orta Çağ karanlığını yaşarken; Kamboçya, uygarlığın temel taşlarını diker… Mimaride ve diğer sanatlarda bugün bile yapılamayan en gelişkin örnekleri insanlığa sunar…

1860’larda Kral Norodom, komşu Vietnam ve Tayland saldırılarına karşı Fransız himayesini kabul eder. 1863’te Kamboçya, Fransızlara ait Hindi-Çin sömürgesinin bir parçası olur artık... Bağımsızlık 90 yıl sonra, 1953’te kazanılır... Vietnam Savaşı sırasında Kamboçya, güneyin değil de kuzeyin yanında yer alır ve sınırlarını Viet-Kong’a açar, 1969 yılında Amerika burayı da bombalamaya başlar ve buraya asker çıkarır. Bu işgal, küçük bir komünist grup olan “Kızıl Khmerler”in güçlenmesine ve amansız bir iç savaşa yol açar. İç savaş 17 Nisan 1975’te başkent (Nom pen) Phnom Penh’in Kızıl Khmerlerin eline geçmesiyle sona erer. Hemen o gece Phnom Penh boşaltılır, on yaşından küçük çocuklar ailelerinden ayrılır ve istisnasız herkes ellerinde sadece birer bohça olduğu halde yollara düşer. O sırada Phnom Penh’in nüfusu iki milyondur ve bu iki milyon insan kentten çıkarılıp günler, aylar süren yürüyüşlerle ülkenin dört bir yanına dağıtılır.

Çünkü Kızıl Khmerlerin lideri General Pol Pot, başlarına ne geldiyse, Batı sömürgeciliğinden geldiğine inanıyor ve kurtuluş için, yaşamı “sıfır noktası”na döndürmek gerektiğini düşünüyordu. Bu da 10 milyon nüfusun tamamının çiftçi olması anlamına geliyordu.

Pol Pot, iktidarından sonra ülkenin adını “Demokratik Kamboçya” olarak değiştirir. Okullar, üniversiteler, hastaneler, mahkemeler, gazeteler kapatılır. Tüm kitaplar yakılır, para kullanımı yasaklanır ve takas sistemi getirilir. Kentlerdeki teknolojinin izleri yakılıp yıkılır. Aile kavramı “karşı devrimci” bir kavramdır ve kolektif tarımı engeller. Bu yüzden çocuklar ailelerinden, eşler birbirlerinden ayrılır. Meslek sahipleri, aydınlar, üniversite mezunları, yabancı dil bilenler öldürülür. Gözlük takanlar, gözlerinin kitap okuyarak bozulduğuna inanılarak idam edilir… Yüz binlerce insan işkenceden, yüz binlercesi yollarda talan olmaktan, yüz binlercesi açlıktan, yüz binlercesi de tarlalardaki ağır çalışma koşullarından ölür. Fakat kaderin cilvesine bakın ki; Pol Pot Fransa’da eğitim görmüş ve Fransızca biliyordur…

Pol Pot’un ordusunun en önemli gücünü onun çocuk askerleri oluşturur… En küçüğü 10 yaşlarında olan bu çocuklar, boylarından daha uzun olan silahlarla ülkede büyük katliamlara imza atarlar… Kızıl Khmerlerin dört yıllık yönetiminden geriye bir milyon ölü, bir kaç milyon öksüz ve yetim ile yıkık bir ülke kalır.

Soykırım Müzesi’nde işkence kokuyor…

3kambocya (1).jpg

Phnom Penh’de önceleri okul, Pol pot iktidarı ele geçirince de hapishane olarak kullanılan Soykırım Müzesi’ndeyiz… Pol pot ve Kızıl Khmerler’in vahşeti burada tüm açıklığıyla gözler önüne seriliyor. Bin bir çeşit işkence aleti, öldürülen mazlumların fotoğrafları, binlerce kafatasının sergilendiği bölümler… Bugün bile zaman zaman yenileri bulunan toplu mezarlar… Milyonlarca kayıp hayat burada fotoğraflarla ve son anlarını geçirdikleri hücreleri sergilenerek yaşatılmaya çalışılıyor… Alt katta işkenceye alınan mahkumların barındığı hücrelerin yanı sıra üst katta sadece ayakta duracak kadar bir alana sahip küçük hücreler, bize ürperten bir gerçeği fısıldıyor: Ülke kan gölüne dönerken ve nüfus neredeyse yarıya düşerken, dünya olanları hiç önemsemiyor hatta kendi stratejik beklentilerine göre Kızıl Khmer iktidarına destek veriyordu…

Ölüm tarlasının meyveleri: cesetler

3kambocya (2).jpg

Ölüm tarlasındayız… Burası adını, toprağın altından ve çevredeki göllerden sürekli olarak ceset çıkmasından dolayı almış. Ölüm Tarlası bugün müze… Halen toprağın altından çıkarılamayan cesetlerin olduğunu öğreniyoruz… Müzenin tam ortasında devasa bir anıt… Anıtın içi, kafatası ve kemiklerle dolu. Burada Pol Pot’un vahşi ideolojisinin küçük bir yansımasını görüyoruz. Bugün müzeyi en çok Batılı turistler geziyor. Başkent katliam müzeleri yüzünden ilgi görüyor. Bir kenti, Khmerlerin katlettikleri kardeşlerinin cesetleri çekici kılarken, yöre halkının geçim kaynağını yine bu cesetleri görmeye gelen turistlerin oluşturması ise, içinden çıkılmaz bir dilemma olarak duruyor karşımızda.

Batı ve Amerika bugün Pol Pot’u lanetliyor ve insanlık düşmanı olarak görüyor. Duruyor ve düşünüyoruz, peki ama resmi hükümete rağmen BM neden 1993’e kadar Pol Pot’u ve Kızıl Khmerleri Kamboçya’nın tek resmi temsilcisi olarak kabul etti ve onlara sandalye verdi?

Kızıl Khmerlerin dört yıllık yönetiminden geriye bir milyon ölü, bir kaç milyon öksüz ve yetim ile yıkık bir ülke kalır. Bölgedeki Müslüman nüfussa 200 binden 138 bine iner.

Bayram sabahını Başkent Phonm Pehn’de karşılıyoruz. Başkentin en büyük camisinde kardeşlerimizle bayram namazını kılıyor, sevecen bakışlarına tebessümle karşılık veriyoruz. Namazdan hemen sonra kardeşlerimizle bayramlaşıyor ve bizimle beraber Kamboçya’ya kurban yardımında bulunan Malezyalı yardım kuruluşlarıyla beraber işe koyuluyoruz. Kurbanlarımızı kesiyor, ihtiyaç sahiplerine dağıtıyor ve bayramı bayram yapan çocuklara balonlar veriyor, onları dondurmayla sevindiriyoruz.

Oradaki işimiz biter bitmez başkentin başka bir mahallesine gidiyoruz… Burada da Türkiyeli kardeşlerimizin kurbanlarını sahiplerine ulaştırıyor ve mülteci kampını andıran bu mahalledeki Müslümanlarla bayramlaşıyoruz.

Halifenin ülkesine yeni bir utançla dönmenin hüznü, bu kez Khmerce bir acıya eşlik ediyor: Ebu Dallap

Ebu Dallap hayatın kıyısında 80 yıllık çile ve omuzlarına binen yaşama yükünü Kızıl Khmer zulmüne, açlığa, sefalete ve fakirliğe rağmen bir gün bile isyan etmeden sonsuz bir tevekkülle taşımış ve nihayet ömrünün sonbaharında onu yakalayan felç, onu tam dört yıldır “evim” dediği kulübeye mahkum etmiş.

Onu yeryüzünün herhangi bir fakir Müslüman mahallesinin ücrasında mutlaka görürsünüz. Başkentin herhangi bir Müslüman mahallesindeyiz. Kurban yardımlarını sahiplerine ulaştırıyoruz. Yaşlı ve yılların yorgunluğunu üzerinde taşıyan bir kadın çekingen ve mahcup adımlarla bize yaklaşıyor, kurbanını alıyor, minnettar bakışları üzerimizde. Onun minneti bizi boğuyor adeta. Etrafımızdakiler kocasından, hikayemizin kahramanından bahsediyor. Merak ediyor ve yaşlı kadının yorgun adımlarını izliyoruz. Az sonra içine dört hayatın sıkıştırıldığı tek göz bir barakaya geliyoruz. Tek göz baraka ve dört yaşam. Mutfak, yatak odası, oturma odası bu oda… Hayat bu odada başlıyor Ebu Dallap için; dışarısı dört yıldır hiç olmadı. Çünkü felçli… Gençliğini Kızıl Kımer zulmü yok ederken; yaşlılığında ise felç esir almış vücudunu. Doktora götürüp muayene etmek geliyor aklımıza hemen. Ebu Dallap yanaşmıyor buna. Fersiz gözlerindeki en okunaklı yazı; gurur. Doktor çağırıyoruz bu defa. Bir kaç dakika içinde gelen doktor hastaneye gitmeden bir şey yapamayacağını, kan tahlili dahil bir çok testin yapılması gerektiğini söylüyor. Ebu Dallap gene yanaşmıyor. Ömrünün son demlerini yaşayan bu yaşlı adamın kararına saygı gösteriyoruz. İhtiyaçlarını soruyoruz etraftakilere, “Yiyecek bir şeyleri yok.” diyorlar. Komşularının verdikleriyle karınlarını doyuruyorlarmış. Bazen günlerce aç kaldıkları da oluyormuş. Bizi bir utanç esir alıyor. Vicdanımızın uzağında bir yerlere gitmek istiyoruz: yok! Aracımıza biniyor ve şehrin merkezine gidiyoruz. Ebu Dallap için önce bir tekerlekli sandalye alıyoruz, ardından Asya’da en çok tüketilen ürün olan pirinç. Şimdi de pazar alışverişi.

Ebu Dallap’ın yaşlı gözleri ve minnettar bakışları gırtlağımıza bir sağnağı düğümlüyor, yüzyıllık unutkanlığın pişmanlığı yakamıza yapışıyor. Özür diliyoruz, helallik istiyoruz. Etrafımıza bakıyoruz, pişmanlığımız artıyor. Yüzlerce baraka, yüzlerce trajedi ve yüzlerce Ebu Dallap yaşıyor Pohn Pen’de (Nom Pen), Kanpong Chnang’da (Kampon Çınang), Siem Reap’ta (Siyam Rap), Vietnam’da, Laos’ta. Halifenin ülkesine yeni bir utançla dönmenin hüznü bu kez Kımerce bir acıya eşlik ediyor.

Kamboçya’da gün geceye varıyor. Yüzyıllık alışkanlıkla gece Khmer’in acısını bir sır olarak gömüyor karanlığına. Kamboçya’da gün ışıklarını kapatıyor ve gece Khmerce yalnızlık ne demek onu söylüyor kulaklarımıza: “Çol”

Azınlık olmak… Görmezden gelinmek… Ve unutulmak…

Başkente bağlı bir kasaba olan Kanpong Chnang’dayız. Burada kesilen kurbanların kanı toprağa karışır; eti, fakir sofralarını süsler. Kamboçya’nın bu en ücra köşesinde Müslümanlar hatırlanmanın sevincini doyasıya yaşar; çocuklar burada da çocuk, burada da yaramaz ve sevgiye aç. Çocuklar dualarını yani tebessümlerini eksik etmedi burada da üstümüzden. Bu ıssız kasabada hasta evleri daha bir sessiz ve hüzünlü. Nerdeyse hiçbir şeyi olmayan ve komşularının yardımıyla geçinen bu yaşlı kadının ailesi, yüz yıl önce Mısır’dan göç etmiş Kamboçya’ya. İngilizlerin Mısır’ı işgali onları buraya sürüklemiş. Yaşlı kadın ve kocası çocukları olmadığı ve topraklarını işleyecek kimseleri kalmadığı için komşularının yardımına muhtaç hale gelmiş. Yaşlı kadın ve kocası Türkiye’yi biliyor ve Türklerin onları ihmal etmeyeceğinden emin, bizi görünce kardeşçe bir tebessümü taşıyorlar yüzlerine. Onlardan da özür dileyip, helallik isteyerek kurban etinin yanı sıra, gıda yardımında bulunuyoruz.

Başka bir hastanın yanına gidiyoruz, onun da trajedisi tanıdık. Bölgede hastalar ve yaşlılar Müslüman komşularının yardımıyla ayakta duruyor. Onlara da Türkiyeli Müslümanların emanetini sunuyor ve yolculuğumuza devam ediyoruz.

Kamboçya’da Müslümanlar nüfusun %2’sini oluşturur sadece. Azınlık olmak… 10 milyonun içinde yüz binlerle ifade edilmek… Görmezden gelinmek… Ve unutulmak…

Başkentin ücra bir kasabası Kanpong Chnang’dan ayrılmak üzere yola koyuluyoruz. Uzaktan sesler duyuyoruz, yaklaşıyoruz. Etrafta bir coşku bir sevinç. Her yer panayır alanı gibi. Bir köşede kurbanlar kesiliyor. Başka bir yerde ziyafet. Konuşmalar bitmiş, alkışlanmış, tezahürat yapılmış, kucaklaşılmış biz gelmeden önce. Kadınlarda yemek telaşı, çocuklarda sevinç. Hararetli bir çalışmadır gidiyor. Sessizce neler olduğunu anlamaya çalışıyor, kalabalığa yaklaşıyoruz. Hummalı çalışan kadınların arasına karışıyor, ne yaptıklarına bakıyoruz. Yüzlerce insana yetecek yerel yemekler hazırlıyorlar. Kendilerini görüntülerken utangaç davranışlar sergiliyorlar. Az ötede çocuklar ve gençler oyuna dalmış. Tam karşımızda ise Kanpong Chnang’ın en büyük camisi. İnşaatı henüz bitmiş. Kurban Bayramı’na yetiştirmek için epey uğraşmış bölgenin Müslümanları. Ve bu panayır, caminin açılışını müjdeliyor halka, Kamboçya’ya.

Azınlık olmanın daha da kardeş olmayı gerektirdiğini haykırıyorlar. Çorbada tuzumuz olsun diyor ve camiye mütevazı bir yardımda bulunuyoruz.

Bayramın üçüncü günü Siem Reap’tayız

Kamboçya’nın Siem Reap şehri başkente kıyasla daha gelişmiş. Sebebiyse muhteşem mimarisi ve heybetiyle şehrin ortasında bir mühür gibi duran Angkor Tapınağı. Siem Reap aynı zamanda Kamboçya’nın ilk başkenti. Siem Reap ismi yıllardır bu şehir yüzünden sorun yaşanan Tayland’a bir gönderme. Anlamı “yenilgiye uğrayan siyam”. Ayrıca Genaral Pol Pot, Siem Reap’ta 1993 yılından öldüğü yıla kadar saklanmış.

Vahşilerin (!) yaptığı Angkor Tapınağı ve düşündürdükleri

3kambocya.jpg

Angkor Wat: İnsan beyninin bugüne kadar tasarladığı en görkemli, en uyumlu yapıt olarak tanımlanıyor. Yapımında, Mısır Piramitleri’nden daha çok taş kullanılmış ve üstelik her santimetrekarenin üzeri kabartmalarla işlenmiş. Tapınağa daha yaklaşmadan, çok uzaktan bile görebiliyorsunuz Angkor Wat’ı. Her biri 55 metre yüksekliğindeki beş kule. Yaklaşmak için içinde bir zamanlar timsahların yaşadığı gölü geçiyorsunuz. Tapınağı çevreleyen gölün üzerindeki dört yapay köprüden birini; köprülerin ardındaki kapıları, kapıların ardındaki duvarları, duvarların ardındaki galerileri görmek için geçmeniz gerekiyor. Tapınak 82 hektarlık bir alanı kaplıyor. II. Suryavarman döneminde yapımına başlanan bu muazzam tapınağın içinde ilerledikçe, yükseliyorsunuz. Yükseldikçe yeni koridorlar, yeni heykeller, başka kabartmalar sizi karşılıyor. Yapıdaki her şey simetrik. Sağda ne varsa solda da aynısı, önde ne varsa arkada da aynısı. Beş kulenin ortasındaki en yüksek kule, Hindu dininde dünyanın merkezi sayılan Meru Dağı’nı, kulelerin çevresindeki duvarlar ise Meru Dağı’nı çevreleyen dağları temsil ediyor.

Angkor, sorunlu bir ülke olan Kamboçya’nın sınırları içinde yer aldığı için, dünyada yeterince değeri bilinmiyor ve tanınmıyor. XIX. yüzyılda Angkor’a gelen ilk Fransız misyonerler, ormandan başka bir şey göremediklerini yazarlar. Tamamı harçsız yapılan 82 hektarlık devasa taş tapınak için Fransız askeri komutanlar şöyle der: “Ormanın altında vahşilerin bıraktığı bir takım ilginç taşlar”

İngilizlerse Angkor Wat’ı 1858’de keşfeder. Tapınağı İngiltere adına keşfeden Henri Mouho, bölgenin mütevazı ve sevecen insanları için “vahşiler” der ve batı Henri Mouho’nun bu ifadesini 1990’ların başlarına kadar resmi ağızlarla kullanır. Khmerler vahşiydi çünkü tapınağın yüzlerce yıllık heykelleri taşınamayacak kadar devasa ve büyüktü! Ne İngiltere ne de Fransa bu tapınağı kendi ülkelerine taşıyamıyordu. Onlar da vahşilerin yaptığı ve tamamını taşıyamadıkları aslan ve başka heykellerin başlarını kesip, o şekilde ülkelerine kaçırdılar.

Gün geceyi getirir… Siz ise ülkeyi terk edersiniz…

Siem Reap’ın Müslüman mahalleleri sessiz ve utangaçtır. Uzaktan mütevazı ve harap bir cami gülümser ilkin, yaklaşırsınız Müslüman çehreler saygıyla bakar gözlerinize. Ellerine sarılır öpmeye kalkarsınız, onlar sizin ellerinizi öper hemen ardından. Siem Reap’ta Müslüman çocuklar çekingen bakışlarının ardından yavaş yavaş gelir yanınıza, onlara verdiğiniz küçük hediyeler yalınayak ve çıplak olsalar da coşkularını artırır. Kesilen kurbanlar, sıcak bakışlar ve içinizi eriten minnettarlık… Bir de gülen gözlerin taşıdığı rayiha, vicdanınızda paslı bir hançer olur, yutkunamazsınız.

Trajedilerin ortasındasınız artık söyleyecek sözünüz, dileyecek özrünüz yok! Dünyanın fakir ve mazlum Müslümanları, Budistleri, Mecusileri Siem Reap’ta size merhamet isteyen bakışlar gönderir.

Kestiğimiz kurbanlar tam 3000 insana bir nebze olsun teselli verse de, bir hafta sonrasından emin olmayan yüzler sizi yeni bir şeyler yapmaya zorlar.

Siyam Rap’ta gün geceyi getirir ve Müslümanlar azınlık acılarını da alarak evlerine çekilir. Siz ise ülkeyi terk edersiniz.

Diğer Kamboçya Seyehatnameleri
Dünya için iletişim denemesi
Kamboçya
Kamboçya Foto Galerisi
 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu