Kıbrıs günlüğü PDF Yazdır E-posta
Yazar Ömer İyişenyürek   
Kıbrıs’a gitmek üzere vakıf tarafından görevlendirildiğimde yurt dışına çıkıyormuş intibası oluşmadı. Çünkü Kıbrıs bizden bir yerdi, hemen şuracıktı. Yanı başımızdaydı Kıbrıs… Bu heyulayla geçirdim günlerimi.

Refakatçilerimi tanımak, ne için gideceğimizi öğrenmek, orada ne gibi faaliyetler gerçekleştireceğimiz hakkında bilgi almak üzere toplandığımız zaman, içim kıpır kıpırdı, yerimde duramıyordum. Yemeklerimizi yedik. Vakıf genel sekreterimiz Murat Ağabey genel bilgileri vermek üzere kürsüye geçti. Murat Ağabey’i dinlerken heyecanlanıyor ve düşüncelere dalıyordum. Nasıl bir manzara ile karşılaşacaktım? Beni ne bekliyordu? Üzerimdeki görevin ağırlığını düşündükçe, beni tatlı bir telaş alıyordu. Allah’ın izniyle üstesinden gelirim diye kendi kendime teselli veriyordum. Refakatçilerimden Erdem Ağabey ise, gayet sakin görünüyordu. “İnnemel mü’minüne ıhvetün”

Günler birbiri ardına geçti ve gideceğimiz gün geldi çattı. Hazırlıklarımı erkenden tamamladım. Sonra Kıbrıs hakkında bilgi toplamaya internetten devam ettim. Öğleden sora vakıf merkezine vardım. Dış ilişkiler sorumlumuz Yusuf ve Mus’ab kardeşlerden son talimatları aldım. Yusuf kardeşimden vekaletleri almam çok anlamlıydı. Evet, bir misyon üstlenmiştim ben… Ben ümmetin bana yüklediği bir görevi gerçekleştirmek üzere gidiyordum. Kıbrıs’taki Müslüman kardeşlerimize kardeşlik çağrısını ulaştırmak üzere yola koyuluyordum. Kur’an’ın deyimiyle: “İnnemel mü’minüne ıhvetün” “Mü’minler ancak kardeştirler.” Ayetinin tekrar kalplerde zuhur etmesi için yola koyuluyordum. Kıbrıs’taki Müslüman kardeşlerine; “Biz sizi unutmadık!” diyordu ümmet.

Niye Kıbrıs?

Kıbrıs’ta Selahattin kardeşle irtibata geçecektik. Selahattin kardeşi aradım, Kıbrıs’a ineceğimiz saati haber ettim. Bu arada beraber gideceğimiz kameraman kardeşim Erkam geldi. Onun da her halinden heyecanı okunuyordu. Kameraman kardeşimle tatlı bir muhabbetten sonra beraber son hazırlıkları tamamladık. Saat altı sularında ekibimizin diğer elemanı Erdem Ağabeyimiz geldi. Nefes nefese kalmıştı. Hemen yola koyulduk, hemen Atatürk Havaalanı’na vardık. Kontrolleri yaptırdıktan sonra uçağımızın kalkış saatini beklemeye başladık. Bu arada tatlı bir sohbet aldı yürüdü kardeşlerle. Programımızı kafamızda oluşturmaya çalışıyorduk. Erdem Ağabeyimizin havalimanında çalışan arkadaşları, bizleri yolcu etmeye geldi. Kıbrıs’a neden gittiğimizi sordular. Biz de İHH’nın çalışmalarından bahsettik. “Niye Kıbrıs?” dediler. Kıbrıs, fakir bir bölge değildi. Türkiye’den duydukları haberlerden, Kıbrıs’ın ekonomik durumunun iyi olduğunu, turizm sektöründe çok ileri olduğunu biliyorlar. Ayrıca Kıbrıs’ta kumarhane, içki ve fuhuş almış yürümüştü. Bu derece ahlaki bakımdan çökmüş bir yere niye gidiliyordu?

Niye mi? Kurban çalışması yapmaya, ümmetin kardeşlik çağrısını Kıbrıs’a ulaştırmaya...

Oradaki Müslüman kardeşlerden, onların bize ihtiyacı olduğundan bahsediyoruz. Orada yapılacak olan kurban çalışması ile kardeşlerimizi unutmadığımızı göstermiş olacağız. Bu mübarek bayram gününde, kardeşlerimizle beraber olacak, onların dertleriyle dertleneceğiz. Kardeşlerimizin çalışmaları hakkında bilgi alacak, kardeşlerimizin sıkıntıları varsa, bir nebze olsun gidermeye çalışacağız. Türkiye’deki Müslüman kardeşlerinin onları unutmadığını gösterecek, onlara kardeşlerinin selamlarını ileteceğiz.

Kardeşler de bizim duygularımızla duygulanıyor. Bizlere hayır ve duada bulunuyorlar. Vedalaştıktan sonra uçağımıza binmek üzere harekete geçiyoruz.

Yavru vatandayız…

Uçakta Erkam ve Erdem Ağabeyler yan yana, ben ayrıyım. Çünkü ben cam kenarında uçmak için özel istekte bulunmuştum. Uçağımız kalktı. Gece İstanbul manzarası izlemek gerçekten harika bir duygu. Ben kitap okuyorum. Erdem ve Erkam kardeşler tatlı bir sohbet tutturmuşlar. Saat 22:00 civarında Kıbrıs semalarındayız. İnmek için harekete geçiyoruz. Kemerlerinizi bağlayın anonsu yapıldığında çok heyecanlanıyorum. Saat 22:15 civarında Ercan Havaalanı’nın kapısında, Selahattin ağabeyi bekliyoruz. Kıbrıs’ta iki tane havaalanı var. Bir tanesi Ercan diğeri de Geçitkale Havaalanı. Geçitkale Havaalanı, askeri havaalanı. Ercan Havaalanı ise uluslararası uçuşa kapalı. Selahattin ağabey, 10 dakika gecikmeli olarak geldi. Bize orada eşlik edecek olan partner kuruluş; Evrensel Sevgi ve Kardeşlik Derneği. Selahattin ağabey, direksiyonu sağdan bir araba ile geliyor. Bu süre zarfında dikkatimi çeken hususlardan biri, Kıbrıs’taki taksilerin hepsi son model arabalar. Bir an için, biz yardım çağrısına kulak vermeye mi geldik, yoksa tatile mi geldik, şaşırıyoruz. Selahattin Ağabeyle tanıştıktan sonra Lefkoşa’de kalacağımız öğrenci evine doğru yola koyuluyoruz. Bu arada yolda Kıbrıs ve öğrencilerin durumları hakkında hasbihal ediyorduk. Lefkoşa’daki evde bizi çok sıcakkanlı karşılıyorlar. Yusuf ve Abdülgani kardeşlerle tanışıyoruz burada. Hepsi de çok edepli insanlar. Bize karşı ilgi ve alakayı eksik etmiyorlar. Yusuf kardeş, biz gelmeden çayımızı demlemiş. Masaya oturuyoruz Bu arada çaylarımız geliyor ve masada Kıbrıs’a dair sohbetimiz devam ediyor. KKTC’de altı uluslararası üniversite mevcut. Bunlar oldukça pahalı olmasına karşın, özellikle meslek liselerine alınan tavır sonucu üniversite kazanmakta zorlanan İmam-Hatip liseli gençlerimizin ümit kapısı olmuş.

Dışarıdan bakıldığında özel üniversitede okumak zengin işi gözükse de, bu gençler öyle değiller. Onlar, ev kiralarının 300 dolar civarında seyrettiği, çarşı pazarda sterlinle konuşulduğu bir ülkede, istikbal mücadelesi veriyorlar. En büyük başarıları da örgütlü olmak. ESKAD çatısı altında Türkiye’nin değişik şehirlerinden gelen gençleri kucaklayan bir kardeşlik ortamı sağlanmış. “Dini hayat”ı, “değer” olarak kabul edenlerin yalnızlığa mahkum olduğu böyle bir ülkede, cemaat-görüş ayrımı yapmaksızın “İslam kardeşliği”nin tesisi için bir araya gelen bu gençlere, gıpta ediyorum. Bunu sağlamada ESKAD ciddi bir açılım kapısı. Gece 02:00 sularında yatıyoruz.

Bayram namazında, kardeşlerle…

Bayram sabahı kalkıyoruz. Sabah namazını kılıyoruz, programımızı yaptıktan sonra Lefkoşa’dan Güzelyurt’a bayram namazının kılınacağı camiye geçiyoruz. Bayram namazını Güzelyurt Fatih Camii’nde öğrenci arkadaşla eda ediyoruz. Bayram namazı çıkışı halkla ve öğrenci arkadaşlarla bayramlaşıyoruz. Çocuklara Türkiye’den getirdiğimiz hediyeleri veriyoruz, çok seviniyorlar. Öğrenci arkadaşlarla hep beraber fotoğraf çekimi yaptıktan sonra kurbanların kesiminin yapılacağı Çamlıbel mevkiine doğru arabalarla yola koyuluyoruz. Çamlıbel mevkiine vardıktan sonra bir grup öğrenci arkadaş da bize katılıyor. Toplu bir bayramlaşma gerçekleştirdikten sonra kurban kesim işine geçiyoruz. Kameramanımız Erkam kardeş son hazırlıklarını tamamlıyor. “Tamam” dedikten sonra ben de kasabımıza vekaletleri veriyorum. Bir müddet durup fotoğraf ve video çekimi yapıyoruz. Dikkatimizi çeken bir nokta ise, orada yabancı öğrenci kardeşlerden de bir grubun, bizimle olmasıydı. Küçük bir ümmet birliği oluşmuştu kurban kesimi esnasında. Kardeşlerin mutlu oldukları her hallerinden belliydi. Kardeşlerle kısa bir röportaj yaptıktan sonra, mekandan ayrılıyoruz. ESKAD’lı kardeşler, sağ olsunlar hastane, çocuk esirgeme kurumu ve huzurevi ziyareti eklemişler programımıza. Biz de “Hay hay” dedik. Ziyaretleri gerçekleştirmek üzere ayrılıyoruz. Bu arada öğle namazı vakti girmiş. Namazı, Yakın Doğu Üniversitesi’nde öğrenci arkadaşlarla beraber kılıyoruz. Türkiye’den alışık olmadığımız bir manzaraydı üniversitede namaz kılmak. Bu mescit Türk Büyük Elçiliği’nin katkılarıyla yapılmış. Kıbrıs’ta başörtüsü sorununun olmadığı tek üniversite Yakın Doğu Üniversitesiymiş. Çok sevindik bu duruma.

Namazı kılıp kardeşlerle beraber hastane ziyareti yapmak üzere yola koyuluyoruz. Yolda hastanede karşılaşacağımız çocuklara vermek için hediyeler alıyoruz. Bu arada, yolculuğumuz esnasında Beş Parmak Dağları bizi hiç bırakmıyor, devamlı surette refakat ediyor bize.

Bayrağı çiğnemeyen Mahmure teyzenin öyküsü

Hastanene ziyaretini yapıyoruz, fakat çocuk hastalıkları bölümüne giremiyoruz. Sebebini anlayamıyoruz. Çocuklarla video çekimine izin veriyorlar. Diğer bölümlerdeki hasta kardeşlerimizi ve yakınlarını ziyaret ediyoruz. Onlara Türkiye’den selam getirdiğimizi iletiyoruz. Bayramlarını sizler adına tebrik ediyoruz. Şekerlerimizi ikram ettikten sonra Burhan Nalbantoğlu Hastanesi’nden ayrılıyoruz. Hastaneden sonra Bülent Ecevit Rehabilitasyon Merkezi’ne doğru yola koyuluyoruz. Yaşlı dedelerimiz ve ninelerimizin bayramlarını tebrik ediyoruz. Şekerlerimizi ikram ediyoruz. Çok memnun oluyorlar. 1974 harekatını ve öncesini görmüş Mahmure teyzemizle muhabbet etme şansını elde ediyoruz. Mahmure teyzemizin konuşmaları bizi çok duygulandırıyor.

Mahmure Teyze, 1974’ten önce adanın güneyinde yaşıyormuş. Harp zamanı, Rum milis kuvvetleri kadınları bir yerde toplamışlar. Yere de Türk bayrağı sermişler. Bayrağa basın demişler. Basmayanı öldürüyorlarmış. Mahmure teyzenin komşusu, Feride diye bir kızcağızı da basmadığı için öldürmüşler. Sıra Mahmure teyzeye gelince, Mahmure teyze de basmamış. Kızı yanında ağlıyor, “Anne ne olur yapma. Seni de öldürecekler!” diye. Fakat Mahmure teyze yine de bayrağa basmamış. Rabbimin inayeti, Mahmure teyzeye zarar vermemişler. Mahmure teyzeden ayrılırken, teyzemiz çok duygulanıyor, gözyaşlarını tutamıyor. Mahmure teyzemizin ellerini öptükten sonra, yolumuza devam ediyoruz. Ayrılırken Mahmure teyze “Sizinle gurur duyuyorum. Türk evlatları!” diyor, gözündeki yaşları tutamıyor, ben de tutamıyorum. Huzurevinden, çocuk esirgeme kurumu ziyaretine niyetleniyoruz ki, ESKAD’lı kardeşler bizi üzecek bir haber veriyor. Çocuk Esirgeme Kurumu kapanmış ve oradaki çocuklar tahliye edilmiş.

Kıbrıs’ta İslami kuruluşların önemi

Lefkoşa’dan Güzelyurt’a giderken sağlı sollu gece kulüpleri dikkatimizi çekiyor. Gençlerimizi, Kıbrıs’ta bekleyen çok kötü bir ortam var. İçki, kumar ve fuhuş almış yürümüş. Bu olaylara şahitlik ettikten sonra, ESKAD’lı kardeşlerimizin yaptıkları çalışmaların öneminin bir kez daha farkına varıyoruz. Allah, onlardan razı olsun. Ümmetin gençlerine, Kıbrıs şartlarında bir Müslüman ortam sunuyor olmaları, gerçekten takdire şayan bir gelişme. Çünkü Kıbrıs’ta, Türkiye’den giden öğrenci kardeşlerimiz de çok sorun yaşıyor. Kardeşler, hem Kıbrıslılar hem de bizim öğrenci kardeşlerimiz için canla başla çalışıyorlar. Rabbim gayretlerini artırır ve çalışmalarını bereketlendirir inşallah.
Tekrar kurban kesim mahalline dönüyoruz. Kurbanların hepsi kesilmiş, etler pay edilmiş. Arkadaşlar kavurma yapmışlar, bizi bekliyorlar. Kavurmamızı yiyoruz. Fotoğraflarımızı çekildikten sonra, arkadaşlarla vedalaşıyoruz. Lefkoşa’ya kaldığımız eve istirahata geçiyoruz.

Kıbrıs’ta noel…

Kıbrıs’ta bulunuşumuzun dikkate şayan bir yanı da; yılbaşı ve kurban bayramının birinci gününün çakışmış olması. Bu vesileyle, Kıbrıs’ın iki zıt duruma bakışına şahit olma şansı elde ediyoruz. Çok üzücü ama Kıbrıs, noeli kutluyor. Kurban bayramı’nın olduğu pek hissedilmiyor ülkede. Üzücü ama gerçek bu. Arkadaşlar, Mekke’nin Fethi’ni anma programı düzenlemişler, biz de katılıyoruz. Sağ olsunlar, bize de konuşma imkanı tanımışlar. Ben İHH’yı tanıtan 10 dakikalık bir konuşma yaptıktan sonra Erdem Abi ve Erkam kardeş de konuşuyorlar. Daha sonra öğrenci kardeşlerimizin sorularını alıyoruz. Biz fazla iştirak edemiyoruz çünkü sabah erken kalkacağız. Veda edip ayrılıyoruz.

Muzır kameramanımız, Erkam Abi, yerinde duramıyor, çok heyecanlı… “Bana çok az bir uyku yeter, Kıbrıs‘ta ayak basmadık yer bırakmayalım.” diyor. Gece ikiye kadar öğrenci arkadaşlarla muhabbetimiz devam ediyor. “Gece Kıbrıs’ta durum nedir?” diyerek, bir gezi yapalım diyoruz. Yollar çok ıssız. Kimseler yok. Sadece yollarda zil zurna sarhoş insanlar var. Zaten uyarımızı almıştık. “Kıbrıs yılbaşı gecesi pek tekin olmaz, dikkat edin!” demişlerdi.

Şeyh Nazım’ın dergahında…

Sabah kalkıyoruz. Üzerimizi giyinip programımızı yapıyoruz. Lefkoşa’nın merkezinde, güzel tost yapan bir amcada kahvaltımızı yapıyoruz. Şehir merkezinde çok sayıda asker var. Yerli halk yok denecek kadar az. Öğrenciler ve askerlerin Kıbrıs için iyi bir gelir kaynağı oluşturduğu kesin. Adada yaklaşık 50 bin Türk askeri varmış.

Kahvaltıdan sonra Tekke Bahçeleri Şehitliği’ni ziyarete gidiyoruz. Şehitlik, Lefkoşa merkezde bir yer. 1960’dan 1974’e kadar Kıbrıs’ta vefat eden şehitlerimizin kabirleri var. Kameramanımız Erkam kardeşle birlikte küçük bir sunum yapıyoruz. Öğle namazını ikame ettikten sonra Şeyh Nazım Kıbrısi’yi ziyaret için, Lefke’ye doğru yola koyuluyoruz. Mihmandarımız Sinan kardeşten yol boyunca Şeyh hakkında bilgi alıyoruz. Bizi, orada ne bekliyor, çok meraklanıyoruz. Şeyh’e bayram dolayısı ile et ikramında bulunmayı düşünüyoruz. Gönyeli, Güzelyurt, Gemikkonağı yolu üzerinden Lefke’ye varıyoruz. Lefke’de ESKAD’dan öğrenci kardeşlerin evine misafir oluyoruz Evlerinde bilgisayar da varmış. Fırsattan istifade fotoğraf makinelerimizi boşaltıyoruz. Kardeşler, bu arada çay demlemişler, bir bardak çay içiyoruz. Lefke, Ada’nın havadar bir kasabasıymış. Her yer portakal bahçeleri ile dolu. Osmanlı padişahları Kıbrıs’a geldiklerinde, Lefke’de kalır, istirahat ederlermiş.

Şeyh Nazım’ın dergahına vardığımızda, ikindi ezanı okunmak üzere. Şeyh’in ikindi namazı için çıkacağını söylüyorlar. Biz, bu arada dergahı dolaşmaya başlıyoruz. Çok şaşırıyoruz. Alman, İtalyan, İngiliz, Pakistanlı, Afrika ülkelerinden, kısacası her ırktan insan var dergahta. Hepsi de sarık ve cüppe giyinmişler, Şeyh’in ikindi namazına çıkmasını bekliyorlar. Şeyh ikindi namazına çıkıyor. Mescide geçiyor, biz de mescide geçiyoruz. 85-90 yaşlarında bir ihtiyar. Değişik tarzda yeşil bir sarık ve cübbe giyinmiş. Namazı kılıyoruz. Kendisine röportaj yapma isteğimizi sunuyorlar. O da kabul ediyor. Kameramızı kuruyoruz. Erkam kardeş, Şeyh ile röportajı gerçekleştirecek. Renkli bir muhabbet oluşuyor. Şeyh bizimle biraz dalga geçiyor ama sonradan toparlamaya çalışıyor. Zaten yaptığımız muhabbet röportaj olmaktan çıkıyor. Şeyh’i dinlemekten başka bir şey yapamıyoruz. Dergahtan ayrılırken vakit epey ilerlemiş. Yolda Şeyh’e ait portakal bahçesinden biraz portakal aşırıyoruz. Bu arada hava kararıyor, akşam oluyor.

Kıbrıs’ta 50 bin Türk askeri…


Lefke dönüşü yolumuzun üzerinde Erdem Abi’nin yakını asker Cumali’yi ziyaret etme imkanı buluyoruz. Saat sekiz civarında Yılmazköy’deki 50. Alay Kışlası’na konuk oluyoruz. Asker kardeşlerimizin dertleriyle dertleniyoruz. Cumali, Erdem Abi’den Kur’an talep etmiş. Erdem Abi ise aceleden unutmuş. İstediği kitapları temin etmesi için, Cumali’yi Sinan kardeşimize yönlendiriyoruz. Asker kardeşlerimizin durumu, Türkiye’den farksız, ibadet konusunda askerleri rahat bırakmıyor komutanları. Cumali, komutanlarından dert yanıyor. Bir önceki gecenin yılbaşı olması hasebiyle, “ Ağabey, neler neler oldu burada hiç sorma...” diye dert yanıyor. Cumali’nin ne demek istediğini anlıyoruz. Cumali’den dua istiyoruz. Biz de kendisine dualarda bulunuyor, vedalaşıp ayrılıyoruz. Ziyaretlerimiz son sürat devam ediyor.

Bu arada karnımız felaket aç. Lefkoşa’da bir lokantaya kendimizi atıyoruz. Dereboyu Caddesi’nden geçiyoruz. Burası Lefkoşa’nın en meşhur caddesi. Daha sonra çay içmek için Talha adında İstanbul’un Çarşamba semtinden öğrenci kardeşimizin evine geçiyoruz. Talha kardeş Lefkoşa’nın Ortaköy semtinde iki öğrenci arkadaşı ile birlikte kalıyor. Arkadaşlar, biz gelmeden çayımızı demlemişler. Çaylarımızı yudumlarken, sıcak bir sohbet başlıyor. Kıbrıs’ta ulaşım öğrenciler için önemli bir sorun teşkil ediyor. Akşam saat altıdan sonra servisler iki saate bir çalışıyor. Bu yüzden, bir kısmı araç satın alıyorlar.

Kıbrıs halkının büyük bir kısmı çiftçilikle geçimlerini sağlıyorlar. Kıbrıs hakkında, öğrenci arkadaşlarla muhabbetten sora, Lefkoşa sokakların da bir tur atıyoruz. Dereboyu Caddesi’ndeki tur, bizi üzüyor. Cadde, sağlı sollu barların, içkili kafelerin çok olduğu bir yer. Şaşırmadım, bu tarz bir mekanla ilk kez karşılaşmamıştım, ama şehrin merkezinde böyle bir oluşumun olması, Kıbrıs’taki çöküntünün boyutunun nerelere geldiğinin göstergesi olarak, gözler önüne serilebilir.

Güzel Girne, bir kumarhane cennetine dönüşmüş…

Mihmandarımız Sinan’a Girne’ye gitme isteğimizi bildiriyoruz. Kabul ediyor ve Girne’ye doğru yola koyuluyoruz. Girne, Lefkoşa’ya 20 dakikalık uzaklıkta bir sahil şehri. Yeşil, mavi bir de tarihin buluşmasıyla oluşmuş bir Akdeniz şehri. Bu soğuk kış gecesinde Girne bizi tatlı havasıyla karşılıyor. Aracımızı sahilde bir parka bıraktıktan sonra Girne’de bir akşam turuna başlıyoruz. Girne, manevi yönden zayıf bir şehir. Kumarhane cenneti de diyebiliriz. Sahil boyundan kaleye doğru giden cadde, sağlı sollu kumarhanelerden oluşuyor. Kalenin de içinde bulunduğu koyda, gezintiden sonra Muhammed kardeşimle bir kaç tane fotoğraf alıyoruz. O geceyi Girne’de geçirmeye niyet ediyoruz, ama niyetimiz gerçekleşmiyor. Girne’deki ESKAD’dan arkadaşlar müsait değillermiş. Lefkoşa’daki evimize varıyoruz. Namazı kıldıktan sonra dinlenmeye çekiliyoruz.

Yılbaşının şehrin üzerindeki ağırlığı

Erkam kardeşle geceden anlaşıyoruz. Sabah kalkınca, ilk fırsatta araba kiralayacağız. Saat dokuz sularında kalkıyoruz. Erdem Ağabey, horul horul uyuyor. Selahattin ağabey de gece geç yatmış olacak ki uyanamıyor. İş başa düşüyor. Kameramanımız Erkam kardeşle birlikte üzerimizi giyinip Lefkoşa sokaklarında turlamaya başlıyoruz. Bir tane açık dükkan bulamıyoruz. Araba kiralama şirketi bulamıyoruz. İşin enteresan tarafı caddelerde bir tane bile canlı kul yok. Marketler, giyim dükkanları... Her yer kapalı. Moralimiz çok bozuluyor. Sözde Müslüman olan yerde, yılbaşı bu kadar mı hissedilir! Kıbrıslılar yılbaşını o kadar özümsemişler ki ticaret bile durmuş Lefkoşa‘da. Şaşmış kalmıştım bu duruma. Erkam kardeşle el mahkum evimize geri dönüyoruz. Bu arada Erdem ağabey ve mihmandarımız Sinan kardeş, uyanmışlar bizleri bekliyorlar. Programımızı yapıyoruz. Rabbim izin verirse, Sınır Parkı’nda kahvaltı yaptıktan sonra Girne’ye geçeceğiz.

Burada “sınır” hemen şehrin içinde…

Kahvaltımızı Lefkoşa’da sınır parkında yapıyoruz. Lefkoşa’nın merkezinde, Türk-Rum sınırını görünce, çok garipsiyorum. Kafamdaki sınır mefhumu faklıydı. Issız bir yer vardı, sınır diyince zihnimde uyanan. Türk sınırını geçtikten sonra, Birleşmiş Milletler askerinin bulunduğu ara bölge, daha sonrada Rum sınırı başlıyor. BM askerlerinin bulunduğu ara bölgeye kadar ilerliyoruz. Daha sonrasına izin yok. BM’nin bulunduğu bölge, terkedilmiş havası veriyor. Binalar virane, çevre düzenlemesi yok... Sınır boyunda bir kaç tane fotoğraf çektikten sonra, parka doğru yola çıkıyoruz. Bu arada dikkatimi çeken bir olay kaldırım kenarlarında mavi çizgiler olması. “Bunlar nedir?” diye soruyorum. Sinan kardeş “Bunlar Türk tarafına geçen Rumların yollarını kaybetmemeleri ve kolayca sınıra ulaşabilmelerini sağlamak için konulmuş işaretler.” diye cevap veriyor. Sınır boyundan sonra parka doğru yürüyoruz. Park tepede kurulmuş. Rum tarafı aşağıda kalıyor. Tellerin kenarlarına sandalye ve masa koymuşlar. Aşağıda Rum tarafını izleme şansı buluyorsunuz. Kahvaltımızı yapıyoruz. Parkı dolaşıyoruz. Erkam kardeşe sunum esnasında yardımcı oluyorum.

Kıbrıs ayaklarımızın altında

Lefkoşa’nın tarihi olan bölümü çok güzel bir yer. Cumhurbaşkanlığı köşkü de burada. Sinan kardeş “Size bir sürprizim var!” diyor. Baya meraklanıyoruz. Bizi tarihi şehrin içine kurulmuş saray otelinin en üst katına çıkarıyor. Gerçekten görülmeye değer bir manzarası var. Lefkoşa ayaklarımızın altında... Selimiye Camii, Büyük Han, Beş Parmak Dağları çok net bir şekilde gözüküyor. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Beş Parmak Dağları’nın ismi Beş Parmak Tepesi’nden geliyor. Gerçekten parmak şeklinde bir oluşumu görebiliyorsunuz. Otelde ilgimi çeken bir başka olay da, saat erken olmasına rağmen otelin kumarhanesinin dolu olması. Saray Oteli’nden ayrılıyoruz. Beraberce araba kiralamak üzere Girne’ye gidiyoruz. Çünkü Lefkoşa’da açık bir tane bile araba kiralama şirketi bulamıyoruz. Anlaşılan Kıbrıslılar hala ayılamamışlar. Saray Oteli’nin yanı başındaki Sarayönü Camii hakkında ilginç bir bilgi alıyoruz. Önceden nikah salonu olarak kullanılan cami daha sonra, şimdi Kıbrıs’ta din işlerinden sorumlu Ahmet Yönlüer’in gayretleriyle ibadete açılmış. Girne’ye varıyoruz. Mehmet adında Kıbrıs harekatına şahit olmuş birinden, arabamızı kiralıyoruz. Kıbrıs’ta araç kiralama ücretleri çok fazla değil, benzin de Türkiye’ye göre önemli ölçüde ucuz. Öğle namazını ESKAD’lı kardeşlerin Girne’de bulunan yurtlarında eda ediyoruz. Öğrenci arkadaşlar kahve için ısrar ediyorlar. Tekliflerini geri çevirmiyoruz. Kısa bir tanışmadan sonra keyifli bir muhabbet sarıyor bizi. Arkadaşların hepsi çok temiz, edepli insanlar. Bize oldukça hürmet gösteriyorlar. Programımızın yoğun olduğunu söylüyor, arkadaşlarla vedalaşıyoruz. Girne Kalesi’ne uğramak istiyoruz. Fakat trafik yoğunluğu olduğu için program değişikliği yapıyor ve St. Hilarion Kalesi’ne doğru yola koyuluyoruz. Deniz seviyesinden yaklaşık 700 m yüksekliğe kurulmuş bir kale burası. Bu arada İHH kartlarımız çok işe yarıyor. “BM danışmanı statüsünde bir kurumuz.” deyip, kartlarımızı gösterince, gezi yerlerinden ücretsiz yararlanıyoruz. Görenlere şehir havası veriyor burası. Kaleye arabayla ulaşıyoruz, fakat içinde bizi zorlu ve meşakkatli bir yolculuk bekliyor. İçinde kilisesi, ambarı, mutfağı ve gözetleme kuleleri var. Zirveye kadar ulaşıyoruz. Gerçekten süper bir manzara var. Sanki tüm Girne ayaklarınızın altında... Beş parmak Dağları önümüzde bir kayalık yol gibi uzanıyor. Kale, Arap saldırılarına karşı korunmak amacıyla M.Ö. 10. y.y.’da yapılmış. Kale gezisi baya bir vaktimizi alıyor. Gezimiz bitiyor, havanın kararmasına yaklaşık bir saat var. Tekrar Girne’ye geçiyoruz. Merkez’den bir video çekimi aldıktan sonra, karnımızı güzel tavuk yapan bir lokantada doyuruyoruz.

İsfendiyar Ağabey’le doyasıya muhabbet…

Sinan kardeş, “İngilizlerin, Siyonistlerin ve ayrıca masonların çalışmaları hakkında bilgi sahibi olan bir abimiz var.” diyor. Zaten Sinan, konuyu açar açmaz; “Hemen gidelim, muhabbet edelim.” diyoruz. Arayıp da bulamayacağımız bir fırsat elimize geçiyor.

Gazi Mağusa’ya varmadan, Sınırüstü denilen bir mevkii de, Kuzucuk köyünde oturuyor İsfendiyar Ağabey. Evine vardığımızda bizi büyük ve ürkütücü bir köpek karşılıyor. Ben ve Erkam, eve girene kadar baya bir işkence çekiyoruz. İsfendiyar Ağabey, yaklaşık 75 yaşlarında, saçları ve sakalları ağarmış bir adam. Oturma odasına ayakkabılarımızla giriyoruz, garipsiyoruz. İçeri girer girmez kitapları dikkatimi çekiyor. Genelde Yahudiler, Kemalizm, Siyonizm vs. hakkında araştırmalar yapıyor. İsfendiyar Ağabey’in de yazmış olduğu kitaplar var. Bunlardan iki tanesi İngiltere’de basılmış. Türkiye’den Abdurrahman Dilipak ile de çalışmalar yapıyor. Abdurrahman Dilipak’ın eserini İngilizceye çevirmiş. İsfendiyar Ağabey’in hayat hikayesi çok ilginç. Londra Üniversitesi, Elektrik Mühendisliği bölümünden mezun. Kıbrıs’ın güney kesiminde, Geçitköy adında bir kasabada doğmuş. Rumlar şimdi adını değiştirmişler bu kasabanın. Babası polismiş. Daha sonra babası, İskele diye bir kasabaya tayin olmuş. İlk ve orta öğrenimini burada tamamlamış. Londra Üniversitesi’nden mezun olmuş. Kanada merkezli bir şirkette çalışmaya başlamış. Dünyada ayak basmadığı kıta yok gibi. Bolivya ve Pakistan çalıştığı ülkelerden bazıları. Pakistan’da yaklaşık bir buçuk sene kalmış. Oradaki gözlemlerini bir rapor halinde Pakistan hükümetine sunmak istemiş, fakat izin vermemişler. İsfendiyar Ağabey, masonların engel olduğunu söylüyor. 1993 yılında Kıbrıs’a tekrar dönmüş. Evliliğini bir İngiliz’le gerçekleştirmiş. Daha sonra boşanmışlar. İki tane çocuğu var. Biri Amerika’da diğeri ise Kanada’da yaşıyormuş. İsfendiyar Ağabey de annesinden kalan arsaya bir ev yaptırmış ve Kuzucuk kasabasına yerleşmiş.

İsfendiyar Ağabey, Rumlarla ilk sürtüşmelerin 1950-1955 yılları arasında baş gösterdiğini söylüyor. O zaman ben lise yıllarındaydım, diyor. Okuduğu okul, bir Hıristiyan okuluymuş. Rumlar gruplar halinde toplanır yüksek yerlere ve Yunan Bayrağı çekerlermiş o zamanlarda. İsfendiyar Ağabey: “Bir keresinde yüksek bir ağacın en tepesine astılar, ben çıktım ve bayrağı indirdim. Biz Türkler okulda 10-15 kişiydik.” diyor ve ekliyor: “Rumlar çoktu ama korkaktı.” Bu sürtüşmeler, 1974 harekatına kadar sürmüş. İsfendiyar Ağabeyle; Şeyh Nazım, Kıbrıs’taki İslami çalışmalar ve Kıbrıs’ın bundan sonraki geleceği hakkında muhabbet ediyoruz. İslami çalışmalar noktasında, Kıbrıs’ta yapılan faaliyetler çok az. Adada bir tek Kur’an kursu bile yok. Yaz Kur’an kursları son iki yıldır yapılıyor. İsfendiyar Ağabey; “Benim çocukluğumda halk dinine bağlıydı, Cuma namazları çok dolu geçerdi.” diyor. Fakat savaş ortamında oluşan boşluk dönemi ve 1974’den sonraki uygulanan Kıbrıs politikaları Kıbrıs’ı manevi yönden sıfıra getirmiş. İsfendiyar Ağabey ile keyifli bir Kıbrıs röportajı gerçekleştiriyoruz. Mail adresini alıyoruz. Kendisiyle vedalaştıktan sonra, Lefkoşa’ya dönmek üzere yola koyuluyoruz.

Kiliseden camiye dönen Selimiye Camii, tekrar kiliseye döndürülmek isteniyor


Kameramanımız Erkam kardeş ile salı gününden anlaşıyoruz: Kıbrıs’ta son günümüzü dolu dolu geçireceğiz. Çünkü önceki günlerden istediğimiz verimi alamamıştık. Artık arabamız da var. Programımızı geceden ayarlıyoruz. Sabahtan et dağıtımına katılacak, daha sonra, Selimiye Camii’ni ziyaret ederek programımıza devam edeceğiz. Kahvaltımızı, Lefkoşa’da daha önce de gittiğimiz, Tostçu Amca’da yapıyoruz. Tostlarımızı afiyetle yedikten sonra, Selimiye Camii’ne geçiyoruz. Selimiye Camii, Kıbrıs’ın en büyük camilerinden biri. Selimiye Camii, Osmanlı döneminde, katedralden camiye dönüştürülmüş. Camiye girme şansı elde edemiyoruz. Hayret verici doğrusu; Kıbrıs‘ta namaz vakitleri dışında camiler kilitleniyor. Erkam kardeşle beraber, dışarıda cami hakkında kısa bir sunum alıyoruz. İşin üzücü tarafı, Kıbrıs pazarlıkları sırasında buranın kiliseye çevrilme şartı öne sürülüyormuş. Selimiye Cami’nin yakınındaki bir antikacı dükkanını kolaçan ediyor; Türkiye için hediyelik eşyalara bakıyoruz.

Hep beraber Yılmazköy, Çamlıbel üzerinden Mavi Köşk adında 1956’dan kalma bir yapıya geçiyoruz. Köşk, askeriyenin içinde bulunuyor askeriyenin kontrolünde. Orada edindiğim kanıya göre; köşk, içinde önemli, esrarengiz şeyler barındırıyor. 1956 tarihli Mavi Köşk, Makarios’un avukatı ve Orta Doğu’nun en büyük silah tüccarı olan İtalyan asıllı Rum Pavilides’in evi. 1974’te yapılan Kıbrıs çıkartmasından sonra, köşkün içinde bulunan bir tünel aracılığıyla, buradan kaçmış. Köşkteki gezimizi tamamlıyoruz, içeride fotoğraf çekmek yasak, garipsiyoruz.

Hıristiyan köyünde iki Müslüman…


Buradan, halkının tamamı Hıristiyan olan Koruçam Maruni köyüne geçiyoruz. Buradaki Yorgo Kebap ve Restaurant’a soluklanmak ve belki içeride muhabbet edecek birilerini bulmak ümidi ile giriyoruz. İçeride çok ağır ve tiksinti verici bir koku var. Erdem ağabey, içeri girer girmez: “Çay var mı?” diye soruyor. İyi ki yokmuş, bu koku altında nasıl içilecekti bilmiyorum. Çok sıcak karşılanmıyoruz burada. Karşıdaki kilisenin papazını soruyoruz, ama cevap dahi alamıyoruz. Lokantayı 35 yaşlarında bir bayan işletiyor. İsmi Maria’ymış, sonradan öğreniyoruz. İçerisi değişik süslemelerle bezenmiş. Bu tarz şeyleri ilk defa görmenin şaşkınlığıyla, köyden ayrılıyoruz. Mahalle muhtarı ile görüşme imkanı bulamıyoruz. Niyetimiz Karpaz’a doğru gitmek. Beş Parmak Dağları’nın yanı başından sahile iniyoruz. Yenierenköy ve Erenköy’den Karpaz’a doğru devam ediyoruz. Sahilde, önce Karaoğlanoğlu Şehitliği’ni geziyoruz. 1974 Barış Harekatı’nda bu bölgede şehit düşen askerlerin anısına yaptırılmış burası ve 20 Temmuz 1976 tarihinde ziyarete açılmış. Anıt ve Şehitliğin restorasyonu 29 Ekim 1994 tarihinde tamamlanmış, buradaki anıt yenilenmiş. Şehitlik ve batı yanındaki açık hava müzesi bir bütün oluşturmakta. Açık hava müzesinde Rumların harekat sırasında kullandıkları tanklar, kamyonlar vs. var. Şehitlik adını Şehit Albay İbrahim Karaoğlanoğlu’ndan alıyor. Şehitlik ziyaretinden sonra Girne içerisinden Karpaz’a doğru, sahilden devam ediyoruz. Dikkatimizi çeken bir önemli bir durum da; Kıbrıs’taki yapılaşma. Kıbrıs’ta sahil boyunca ilerlerken, yapımına yeni başlanmış, bir kısmı bitmiş villa tarzında evler görüyoruz. Sebebi; Kuzey Kıbrıs'ta inşaat sektörünün patlamış olmasıymış. Bunun iki nedeni varmış. Birincisi; İngilizlerin adaya gösterdiği ilgi. Kimileri bu ilgiyi, adayı Kıbrıslılara bırakıp giden İngilizlerin geri dönmesi olarak yorumluyor. Hatta İngiltere’nin ileride adada yeniden söz sahibi olabilmek için, Kıbrıs’a gidip ev alan İngilizlere teşvik verdiği yolunda söylentiler bile dolaşıyor. Anlatılanlara göre, dağların yamaçlarına İngiliz köyleri, Akdeniz’in kıyısına İngiliz kasabaları kuruluyor.

Kıbrıs’ta inşaat seferberliği

Girne’den Karpas’a, oradan Gazimağusa’ya doğru yol boyunca uzanan yeni bitirilmiş bahçe içindeki villalar dikkat çekiyor. Hemen hepsinin üzerine de İngilizce “Satılık” yazılmış. En ucuzu 40 bin sterlin. İnşaat sektörünün patlamasındaki bir diğer neden de; Annan Planı’nda yer alan bir madde. Bu maddeye göre, sorunlu alanlarda üzerine inşa edilen yapıların değerinin, arsa değerini aşması halinde, mülkiyet hakkında imar sahibine öncelik tanınıyor.

Gerçi Güney Annan Planı’nı kabul etmedi ama belli ki Kuzey “Ne olur ne olmaz?” diyerek Rumlardan kalan alanlarda büyük bir “inşaat seferberliği” başlatmış.

Bir dokunduk, bin ah işittik…

Saat üç sularında Karpaz’da oluyoruz. İkindi namazı çıkışında Karpaz Merkez Camii’ne yetişiyoruz. Namazımızı kılıyoruz. Tevafuk, burada Karpaz’ın bir önceki dönem belediye başkanı ile karşılaşıyoruz.

Arif Başkan 1974 harekatından sonra Trabzon’dan adaya göç etmiş. “Ben geldiğimde adada harekat yeni bitmişti, Şehit Albay İbrahim Karaoğlanoğlu’nun kanına şahit oldum.” diyor. Başkan ile Erkam kardeş röportaj yaparken, ben de caminin imamı ile sohbet etme imkanı buluyorum. Kendisi Samsun’dan gelmiş. 1,5 yıldır Kıbrıs’ta imamlık yapıyor. İmam ağabeyimize bir dokunuyor bin ah işitiyoruz. Kıbrıs’ta Kur’an kurslarının olmadığından yakınıyor. Yaz kursları da son üç yıldır serbest olmuş. Burada dini kitap bulamadıklarından dert yanıyor. “Gazi Mağusa’da satan bir yer var ama, o dükkan da Türkiye’deki fiyatlardan 10 kat daha pahalı satıyor.” diyor. Gerçekten Kıbrıs’ta Kur’an-ı Kerim bulma sıkıntısı var. ESKAD’lı kardeşler Kur’an-ı Kerim hediye kampanyası yapmışlar, oluşan talebe yetişememişler. İmam buna ek olarak, buradaki ilk ve ortaöğrenim kurumlarının yetersizliğinden bahsediyor. “Öğretmenler bir şey bilmiyor.” diyor. Eğitim ve öğretim adada yok, diye yakınıyor. Adadaki öğretmenlerin çoğu 1974 sonrası CTP iktidarı döneminde atanmış. CTP iktidarı, ehil olmayan ne kadar kişi varsa öğretmen olarak atamış ve bu öğretmenlerin en önemli özelliği, Marksist ve komünist fikirleri benimsiyor olmaları. Bu yüzden CTP, Kıbrıslı gençler üzerinde çok etkili. PKK faaliyetleri de adanın bir başka sorunsalı. Doğudan gelen Türkiyeli vatandaşlar buraya PKK faaliyetlerini de getirmişler. Mihmandarımız Sinan kardeşimizin dediğine göre bu kişilere öğrenciler tarafından da destek veriliyor.

Apostolos Andreas Manastırı

Başkanımızın çay teklifini geri çevirmiyoruz. “Bir dahaki sefere yemeğe buyurun, bu sefer ki olmadı” diye Arif Başkan serzenişte bulunuyor. Başkan ve imamla vedalaşıp, Dipkarpaz’a doğru yola koyuluyoruz. Dipkarpaz, Karpaz’a yaklaşık 23 km uzaklıkta. Dipkarpaz’da görülecek yerlerden biri de elbette Ada’nın en sivri ucu olan Zafer Burnu ve Apostolos Andreas Manastırı.

Manastırın egzotik bir görüntüsü var. Ancak restorasyon çalışmaları yarım kalmış. Yüzlerce yıllık manastır binası dökülüyor. Burası, Kıbrıs haritasında yer alan en belirgin burnun en ucuna yakın bir yerde, dünya Ortodoks cemaatinin en önemli ibadet yerlerinden olan Apostolos Andreas Manastırı. Karpaz Yarımada’sının Aya Andrea Burnu olarak bilinen noktasında yer alan manastır, St. Andrew’a (Apostolos Andreas) adanmış. Manastıra adını veren St. Andrew’a ait ilgi çekici bilgiler, Hristiyanların kutsal kitabı olan İncil’e dayanmaktaymış. Bu da bize manastırın ilgili kesim için ne kadar önemli bir yer olduğunu açıkça gösteriyor.

St. Andrew’ün, Hz. İsa tarafından papazlığa çağrılan ilk kişi olmasından dolayı, dini unvanı “ilk çağrılan” anlamında “O Protoklitos” olmuş. Şu anda modern kilisenin altındaki kuyuların bulunduğu odanın, eski manastır binalarından kalma bir Şapel olduğu düşünülmekte. Manastır avlusundaki büstte, bugünkü manastırın Papa Loannis Oicoromus tarafından yaptırıldığı kayıtlıymış. Türkler ve Rumlar tarafından kutsal mekan olarak kabul gören bu manastırı, adak adamak için her yıl çok sayıda insan ziyaret etmekteymiş. Kilise içine girdiğiniz zaman görkemli mimarisi yanında göz alıcı avizeler ve ikonlar da buradaki mistizmi tam anlamıyla yaşamanıza yardımcı oluyor. Hiç kuşkusuz manastırın ziyaretçileri için ayinler dışında en önemli olan bir diğer özellik ise; burada adak imkanı bulmaları. Buraya gelenler giriş kapısının yanında bulunan adak yerine sadece bildiğimiz mumlar yakmıyorlar. Mumda aranan keramet şu; St. Andrew’ün gücüne inanlar, gerçekleşmesini istedikleri dileğin şeklinde mumlar yapıp ya onları burada yakıyorlar ya da adak yerine bırakıyorlar. Orada, şu anda gördüğümüz en ilgi çekici örnek, çocuğu olmayan bir ailenin bebek şeklindeki mumlarını buraya bırakmaları. Adak adandıktan sonra, dilek sahipleri dualarına daha bir inançla devam edip, gerçekleşmesini sabırsızlıkla bekliyorlar. Manastırdaki mistisizm sadece içeride sürmüyor. Apostolos Andreas’ın deniz tarafında bulunan çeşmesi de, birçok inanışa ev sahipliği yapıyor. Zaman içerisinde çeşitli nedenlerle oluşan mantar, siğil ve çeşitli alerjik deri hastalıklarının bu suyla yıkanınca iyileştiğine inanılıyor. Birçok köylüde bu inanışın hala sürdüğünü ve bu suyun gücüne hala inandıklarını görüyoruz. Manastıra varır varmaz Papazın nerede olduğunu, soruyoruz. Polisler yerini gösteriyorlar. Papazla Kıbrıs hakkında hasbihal etmek istediğimizi bildiriyoruz. Fakat papaz sadece Rumca biliyor veya öyle söylüyor. Tam bilemiyoruz ama sonuçta anlaşamıyoruz. Kiliseyi ziyaret ediyoruz. Yaşlı rahibe ilgimizi çekiyor. Kendisi kilisenin bakımını yürütüyor. İlk defa rahibe görüyorum. Tarihi filmlerdeki gibi bir kadın. Yüzü yaşlılığın verdiği çizgilerle buruş buruş olmuş. Tepeden tırnağa siyah giyinmiş. Konuşmaya çalışıyoruz, konuşmuyor.

Yeryüzü cenneti Altınkum sahilinde…

Altınkum kumsalına değinmeden edemeyeceğim. Burası karetta deniz kaplumbağalarının Akdeniz’deki nadir yumurta bıraktıkları kumsallardan biri. Kumsalı uzaktan görme imkanına sahip oluyoruz. Mükemmel bir yer. Orayı görünce Rabbimize hamd etmeden geçemiyoruz. Dünyada cennet dedikleri bu olsa gerek. Burası turizme açık değil. Sit alanı ilan edilmiş. Yapılaşmaya izin verilmiyor. Dipkarpaz’daki yabani eşekler de ilgimizi çekiyor. Gerçekten farklı bir doğal güzellik var burada. İnsan eli ne kadar uzak kalmışsa tabiata, o kadar güzelliğini korumuş tabiat. Hava kararmadan yarım saat önce Zafer Burnu’ndayız. Burada iki tane dev bayrak var. Biri Türk Bayrağı, diğeri ise KKTC Bayrağı. Burada çok güzel bir manzara karşılıyor bizi. Burası Kıbrıs’ın İskenderun Körfezi’ne uzanan en uç kısmı. Hava bulutlu olmaz ise, buradan Toros Dağları gözüküyormuş. Zafer Burnu ve çevresi BM kontrolü altında. Dipkarpaz’dan sonra buraya geçerken, BM’nin kontrol noktası dikkatimizi çekiyor. Zafer Burnu’nda akşam namazlarını eda ettikten sonra, Gazi Mağusa’ya doğru yola çıkıyoruz. Burada Lala Mustafa Paşa Cami ve Kapalı Maraş Bölgesini ziyaret edeceğiz. Gazi Mağusa’ya yaklaşık 80 km’lik bir yolculuktan sonra, saat 8 civarında varıyoruz. Size tavsiyem Gazi Magusa’yı gündüz gözüyle görün. Karnımızı burada doyuruyoruz. Ben bu arada işgüzarlık yapıp, Kıbrıs’ın yöresel yemeği Şeftali Kebabı’nı tadayım diyorum. Şeftali Kebabı, iç yağından yapılıyormuş. Sakatat, sevmediğim için yiyemedim. İsraf olmadı üzülmeyin, Erdem Ağabey, sağ olsun yardım ediyor, bütün yemekleri ortaklaşa bitiriyoruz.

Hıristiyanlar için de önemli bir merkez olan Lala Mustafa Paşa Camii


Lala Mustafa Paşa Cami, St. Nicholas Katedrali olarak tanınıyor. Aynı zamanda, Akdeniz dünyasının en güzel Gotik yapılarından biri olarak da bilinmekte. Lüzinyan'lar döneminde 1298-1312 yılları arasında yapılmış. Önündeki tropik incir (Ficus Sycomorus) ağacının inşaat başladığı zaman dikildiği ve katedral ile yaşıt olduğunu söyleyenler var. 1571 yılında cami haline getirilene kadar adanın kralları önce Lefkoşa'daki St. Sophia Katedrali’nde (Selimiye Cami) “Kıbrıs Kralı” olarak, sonra da kutsal topraklara daha yakın olduğu için Famagusta’da “Kudüs Kralı” olarak taç giyerlermiş.

Mücadelenin tanığı Kapalı Maraş’a…


Buradan Kapalı Maraş bölgesine geçiyoruz. Kapalı Maraş’ı görünce çok etkileniyoruz. Erkam kardeş, coşuyor. “Neden biz buraya gündüz gelmedik?” diye, dert yanıyor. Zaten Kıbrıs’a geldiğimiz ilk günden beri Kapalı Maraş hayali ile yanıp tutuşuyordu. Kapalı Maraş bölgesi adeta hayalet şehir. Giriş yasak. Ancak özel izinle giriliyor. Erkam kardeş, “Gündüz gelseydik İHH kartını kullanarak girerdik.” diyor. Tellerle çevrilmiş bir bölge burası. Çok enteresan bir yer. Tellerin bitiminde canlı hayat başlıyor. Tellerin kenarından, içeriyi izleyerek geçiyoruz. Önümüzdeki ilk kontrol noktasına yaklaşıyoruz. Asker acemi herhalde ki, arabamızı görünce kapıyı açıyor. Çok heyecanlanıyoruz. Normalde giriş yasak. İçeri girdikten sonra Erdem ağabeyin ısrarı ile geri dönüyoruz. Askerler bizim farkımıza varmışlar. Uzman Çavuş, “Size kapıyı açan asker acemiydi.” diyor. Burası 1974’den önce lüks otellerin bulunduğu bir yermiş. Kumsalları Akdeniz’in en güzel kumsalıymış. Sinan kardeşin söylediğine göre; burası iskana açılırsa, Kıbrıs’a büyük bir gelir kapısı açılırmış. Mücadele döneminde, şehir nasıl bırakıldıysa, şu an hala o hali korunuyormuş. Kimi evlerde masada açık kalan kitaplar ve kültablalarında içilemeden bırakılan yekpare sigaralar olduğu söyleniyor. Ama onca senedir yağmalana yağmalana burada da pek bir şey kalmamış. Maraş’a veda ettikten sonra Lefkoşa’ya doğru yola koyuluyoruz.

Veda vakti geldi çattı…

Saat 11:00’de ESKAD yönetiminde bulunan kardeşlerle buluşacağız. ESKAD ada başkanı Yasin Er kardeşin kaldığı, Gönyeli’deki öğrenci evine konuk oluyoruz. Yasin Er kardeşten adanın durumu, öğrenci kardeşler ve ESKAD hakkında bilgi alıyoruz. Kardeşlerden saat 12:30 gibi ayrılıyor, Lefkoşa’daki evimize geliyoruz. Uçağımız, sabah saat 06:05’de, bu yüzden uyumuyoruz. ESKAD’ın Lefkoşa sorumlusu Selahattin ağabey ile son konuşmaları yapıyor, teslim tesellüm tutanağını doldurtuyorum. Projeleri hakkında yazılı raporlarını alıyorum. Üstümüzü başımızı toparlıyoruz. Namazımızı kılıyoruz ve hava alanına doğru yola koyuluyoruz. Saat 04:30 gibi hava alanındayız. Kontrolden geçiyoruz. Sinan ve Selahattin kardeşlerle vedalaşıyor, uçağımıza geçiyoruz. İçimde görevimi tamamlamanın sevinci var. Rabbim’e sonsuz şükürler olsun. Bize bu imkanları sundu. Kıbrıs’ta ümmetin durumunu görmeyi, dertleriyle dertlenmeyi nasip etti. Uçak saat 05:05’de havalanıyor. Saat 06:35 gibi İstanbul’a iniyoruz. Valizlerimizi alıyoruz. Arkadaşlarla helalleştikten sonra, evlerimizin yolunu tutuyoruz. İHH olarak, Kıbrıs’taki kurban çalışmamız burada sonlanıyor.

Allah ecrini kat kat artırır inşallah.

Kıbrıs Foto Galerisi
 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu