Bu yazıya başlarken, ilkokul sıralarında arkadaşlarımızın yılsonunda
önümüze koyup, yazmak zorunda bıraktıkları hatıra defterlerini hatırladım. İHH
Kurban Organizasyonu çerçevesinde gözlemci olarak katıldığım Pakistan-Keşmir
yolcuğunun zihnimde kalan izlerini yazarak, diğer İHH gönüllüleriyle
paylaşmalıyım.
Aslında Keşmir’e gitme kararını almak o kadar da zor olmamıştı. İyilik
yayılıyordu; kervana ben de katıldım. Uzun bir yolculuğun ardından iyiliğin
yayıldığı Keşmir’e varmıştık. Orada bizi Hubeyb Vakfı’nın başkanı karşıladı. İHH’nın Pakistan’daki kardeşi Hubeyb Vakfı’nın
Başkanı Nedim Bey, gecesi gündüzü hayırla yoğrulan, etkisi bir bulut gibi vakıf
çalışanlarının üzerinde olan hasbi bir adam. Hubeyb Vakfı, iyi bir ekiple iyi
işler yapıyor. İHH’nın yardımlarınızı ulaştırdığı diğer ülkelerdeki partnerleri de Hubeyb gibi ise, emin olun yardımlarınız tam
yerine ulaşıyor demektir.
Buraya gelişimizin merkezinde, Keşmir depremi sonrası geride kalan
mağdurlar var; öksüzler, yetimler, dullar var!
Bu büyük depremi nasıl anlatmalı. Depremin coğrafyada yaptığı
değişikliklerden mi, sarsıntının bedenlerde ve ruhlarda bıraktığı izlerden mi
başlanmalı? Düşünün, 600–700 metre yüksekliğinde bir dağ kütlesi ikiye
ayrılıyor ve bir yarısı bölgenin en büyük ırmaklarından biri olan Cerrum Irmağı’na akıveriyor. Üzerinde ne varsa onları da
önüne katarak, altında boğarak… Söylenen doğru ise, ırmağa akan o dağ, altında
80 bin insanın bulunduğu büyük bir mezarlık. Dağın kalan kısmı ise, Attarşaşa Depremzede Kampı’nın, bu büyük facianın hatırası
olarak, karşısında yükseliyor. Dağları yürüten Allah’ım, bu biçare insanların
imtihanlarını kolaylaştır. Allah düşmanımın başına vermesin dedirtecek türden
bir afet, büyük bir imtihan Keşmir’in yaşadığı.
Hastane, sağlık demek; okul,
yetişmiş Keşmirli gençler demek; mescit ise Keşmir bize hep kardeş kalacak
demek!
Keşmir, dünyanın zirvesi sayılan dağ silsilesinin eteklerinde kurulmuş. Ülke fakir, halk masum ve mazlum. Hayırseverlerin katkılarıyla
İHH ve partnerleri, Ramazan ve Kurban Bayramlarında
gıda vb. yardımlar götürdükleri gibi, hastane, okul, mescit gibi kalıcı eserler
de bırakıyorlar burada. Hastane, sağlık demek; okul, yetişmiş Keşmirli gençler
demek; mescit ise Keşmir bize hep kardeş kalacak demek.
İHH ve Hubeyb Vakfı, Keşmirli yetimler için Pakistan’ın başkenti İslamabad’a bir buçuk saat mesafedeki Haripur’da bir eğitim kampüsü yapıyor. İlkokuldan üniversiteye
kadar bütün eğitim kademelerini içine alan büyük bir kompleks bu. Bayram sabahı, tesisin mimari çizimleri misafirlerle paylaşıldı. Bizim için
şaşırtıcı ve bir o kadar da sevindirici bir haberdi bu. Türkiye’de
yapılamayanı, mütevazı bir vakıf, Pakistan’da hayata geçiriyor. Tebriğe şayan bir başarı bu. Akşam sohbet sırasında öğreniyoruz
ki, Pakistanlı bir iş adamı komplekste inşa edilecek
fakültelerden birinin tüm masraflarını üstlenmiş. İyilik yayılıyor!
Metiullah’ın tarihçe-i hayatı
Hubeyb Vakfı’nın bu projedeki temel
hedefi yetimlere kol kanat germek; güzel insanlar olarak yetiştirmek. Şu an için
bir ilköğretim okulundan oluşan merkezde yapılan bayramlaşmada yetimlerle
tanıştırıldık. Pırıl pırıl yüzlü bu yetimlerin
mütebessim gözlerinde hüzün bulutları geziniyor sanki. Mutlular ama dokunsan
ağlayacaklar! Mihmandarımız Hüseyin Oruç Bey içlerinden bir çocuğu getirdi
benimle tanıştırmaya. Adı Metiullah. Gözler fıldır fıldır, zeka fışkırıyor. Metiullah gittikten sonra Hüseyin Bey, 10 yaşındaki Metiullah’ın hayat hikayesini anlattı. Yaşından büyük hikayesini:
Metiullah yankesiciler tarafından
minicikken kaçırılmış, hırsız olarak yetiştirilmek için… Hubeyb Vakfı Metiullah’ı Aşiyana Yetimhanesi’ne
yerleştirmiş. Geçen yıl Keşmir’de yaşanan deprem sonrasında Hıristiyan SOS
örgütü, Pakistan Hükümeti’nden iyi yetiştireceği bahanesiyle yetimlerden 100
kadarına talip olmuş. Hükümet olur vermiş ama yetimler feryat etmiş, yetimhane
çalışanları da isyan! Metiullah hemen duruma el
koymuş! SOS ve güvenlik görevlilerinin çocukları teslim almaya geldikleri gün
yaşanan arbede sırasında kendi üstünü başını yırtmış, yüzünü tırmalamış.
Yetmezmiş gibi kendinden büyük yaştaki yetimlerin de üzerlerini yırtmış,
yerlere yatıp toza bulanmışlar. Sonra da SOS görevlilerine refakat eden
Pakistan polislerine üst başlarını gösterip, SOS görevlilerinin kendilerini
dövdüğünü, üstlerini başlarını yırttığını söyleyerek şikayette bulunmuşlar. SOS görevlileri elleri boş kampı terk etmişler. İşte size Metiullah’ın tarihçe-i hayatı!
Pakistan’da gecenin ikisi. Sabah Türkiye’ye döneceğiz.
İstanbul’dan uçağa bindiğimizde başlayan merakım artık dindi. Pakistanlıların
bizi gerçekten sevip sevmediklerini merak ederdim. TV beyanatlarının aslı
astarı var mıdır, söylenenler protokol konuşmaları mıdır diye. Benim gibi merak
edenler varsa bilsinler ki, bu sevgi gerçek bir sevgidir: Nedim, Nasır, Feyyaz
Beylerden; Matiullah, Musa, Naim’den yayılan bir
sevgi… Karşılıklı kötü gün dostu olmaktan kaynaklanan bir
sevgi bu. Yemekleri bu kadar ağır olmasa emin olun evinizdesiniz,
sıladasınız.
“Pakistan’da çobanlar hariç
herkes İngilizce bilir”
Çat İngilizce, pat Arapça. Gerisi Türkçe. Pakistan’da konuştuğumuz lisan
bu idi. Arapça, İngilizce ne olursa olsun mutlaka ikinci bir lisan öğrenmeli
Pakistan’da oturanlar. Pakistan’da çobanlar hariç herkes İngilizce bilir
derlerdi; yanlış: çünkü onlar da biliyor. İngilizce, Pakistan’da sömürgeci
İngiltere’nin dili. Bu büyük Asya kıtasındaki kardeşlerimizin asgari müştereği de bugün İngilizce. Onlarla halleşmenin en
kestirme yolu, İngilizce bilmek. İngilizceyi, İngilizlerin
yumuşak karnı haline dönüştürmenin yolu da bu.
Sarp dağ yollarında adanan
kurban
Keşmir’in sarp dağ yollarını tırmanırken bir hayli korktuğumu itiraf
etmeliyim ve bu korkunun diyetini bir kurban daha keserek ödedim. Mihmandarımız
geçtiğimiz yolların, en rahat yollar olduğunu, geçen yıl daha yukarılardaki,
çok daha tehlikeli yollardan geçtiklerini anlattı. Hatta buranın sakinlerinin
bu yolları her gün geçtiğini, bir vukuata rastlanmadığını söyledi, beni teskin
etmek için. Demek ki, başka ihtimal kalmayınca insan korkuyu da yeniyor. Dönüş
yolunda “Ya Rabbim, sen bilirsin”, diyip kendimi uykuya teslim ettim; uyanırsam
yol bitmiş demektir. Yol bitti ama eğlence bitmedi. Yol arkadaşlarım Hubeyb
Vakfı’na dönüşümüzde Nedim Bey’e müjdeyi verdiler. Ballandıra ballandıra anlattılar benim yollardaki halimi ve adadığım
kurbanı. Nedim Bey latifeyi ihmal etmedi; her biri için kurban kesmem şartıyla,
Pakistan’da daha başka birçok tehlikeli yolların bulunduğunu ve beni her birine
götürmeyi teklif etti.
“Turkish brother”
Bu kısa yolculuğun bana öğrettiği en önemli şey, uzaklardaki
kardeşlerimizin bizi bir kavim, bir ırk olarak değil, büyük bir medeniyet
olarak muhatap aldıklarıydı. Dikkat çeken bir başka nokta ise, bize hitap
ederken kullandıkları İngilizce terimlerdi. Gruba seslenirken, “Thanks Turkish people”; bizzat şahsımıza hitap ederken, “Welcome Turkish brothers” diyorlardı. Türkiye’den gelmiştik, fakat köken
itibariyle içimizdeki iki kişi Türk değildi. Ancak Pakistanlı ve Keşmirli
kardeşlerimizin kullandığı, bu “Turkish” terimi
Türkiye’de yaşadığımız etnik kültür tartışmalarından arındırılmış, ırk
temelinden bağımsız bir sıfatlandırma olarak kullanılıyordu. Burada kullanılan
“Türk” kavramı, bir kavmin ismi olan Türk sıfatı ile aynı değildi ve dünyanın
öbür ucundaki kardeşlerine bu şekilde sesleniyorlardı. “Turkish People” derken, bir kesime değil, büyük bir
coğrafyaya yayılarak ortak bir medeniyet oluşturmuş insanların hepsine
sesleniyorlardı; Laz, Gürcü, Çerkez, Abaza, Kürt, Zaza ve diğerlerine... Çünkü muhatap aldıkları, bütün öğeleriyle büyük bir medeniyetti.
Hayırda yarışması zaruri olan insanların kervanıyla ilk yolculuğumdu.
Masum ve mazlum insanlardaki korkunç tahribat ve tesiri aktarmaya çalıştım.
Katıldım, mesrurum, müteşekkirim. Vesile olan herkese; veren ele, alan ele…
Herkese.
Kesmir Foto Galerisi
|