Tacikistan: Ulu dağlar, hüzünlü yüzler, engin gönüller diyarı PDF Yazdır E-posta
Yazar Yusuf Özkan Özburun   

tacikistan-2 (1).jpg

Haritadaki denizde yüzebilir, derinlere dalabilir misiniz? Ya da birer çizgiden öteye geçemeyen ulu dağlarda hür ve azad yürüyebilir, bir tepeden diğerine zıplayabilir misiniz? İşte bu seyyah ruhlu fakirin dünyasında, dünya yüzünde seyahat etmek, bu sorulara “Evet” diyebilmek anlamına geliyor…

Bu “evet”lere en son, dünyanın dibi Avustralya’yı ve Malezya’yı eklemiştik ki; soğuk bir Aralık gününde kadim yol arkadaşım, ruh yoldaşım Senai Demirci’nin sıcak sesi cep telefonumda yankılandı: “27 Aralık’ta İHH aracılığıyla Tacikistan’a uçuyoruz…”

Doğrusu İHH İnsani Yardım Vakfı’ndaki dostlara bir hayli aşina olup Ramazan ayı boyunca özel bir televizyon kanalında kendileriyle paslaşmış biri olarak gıyabımda kıyılan bu nikaha, şahsıma kesilen bu sürpriz bilete hiç şaşırmadım…

Kutlu bir görevle çıktık yola…

Türkiyeli Müslümanların kurban bağışlarını yerinde denetleyecek, Tacikistan halkına yardımların hakkıyla ulaşması konusunda “Yardım Koordinatörü” sıfatıyla elimizden geleni yapacaktık… O güne kadar dünya haritasına epeyce meraklı olan benim için Tacikistan, Çin ve Afganistan sınırında küçük, belirsiz bir Orta Asya ülkesi olmaktan öteye gidememişti… Başkenti olan Duşanbe ismi, zihnimin bir köşesinde belli belirsiz bir hayalet olarak gizlenmişti… Beklenen gün geldi, valizler hazırlandı, İHH’dan sevgili dostum Murat Yılmaz’ın hazırlattığı küçük çanta ve gerekli emanetler alındı ve akşam 20:30 uçağına yetişmek üzere iki saat öncesinden havalimanının yolu tutuldu…

Dağların, çöllerin, geniş ovaların ay ışığında seyredildiği, bol sohbetli, uçak namazı kılmalı, şen şakrak geçen yaklaşık beş saatten sonra, işte nihayet Duşanbe Havaalanı’na inmiştik. Ülkenin tek havaalanı olarak bildiğim bu alana, “Havaalanı” dediysem, yanlış anlamayın, Anadolu’daki küçük bir havaalanı kadar bir mahalli kastediyorum. Gözünüzde devasa, modern bir yer canlanmasın zinhar…

Deja vü…

Gece yarısı Türkiye saatine göre 01:00 sularında orada olduğumuzu düşünürken üç saatlik saat farkını unuttuğumuzu hayretle hatırladık (daha doğrusu sevgili Senai hatırladı, o bu konularda benden daha hassastır) ki buraya kadar hiçbir sorun yoktu. Hatta her şey bir gizeme gebe gözüküyordu. Fakat ne zamanki havaalanındaki binadan içeri girdik ve pasaport kuyruğuna (kuyruk dediysem toplam 5-6 kişi) dahil olduk, tam da bu noktada hayal kırıklığı ve hantal bürokrasinin soğuk duvarına toslama seansları başladı… Komünist Sovyetlerden kalma gri üniforma ve gri kalpaklarıyla memurların o bildik, o lakayd çehreleriyle kayıtsızca bakışılan uzun dakikalar, benim gibi bürokrasi alerjisi olan biri için doğrusu korkunçtu. Bir pasaporta, bir yüzünüze, tam 11 defa (saydım) alengirli bir nazarla bakıldığını düşünün. Beş-altı kişilik kuyruğun bir saat sürdüğünü hayal edin… Üstelik son derece eski bantlarda valizlerinizi uzun bir süre görememeyi, üstelik yerli halktan olanların buna hiç aldırmamalarını, valizler nihayet gelmeye başladığında yangın sirenine benzeyen ikinci dünya savaşından kalma acı bir sesin yankılandığını gözünüzde canlandırın… Gerçi, Türkiye’nin yetmişli ve seksenli yıllarını iliklerine kadar yaşamış, akşam alacasında polis tarafından sorgusuz sualsiz aranmasına itiraz ettiği, arama izin belgesi sorduğu için tartaklanmış, mühür-imza-pul-fotoğraf kuyruklarında mekik dokumuş bir sosyolog eskisi olarak bu tür manzaralara aşinaydım, lakin 1950’li yılların ruhuyla yeniden karşılaşmak soğuk duş etkisi yapmıştı doğrusu… “Aman Allah’ım ben bunu daha önce görmüştüm, deja vü…” gibi bir şey…

Sizi bir bekleyenin olması ne güzeldir…

tacikistan-2 (2).jpg

Neyse ki bu soğuk duş, çıkışta bizi bekleyen vakur edalı ama sımsıcak bakan mütevazı insanların kucaklamalarında bir buhar banyosuna dönüştü… Sizi bir bekleyenin olması ne güzeldir, meçhule açılan bir kapıdan geçiyorsunuz ve size tüm benliğiyle kucağını açan aşina ruhların ellerine kendinizi bırakmanın halavetini tadıyorsunuz. Yuvaya dönmek gibi bir his… Başlarındaki haşmetli kalpaklarıyla, yüzlerindeki vakur sakallarıyla yiğit edalı iki mümin: Muhammed Seyyid ve Seyyid Ömer… Ayrıca, bütün bir hafta boyunca bize tercümanlık ve kılavuzluk eden zeki, samimi, mütevazı genç (ki hala bir öğrenci) Muhammed Şerif… Valizimi ben çekiştiriyorum, onlar çekiştiriyor taşımak için, sonunda teslim oluyorum. Gecenin içinden geçen yolcular gibi iki arabayla sokak lambalarının solgun ışıklarını takip ederek, Rus tipi geniş caddelerden soğuğu eme eme, bir lojmanı andıran eski ve donuk apartmanlar arasından geçerek bir dairenin demirden kapısında duruyoruz… Dairenin içi hiç umulmadık bir biçimde modern, bakımlı, özenli ve sıcak… (Duşanbe’de misafir olduğumuz apartman dairelerinin hemen hepsinde aynı vaziyeti gözlemledik, binaların dışı ve girişleri dökük, kirli ve eski, evlerin içleri bakımlı ve yeni...) Kalın ve şık duvar kağıtları ve özellikle avizelere olan düşkünlük gözlerden kaçmıyor. Daha sonradan bu düşkünlüğün 70 yıl Rus işgalinde kalmanın sosyal zevke ve mekan dizaynına bir katkısı sonucu oluştuğunu öğreniyoruz. İstanbul’un Laleli’sinden avize taşıyan Ruslar’ın görüntüleri zihnimizde daha bir yerine oturuyor böylece. Totaliter/baskıcı rejimlerde insanların hem kendi iç dünyalarına hem de evlerinin içlerine çekildikleri, fikri zihnimde arz-ı endam ediyor; üretken, katılımcı, girişken olmak yerine iç mekanlarda pasif bir eğlence biçimine mahkum edilmenin bir yaşam tarzına dönüştürülmesi, insanın fakirlikte eşitlenerek tüm dinamizminin mekanik homurtular ve pasif eğlence girdabına kilitlenmesi daha da netleşiyor…

Uykuya varıyoruz bir Duşanbe sabahında, belki bir düş bizi yakalar da hayra yorarız diye…

Abdestler tazeleniyor, Muhammed Seyyid’in güzel sesiyle uzun okunan surelerle sabah namazı cemaatle eda ediliyor, ardından Seyyid Ömer’in yaşça bizden büyük olmasına rağmen (yaklaşık 50’lerinde) seri hareketlerle sofrayı kurup çayın buharını sofrada tüttürmesinin ardından lezzetli bir sohbet eşliğinde sofradakilerden tadılıyor ki sormayın… Evde uydu bağlantısının olması dikkatimizi çekiyor, biraz El-Cezire izlemeyi ihmal etmiyoruz. Biraz Arapça, biraz Farsça, biraz Türkçe, biraz İngilizce ama en önemlisi “yürekçe”… Uykuya varıyoruz bir Duşanbe sabahında, belki bir düş bizi yakalar da hayra yorarız diye…

Günlerden 28 Aralık Perşembe… Öğleye doğru uyanıyoruz, odamın havasının kurumuş olduğunu hissediyorum. Sonra elektrikli ısıtıcı ile ısıtılmasının tesiriyle olduğunu anlıyorum… Doğalgazlı merkezi sistem kalorifer petekleri günde birer ikişer saat ısıtıldığı için, genel olarak her evde elektrikli ısıtıcılar kullanılıyor. Evler genel olarak soğuk ama sanki bu durum normalleşmiş gibi. Hemen kendimizi sokaklara atıyoruz, hava açık fakat soğuk. Mihmandarımız (Tacikistan’da Farsça’nın bir türevi konuşulduğu için bize yabancı olmayan bu kelime “kılavuz” yerine de kullanılıyor, eh biz de mihman oluyoruz tabii…) Muhammed Şerif, ben ve Senai ellerimizde fotoğraf makineleri, küçük el kameraları, kameralı cep telefonları ile kareler dondurup, görüntüler kotarmaya çalışıyoruz…

“Mihman” olup, “Mihmandar” a sahip olmak…

Bir şehrin kıvrımlarında dolaşmanın heyecanı ile her şeye ilk defa görmüşçesine bir hayret duygusuyla eğilişimiz, acemi edalarımız, simamızdan halimize kadar bizi ayırt eden detaylar buralarda bir “mihman” oluşumuzu hemencecik ele veriyor. Fakat o da ne, burada insanlar fotoğraf makinesinden korkuyor, yüzlerini saklıyor. Kameraya soğuk spot ışıkları altında tarassut edilen bir mahkumun ürkek tavırlarıyla kaçamak bakışlar fırlatmaları dikkate şayan…

Derinlerde bir yerde saklanmış korkunun boğuk boğuk haykırışlarını o gözlerden okumak mümkün. Çocuklar bile çocukça samimi olamıyorlar bu şehirde sanki… Yine de objektiflere en çok onlar gülümsüyor… Şehrin en görkemli caddesi üzerindeki meydana kadar geliyoruz. Meydanın etrafını yine gri kalpaklar kuşatmış durumda. Meydanın orta yerinde Tacikistan’ın sembolik kurucusu sayılan İsmail Samani’nin devasa ve görkemli heykeli, başındaki tacıyla geleni geçeni selamlıyor… Gri kalpaklardan biri yavaşça yanımıza sokulup, istersek heykelin gerisinde, meydanın arka kısmında çekim yapabileceğimizi, bir simsarın kaş göz hareketleriyle söyleyişini, mihmandarımız, votka parası koparma çabası olarak bize tefsir ediyor… Resmi rakamlara göre %97’si Müslüman olan bir ülkede Ruslaşmış Müslüman Tacikleri görmek, komünizmin ağır kokusunu hissetmek içimde bir yerlere dokunuyor.

Kurtarılmış bölgeye erişmenin huzuru

Binalar, sokaklar, insan yüzleri, giyim kuşam… Duşanbe’nin bir Müslüman başkenti olduğu hissini uyandırmıyor… Ezan sesi duyulmuyor hiçbir yerde… Hoparlör ile okumak yasak. Camilere sağda solda rastlanmıyor, ufak tefek mahalle mescitleri hariç, 4-5 büyük cami ya var ya yok. Kadınların pek çoğu tesettüre riayet etmiyor, edenler ise Tacik geleneklerine göre bir giyinme üslubu içindeler. Tesettür, Duşanbe’nin merkezinde geleneğin sınırlarını aşamıyor… Daha da ilginci Kurban Bayramı’yla yılbaşının aynı güne denk geldiği bu zaman diliminde, Kurban’a dair hiçbir alamete rastlamayıp, etrafta bol bol ışıklı çam ağacı, bol bol domuz resimleri görmek, hem dostum Senai’yi hem beni ziyadesiyle müteessir ediyor… Neyse ki meydana yakın yerde Buhara ve Semerkand mimari üslubunda inşa edilmiş Medrese’nin (içinde İslami ilimlerin okutulduğu bir üniversite) ve büyük caminin avlusundan içeri adım atıyoruz da, kurtarılmış bölgeye erişmenin huzuruyla doluyoruz.

tacikistan-2.jpg

Orada Avrupa Milli Görüş kanalıyla kurban yardımı ulaştırmak için ta Almanya’lardan kopup gelen mahcup ve samimi bakışlarla Murat Torlak ile karşılaşıp kaynaşıyoruz ve o da kafileye katılıyor, kaldığımız eve taşınıyor… Meğer o da kılavuzumuz Muhammed Şerif’e ulaşmaya çalışmış, fakat ulaşamamış… Allah’ın işine bak bir camiin avlusunda buluyor onu, yanında biz de bonus oluyoruz elbet…

“En iyi aşçı, açlıktır”

Murat’la karşılaşmadan önce meydana yakın mesafedeki çayhanede mola verdiğimizi söylemeyi unutmamalıyım. Tacikistan’da “çayhana” dedikleri yerlerde kendilerine has boyalı çaydanlıklarda özel demlenen çaylar sofraların vazgeçilmezi, her öğünde demirbaş neredeyse… Çin’den aldıklarını zannettiğim bu çay usulünü iyice benimsemişler. Çin işi kaselerde (çorba için olanlarına kase, çay için olanlarına da piyale diyorlar Tacikler) ikram edilen çayları, neden az az koyduklarını merak edip sorduğumda; “Daha çok hizmet etmenin şerefine nail olmak için” cevabını alıyorum. Çay’a “çoy”, çorba’ya da “şurba” demeleri pek bir hoşumuza gidiyor, gülüşüyoruz… Önümüze konulan “şurba”nın bizim bildiğimiz düpedüz haşlama olduğunu görüp şaşırıyoruz. İri iri patatesler, iri kemikli bir dana eti külçesi, diri maydanoz parçaları suyun içinde yüzüyorlar. Lakin bilirsiniz; “En iyi aşçı, açlıktır.” demiş bir atasözü…

Tacikistan sokaklarında dört yitik gölge…

Ana cadde üzerinde ismi “Kaynak” ve sahipleri de Türkiyeli Müslümanlar olan bir kırtasiyeden Tacikistan’la ilgili belge, broşür ve haritalar alıp, vitrinleri son derece basit, hantal ve gösterişsiz dizayn edilmiş dükkanlara baka baka, Türkiye’deki 80 ihtilalinin hemen sonrasını andıran sosyal ve ekonomik havayı koklaya koklaya, yoldan gelen geçeni süze süze, aralarında yürüyen sarı kafalı Ruslara denk gele gele ama illa Komünizm’in soğuk soluğunu her yerde duya duya evin yolunu tutuyoruz.

Kış gününün yalancı, boz ve kel güneşinin Orta Asya’nın bu ruhu üşümüş şehrine belli belirsiz gülümsemesini, akşamın abus çehreli karanlık bakışlarına bırakıyor… Dört yitik gölge gibi sokaklardan süzülerek evimizin bulunduğu caddenin başındaki Marketimsi’den alış-veriş yapıyoruz: Yumurta, süt, ekmek, su, sayılı miktarda meyve… 115 somoni… Meyve çok pahalı… Market küçük bir ardiye gibi, dışardan bakıldığında bir vitrini bile yok, küçük, dar, ürkek… Dükkandaki mallar sanki kapitalist dünyanın serbest dolaşımına yeni yeni çıkmaya başladıklarını çekinerek itiraf eder gibiler. İnsanlar her an kuyruğa girme komutu gelecekmişçesine tedirgin… Eli ürüne uzanıyor ama uzanmıyor gibi… Tutkulu bir alışveriş nobranlığını, tepeleme doldurulan bir alışveriş arabasını göremiyorsunuz… Müşteriler, paçaları çemrenmiş de çaydan geçiyor gibiler… Dışarıda küçük teneke kutulara koydukları tüten bir otu küçük miktar bahşişlere koklatan üstü başı pejmurde, elleri kızıl elmaya dönmüş, yırtık ayakkabılı Tacik çocukları…

Bir tanesini sevindirmek için dumandan bol bol içime çekiyorum, bizdeki üzerlik otunu andırıyor… İlginçtir burnum, genzim açılıyor, gün boyu muzdarip olduğum grip şıp diye kesiliyor, rahatlıyorum… Bu ilginç başlangıçtan sonra günler birbirini kovalıyor…

Diğer Tacikistan Seyehatnamesi
Tacikistan: ulu dağlar, hüzünlü yüzler, engin gönüller diyarı
Tacikistan Foto Galerisi
 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu