Haritadaki denizde yüzebilir, derinlere
dalabilir misiniz? Ya da birer çizgiden öteye geçemeyen ulu dağlarda hür ve
azad yürüyebilir, bir tepeden diğerine zıplayabilir misiniz? İşte bu seyyah
ruhlu fakirin dünyasında, dünya yüzünde seyahat etmek, bu sorulara “Evet”
diyebilmek anlamına geliyor…
Bu “evet”lere en son, dünyanın dibi
Avustralya’yı ve Malezya’yı eklemiştik ki; soğuk bir Aralık gününde kadim yol
arkadaşım, ruh yoldaşım Senai Demirci’nin sıcak sesi cep telefonumda
yankılandı: “27 Aralık’ta İHH aracılığıyla Tacikistan’a uçuyoruz…”
Doğrusu İHH İnsani
Yardım Vakfı’ndaki dostlara bir hayli aşina olup Ramazan ayı boyunca özel bir
televizyon kanalında kendileriyle paslaşmış biri olarak gıyabımda kıyılan bu
nikaha, şahsıma kesilen bu sürpriz bilete hiç şaşırmadım…
Kutlu bir görevle
çıktık yola…
Türkiyeli Müslümanların kurban bağışlarını
yerinde denetleyecek, Tacikistan halkına yardımların hakkıyla ulaşması
konusunda “Yardım Koordinatörü” sıfatıyla elimizden geleni yapacaktık… O güne
kadar dünya haritasına epeyce meraklı olan benim için Tacikistan, Çin ve
Afganistan sınırında küçük, belirsiz bir Orta Asya ülkesi olmaktan öteye
gidememişti… Başkenti olan Duşanbe ismi, zihnimin bir köşesinde belli belirsiz
bir hayalet olarak gizlenmişti… Beklenen gün geldi, valizler hazırlandı, İHH’dan
sevgili dostum Murat Yılmaz’ın hazırlattığı küçük çanta ve gerekli emanetler
alındı ve akşam 20:30 uçağına yetişmek üzere iki saat öncesinden havalimanının
yolu tutuldu…
Dağların, çöllerin, geniş ovaların ay
ışığında seyredildiği, bol sohbetli, uçak namazı kılmalı, şen şakrak geçen
yaklaşık beş saatten sonra, işte nihayet Duşanbe Havaalanı’na inmiştik. Ülkenin
tek havaalanı olarak bildiğim bu alana, “Havaalanı” dediysem, yanlış anlamayın,
Anadolu’daki küçük bir havaalanı kadar bir mahalli kastediyorum. Gözünüzde
devasa, modern bir yer canlanmasın zinhar…
Deja vü…
Gece yarısı Türkiye saatine göre 01:00
sularında orada olduğumuzu düşünürken üç saatlik saat farkını unuttuğumuzu
hayretle hatırladık (daha doğrusu sevgili Senai hatırladı, o bu konularda
benden daha hassastır) ki buraya kadar hiçbir sorun yoktu. Hatta her şey bir
gizeme gebe gözüküyordu. Fakat ne zamanki havaalanındaki binadan içeri girdik
ve pasaport kuyruğuna (kuyruk dediysem toplam 5-6 kişi) dahil olduk, tam da bu
noktada hayal kırıklığı ve hantal bürokrasinin soğuk duvarına toslama seansları
başladı… Komünist Sovyetlerden kalma gri üniforma ve gri kalpaklarıyla
memurların o bildik, o lakayd çehreleriyle kayıtsızca bakışılan uzun dakikalar,
benim gibi bürokrasi alerjisi olan biri için doğrusu korkunçtu. Bir pasaporta,
bir yüzünüze, tam 11 defa (saydım) alengirli bir nazarla bakıldığını düşünün. Beş-altı
kişilik kuyruğun bir saat sürdüğünü hayal edin… Üstelik son derece eski
bantlarda valizlerinizi uzun bir süre görememeyi, üstelik yerli halktan
olanların buna hiç aldırmamalarını, valizler nihayet gelmeye başladığında
yangın sirenine benzeyen ikinci dünya savaşından kalma acı bir sesin yankılandığını
gözünüzde canlandırın… Gerçi, Türkiye’nin yetmişli ve seksenli yıllarını
iliklerine kadar yaşamış, akşam alacasında polis tarafından sorgusuz sualsiz
aranmasına itiraz ettiği, arama izin belgesi sorduğu için tartaklanmış,
mühür-imza-pul-fotoğraf kuyruklarında mekik dokumuş bir sosyolog eskisi olarak
bu tür manzaralara aşinaydım, lakin 1950’li yılların ruhuyla yeniden
karşılaşmak soğuk duş etkisi yapmıştı doğrusu… “Aman Allah’ım ben bunu daha
önce görmüştüm, deja vü…” gibi bir şey…
Sizi bir bekleyenin
olması ne güzeldir…
Neyse ki bu soğuk duş, çıkışta bizi
bekleyen vakur edalı ama sımsıcak bakan mütevazı insanların kucaklamalarında
bir buhar banyosuna dönüştü… Sizi bir bekleyenin olması ne güzeldir, meçhule
açılan bir kapıdan geçiyorsunuz ve size tüm benliğiyle kucağını açan aşina
ruhların ellerine kendinizi bırakmanın halavetini tadıyorsunuz. Yuvaya dönmek
gibi bir his… Başlarındaki haşmetli kalpaklarıyla, yüzlerindeki vakur
sakallarıyla yiğit edalı iki mümin: Muhammed Seyyid ve Seyyid Ömer… Ayrıca,
bütün bir hafta boyunca bize tercümanlık ve kılavuzluk eden zeki, samimi, mütevazı
genç (ki hala bir öğrenci) Muhammed Şerif… Valizimi ben çekiştiriyorum, onlar
çekiştiriyor taşımak için, sonunda teslim oluyorum. Gecenin içinden geçen
yolcular gibi iki arabayla sokak lambalarının solgun ışıklarını takip ederek,
Rus tipi geniş caddelerden soğuğu eme eme, bir lojmanı andıran eski ve donuk
apartmanlar arasından geçerek bir dairenin demirden kapısında duruyoruz… Dairenin
içi hiç umulmadık bir biçimde modern, bakımlı, özenli ve sıcak… (Duşanbe’de
misafir olduğumuz apartman dairelerinin hemen hepsinde aynı vaziyeti
gözlemledik, binaların dışı ve girişleri dökük, kirli ve eski, evlerin içleri
bakımlı ve yeni...) Kalın ve şık duvar kağıtları ve özellikle avizelere olan
düşkünlük gözlerden kaçmıyor. Daha sonradan bu düşkünlüğün 70 yıl Rus işgalinde
kalmanın sosyal zevke ve mekan dizaynına bir katkısı sonucu oluştuğunu
öğreniyoruz. İstanbul’un Laleli’sinden avize taşıyan Ruslar’ın görüntüleri
zihnimizde daha bir yerine oturuyor böylece. Totaliter/baskıcı rejimlerde
insanların hem kendi iç dünyalarına hem de evlerinin içlerine çekildikleri, fikri
zihnimde arz-ı endam ediyor; üretken, katılımcı, girişken olmak yerine iç
mekanlarda pasif bir eğlence biçimine mahkum edilmenin bir yaşam tarzına
dönüştürülmesi, insanın fakirlikte eşitlenerek tüm dinamizminin mekanik
homurtular ve pasif eğlence girdabına kilitlenmesi daha da netleşiyor…
Uykuya varıyoruz bir
Duşanbe sabahında, belki bir düş bizi yakalar da hayra yorarız diye…
Abdestler tazeleniyor, Muhammed Seyyid’in
güzel sesiyle uzun okunan surelerle sabah namazı cemaatle eda ediliyor,
ardından Seyyid Ömer’in yaşça bizden büyük olmasına rağmen (yaklaşık 50’lerinde)
seri hareketlerle sofrayı kurup çayın buharını sofrada tüttürmesinin ardından
lezzetli bir sohbet eşliğinde sofradakilerden tadılıyor ki sormayın… Evde uydu
bağlantısının olması dikkatimizi çekiyor, biraz El-Cezire izlemeyi ihmal
etmiyoruz. Biraz Arapça, biraz Farsça, biraz Türkçe, biraz İngilizce ama en
önemlisi “yürekçe”… Uykuya varıyoruz bir Duşanbe sabahında, belki bir düş bizi
yakalar da hayra yorarız diye…
Günlerden 28 Aralık Perşembe… Öğleye doğru
uyanıyoruz, odamın havasının kurumuş olduğunu hissediyorum. Sonra elektrikli
ısıtıcı ile ısıtılmasının tesiriyle olduğunu anlıyorum… Doğalgazlı merkezi
sistem kalorifer petekleri günde birer ikişer saat ısıtıldığı için, genel
olarak her evde elektrikli ısıtıcılar kullanılıyor. Evler genel olarak soğuk
ama sanki bu durum normalleşmiş gibi. Hemen kendimizi sokaklara atıyoruz, hava
açık fakat soğuk. Mihmandarımız (Tacikistan’da Farsça’nın bir türevi
konuşulduğu için bize yabancı olmayan bu kelime “kılavuz” yerine de kullanılıyor,
eh biz de mihman oluyoruz tabii…) Muhammed Şerif, ben ve Senai ellerimizde
fotoğraf makineleri, küçük el kameraları, kameralı cep telefonları ile kareler
dondurup, görüntüler kotarmaya çalışıyoruz…
“Mihman” olup,
“Mihmandar” a sahip olmak…
Bir şehrin kıvrımlarında dolaşmanın
heyecanı ile her şeye ilk defa görmüşçesine bir hayret duygusuyla eğilişimiz,
acemi edalarımız, simamızdan halimize kadar bizi ayırt eden detaylar buralarda
bir “mihman” oluşumuzu hemencecik ele veriyor. Fakat o da ne, burada insanlar fotoğraf
makinesinden korkuyor, yüzlerini saklıyor. Kameraya soğuk spot ışıkları altında
tarassut edilen bir mahkumun ürkek tavırlarıyla kaçamak bakışlar fırlatmaları
dikkate şayan…
Derinlerde
bir yerde saklanmış korkunun boğuk boğuk haykırışlarını o gözlerden okumak
mümkün. Çocuklar bile çocukça samimi olamıyorlar bu şehirde sanki… Yine de
objektiflere en çok onlar gülümsüyor… Şehrin en görkemli caddesi üzerindeki
meydana kadar geliyoruz. Meydanın etrafını yine gri kalpaklar kuşatmış durumda.
Meydanın orta yerinde Tacikistan’ın sembolik kurucusu sayılan İsmail Samani’nin
devasa ve görkemli heykeli, başındaki tacıyla geleni geçeni selamlıyor… Gri
kalpaklardan biri yavaşça yanımıza sokulup, istersek heykelin gerisinde,
meydanın arka kısmında çekim yapabileceğimizi, bir simsarın kaş göz
hareketleriyle söyleyişini, mihmandarımız, votka parası koparma çabası olarak
bize tefsir ediyor… Resmi rakamlara göre %97’si Müslüman olan bir ülkede
Ruslaşmış Müslüman Tacikleri görmek, komünizmin ağır kokusunu hissetmek içimde
bir yerlere dokunuyor.
Kurtarılmış bölgeye
erişmenin huzuru
Binalar, sokaklar, insan yüzleri, giyim
kuşam… Duşanbe’nin bir Müslüman başkenti olduğu hissini uyandırmıyor… Ezan sesi
duyulmuyor hiçbir yerde… Hoparlör ile okumak yasak. Camilere sağda solda
rastlanmıyor, ufak tefek mahalle mescitleri hariç, 4-5 büyük cami ya var ya
yok. Kadınların pek çoğu tesettüre riayet etmiyor, edenler ise Tacik
geleneklerine göre bir giyinme üslubu içindeler. Tesettür, Duşanbe’nin
merkezinde geleneğin sınırlarını aşamıyor… Daha da ilginci Kurban Bayramı’yla
yılbaşının aynı güne denk geldiği bu zaman diliminde, Kurban’a dair hiçbir
alamete rastlamayıp, etrafta bol bol ışıklı çam ağacı, bol bol domuz resimleri
görmek, hem dostum Senai’yi hem beni ziyadesiyle müteessir ediyor… Neyse ki
meydana yakın yerde Buhara ve Semerkand mimari üslubunda inşa edilmiş Medrese’nin
(içinde İslami ilimlerin okutulduğu bir üniversite) ve büyük caminin avlusundan
içeri adım atıyoruz da, kurtarılmış bölgeye erişmenin huzuruyla doluyoruz.
Orada Avrupa Milli Görüş kanalıyla kurban
yardımı ulaştırmak için ta Almanya’lardan kopup gelen mahcup ve samimi
bakışlarla Murat Torlak ile karşılaşıp kaynaşıyoruz ve o da kafileye katılıyor,
kaldığımız eve taşınıyor… Meğer o da kılavuzumuz Muhammed Şerif’e ulaşmaya
çalışmış, fakat ulaşamamış… Allah’ın işine bak bir camiin avlusunda buluyor
onu, yanında biz de bonus oluyoruz elbet…
“En iyi aşçı,
açlıktır”
Murat’la karşılaşmadan önce meydana yakın
mesafedeki çayhanede mola verdiğimizi söylemeyi unutmamalıyım. Tacikistan’da “çayhana”
dedikleri yerlerde kendilerine has boyalı çaydanlıklarda özel demlenen çaylar
sofraların vazgeçilmezi, her öğünde demirbaş neredeyse… Çin’den aldıklarını
zannettiğim bu çay usulünü iyice benimsemişler. Çin işi kaselerde (çorba için
olanlarına kase, çay için olanlarına da piyale diyorlar Tacikler) ikram edilen
çayları, neden az az koyduklarını merak edip sorduğumda; “Daha çok hizmet etmenin
şerefine nail olmak için” cevabını alıyorum. Çay’a “çoy”, çorba’ya da “şurba”
demeleri pek bir hoşumuza gidiyor, gülüşüyoruz… Önümüze konulan “şurba”nın
bizim bildiğimiz düpedüz haşlama olduğunu görüp şaşırıyoruz. İri iri
patatesler, iri kemikli bir dana eti külçesi, diri maydanoz parçaları suyun
içinde yüzüyorlar. Lakin bilirsiniz; “En iyi aşçı, açlıktır.” demiş bir atasözü…
Tacikistan
sokaklarında dört yitik gölge…
Ana cadde üzerinde ismi “Kaynak” ve
sahipleri de Türkiyeli Müslümanlar olan bir kırtasiyeden Tacikistan’la ilgili
belge, broşür ve haritalar alıp, vitrinleri son derece basit, hantal ve
gösterişsiz dizayn edilmiş dükkanlara baka baka, Türkiye’deki 80 ihtilalinin
hemen sonrasını andıran sosyal ve ekonomik havayı koklaya koklaya, yoldan gelen
geçeni süze süze, aralarında yürüyen sarı kafalı Ruslara denk gele gele ama
illa Komünizm’in soğuk soluğunu her yerde duya duya evin yolunu tutuyoruz.
Kış gününün yalancı, boz ve kel güneşinin
Orta Asya’nın bu ruhu üşümüş şehrine belli belirsiz gülümsemesini, akşamın abus çehreli karanlık bakışlarına
bırakıyor… Dört yitik gölge gibi sokaklardan süzülerek evimizin bulunduğu
caddenin başındaki Marketimsi’den alış-veriş yapıyoruz: Yumurta, süt, ekmek,
su, sayılı miktarda meyve… 115 somoni… Meyve çok pahalı… Market küçük bir
ardiye gibi, dışardan bakıldığında bir vitrini bile yok, küçük, dar, ürkek…
Dükkandaki mallar sanki kapitalist dünyanın serbest dolaşımına yeni yeni
çıkmaya başladıklarını çekinerek itiraf eder gibiler. İnsanlar her an kuyruğa
girme komutu gelecekmişçesine tedirgin… Eli ürüne uzanıyor ama uzanmıyor gibi…
Tutkulu bir alışveriş nobranlığını, tepeleme doldurulan bir alışveriş arabasını
göremiyorsunuz… Müşteriler, paçaları çemrenmiş de çaydan geçiyor gibiler… Dışarıda
küçük teneke kutulara koydukları tüten bir otu küçük miktar bahşişlere koklatan
üstü başı pejmurde, elleri kızıl elmaya dönmüş, yırtık ayakkabılı Tacik
çocukları…
Bir tanesini sevindirmek için dumandan bol
bol içime çekiyorum, bizdeki üzerlik otunu andırıyor… İlginçtir burnum, genzim
açılıyor, gün boyu muzdarip olduğum grip şıp diye kesiliyor, rahatlıyorum… Bu
ilginç başlangıçtan sonra günler birbirini kovalıyor…
Diğer Tacikistan Seyehatnamesi
Tacikistan: ulu dağlar, hüzünlü yüzler, engin gönüller diyarı
Tacikistan Foto Galerisi
|