 Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.
Fedakârlık ve rızanın mükâfatı kurbanlarınızla yüzlerine tebessüm kondurduğumuz yetim ve muhtaç kardeşlerimiz adına teşekkür ederiz. |
|
|
Sınırları bu kez Nepal'de çiğnedik! |
|
|
|
|
Yazar Yusuf Armağan
|
 Seyahat öncesi İstanbul’da son durumBugün 17 Aralık 2007 Pazartesi. İsmail Bozkurt bırakacak bizi havaalanına. Tarık Tufan’la Ümraniye’den bindik arabaya. Ersin Şahin’i de Merter’den alacağız. Havadaki güneş İstanbul’u ısıtmaya yetmiyor. Boğaz köprüsünü bir çırpıda geçiyoruz. Sol yanımızda Marmara’ya usulca uzanmış tarihi yarımada, karşısında O’nu bıkmadan usanmadan seyreden Üsküdar, sağ yanımızda boğaza serpilen tarih. Her birinin selamını gideceğimiz yerlere götürmek üzere alıyoruz. Süleymaniye’nin selamı daha bir başka duruyor. Bayram namazını başka bir diyarda kılacağız bu sefer. Nerede olursak olalım Süleymaniye aklımızdan çıkmayacak. Ersin’i aldıktan sonra, biraz gıda ve bazı küçük ihtiyaçlarımıza yönelik olarak alışveriş yapmamız gerekiyor. Ersin’in kamera ve fotoğraf makinesi için aparat alması gerektiğinden, havaalanı yolu üzerindeki bir elektronik mağazasında daha durmak zorundayız. Havaalanı girişinde İsmail’le vedalaşırken, İsmail, Bosna usulünde “Allah’a emanet!” dediğinde, sanki Boşnakların da duasını yedeklenmiş oluyoruz. Bagajlarımızı teslim ettik. Ebubekir Kurban’ı sigara mekânında görüp hasbihal ediyoruz. Moro’ya gidiyor Ebubekir Ağabey. Namazımızı kılıyoruz önce, Ebubekir Ağabey’le kucaklaşıyoruz.
Bugünlerde hacıların mübarek yolculukları dolayısıyla kalabalıkmış havaalanı. Pasaport kontrol kuyruğu uzun. Polisler uzun uzadıya inceliyorlar herkesi. Polis kabinlerinin neredeyse yarısında polis yok. Yapacak bir şey yok, bekleyeceğiz. Vakit daralıyor iyice. Biz hâlâ sıradayız. Uçağın kalkış saati gittikçe yaklaşıyor. Önümde bekleyenlerden uçağı saat itibarıyla bizden sonra olanlardan rica edip ön tarafa geçiyorum. Uçağının kalkmasına henüz 3-4 saat olan yaşlı Karadenizli amcalardan itiraz gelince onları kırmayarak onların arkasında bekliyorum. Sıra bana geldiğinde adımızı duyuyoruz yapılan anonslarda. Tarık da geldi. Ersin’i bekliyoruz. Ersin’in sırasında problem var. Biz kapıya gidiyoruz koşar adım. Güvenlikten geçiyoruz. Kapıdaki görevli Ersin’i anons ediyor sürekli. Kapı kapandı kapanacak. Son anda nefes nefese görünüyor Ersin ve uçağa binen son adam oluyor.
İstanbul sonrası Doha İstanbul’dan Doha aktarmalı olarak uçacağız Katmandu’ya. Yolcuların profil yelpazesi hayli geniş. Kimi Güney Kore yolcusu, kimi Kenya… Yönü Nepal’e doğru olan var mıdır bilemiyoruz. Gece yarısına yakın iniyoruz havaalanına. Şehre çıkmak için güvenlik kontrolünden geçiyoruz. Kameralarımıza el koyuyor güvenlik görevlileri. Şehirde izinsiz görüntü alınması yasakmış. Oysaki şehrin her bir yanından dilediğiniz boyutta bir kamerayı alarak çekim yapma şansınız var. İHH’nın görevlendirme belgesini ibraz ediyoruz ve derdimizi anlatıyoruz. Ama anlayan yok. En son gerekçeleri ise hayli ilginç; “Bu metin Arapça değil!” Havayolu firmasının aktarma için belli bir saat süresinden fazla beklemek durumunda kalan yolcuları için tahsis ettiği otele doğru yola çıkıyoruz. Şoförümüz Nijeryalı. Bir önceki yıldan Nijerya’daki kurban organizasyonumuzdan hafızamızda yer tutmuş güzel anıları kısmen de olsa paylaşıyoruz kendisiyle. Otelin lobisine tanıdık nağmeler düşüyor. Sesleri takip ederek arka taraftaki salona geçiyoruz. Salonda neredeyse kimse yok. Faslı sanatçılar Arap dünyasının tanıdık şarkılarını seslendiriyorlar. Ümmü Gülsüm, Feyruz, Sabah Fahri ile doluyoruz. Bizim için “ada sahillerinde bekliyorum”un Arap versiyonunu çalıyorlar. Teşekkür ederek ayrılıyoruz yanlarından. Lobide, Nepal’deki yol izleğimizi bir kez daha gözden geçiriyoruz. Tecrübelerimizi paylaşıyoruz ekip olarak birbirimizle. Tarık Tufan ve Ersin Şahin’le ekip oldukça sağlam.
18 Aralık 2007 Sabah Doha’da otel önünde bizi havaalanına sevk edecek araca binip bekliyoruz. Süre geçtikçe geçiyor, biz hâlâ bekliyoruz. Meğer henüz uyanamayan beyefendiler ve hanımefendiler varmış beklenilmesi gereken. Oldukça rahatlar. Yavaş yavaş, süzüle süzüle biniyorlar araca. Bekleyenlerin serzeniş cümlelerini duydukları da yok. Doha Havaalanı’nın girişi bir hayli kalabalık. Allah’tan kameramızı bıraktığımız aklımıza geliyor da kalabalıktan farklı bir yol izleyerek rahatça giriyoruz havaalanına. Kamerayı teslim ediyorlar bize. Biraz gezindikten sonra uçuş kapımızı buluyoruz. Yıllardan beri çocuk dergilerinde çocuklar için estetik kaygısı güden Ersin’in aklına yine çocuklar düşüyor. Uçağın son bineni olma pahasına da olsa Duty Free’den birkaç paket şekerle çıkageliyor Ersin. Ersin uçağa yine en son biniyor ve Katmandu’ya uçuşumuz başlıyor. Uçağın iç ekranlarından güzergâhımızı izliyoruz an be an. Yaklaştıkça heyecan artıyor. Başarılı bir inişten sonra Katmandu’dayız işte.
Ve Katmandu… Katmandu Havaalanı garip bir yer. Şehrin/ülkenin kendine has kokusuna alışmaya çalışıyorsunuz evvela. İstanbul’un hızından sonra, Doha’da yavaşlayan hayatın seyrinin burada iyiden iyiye irtifa kaybettiğini düşünüyorsunuz önce. Hiç kimsenin acelesi yok, pasaport kontrol görevlisi bir yandan birkaç gün evveline ait gazetesini karıştırırken aheste aheste basıyor pasaportunuza kaşesini. Vize için ödemeniz gereken 30 dolar için bozuk para arayan görevli kadının da hiç acelesi yok. Usulen doldurulmuş formlar dostlar alışverişte görsün babından bir o yana bir bu yana evirilip çevriliyor, sakız çıkartma kâğıtlarından üretilmiş vize kâğıdı pasaportumuza alelade yapıştırılıyor. Havaalanının dışı hayli kalabalık. Ellerinde taşıdıkları kartonlara bekledikleri konuklarının isimlerini yazmışlar. Adımızı arıyor gözlerimiz. Hemen en önde, en görülebilecek yerde duran ufak tefek, tanıdık sakalıyla esmer biri en güzel kâğıda en güzeliyle yazmış isimlerimizi. “Selamun Aleykum!” diyoruz. Parola tamam, şimdi işaret geliyor; “Aleykum Selam!” Biz yürüyoruz, onlar arkamızda kalıyorlar. Alışamadık henüz buranın durağanlığına besbelli. Küçük bir arabanın arkasında duruyoruz. 50 metrelik yürüyüşümüz boyunca neredeyse 20 kişiyiz. Elimizdeki valizleri taşımak isteyenler, bizi taksilerine davet edenler. Mihmandarımız hiçbirine kulak asmıyor. Arabanın üstü, bagajı, koltukların arka kısımları eşyalarımızla doluyor. Bekliyoruz… Haydi, buyurun diyor eliyle işaret ederek. Birbirimize bu arabanın neresine bineceğiz gibisinden bakıyoruz. En genişimiz ve en uzunumuz Ersin aracın sağ ön kapısına yöneliyor, öyle kalakalıyor. Direksiyon sağda! Ersin sol ön koltuğa geçiyor mecburen. Dizleri neredeyse cama dayanıyor, kafasını eğmese arabaya da sığamayacak. Otelimize geldiğimizde tabir yerindeyse dökülerek ve döküldüğümüz kadar da gülerek iniyoruz arabadan. Otelde ilk muhabbetlerimize başlıyoruz Nazrul Hasan’la. Nazrul Hasan Nepal İslam Organizasyonu’nun (İslami Sangh Nepal) Genel Sekreteri. Çarçabuk, telaşsız, pratik ve organizasyon kabiliyeti yüksek belli ki… Otel lobisine gözleri parlayarak biri giriyor. Afgan kıyafetini andırır giysileri var, uzunca sakallı, gülümsüyor. Kapının ağzında dolanıp duran ben; “Sen de Zülfikar Ali olmalısın!” dediğim de “Evet de nereden anladın?” diyor. Nereden anladıydım sahi? “Hissi kabl el-vuku” dedikleri bu olsa gerek.
Türk lokantasında tanışma yemeği Otel, Katmandu’nun en eski oteli; De l’Annapurna. Yöre insanınca ekinler tanrıçası olarak bilinen ve kutsallık izafe edilen bir dağmış Annapurna. Eşyalarımızı odalarımıza yerleştirip 1-2 saat kadar istirahat ettikten sonra bizim için rezervasyon yaptıkları Anatolia Restaurant’a gidiyoruz. Anatolia Restaurant’ın sahipleri Türk. Katmandu’daki Türk kolejinin müdürü tarafından işletiliyor. Kapısında kocaman “Halal Food” yazıyor. Nepalli garsonların Türkçe kelimeleri eşliğinde karşılanıyoruz. Masamız ayrılmış. Masada 10 kişiyiz. Bu bir nevi tanışma yemeği. “Türk yemeklerinden ne var?” diye soruyoruz. Adana, Urfa, kıymalı pide, çorba diye cevaplıyor garson. Masamızın diğer konukları için Nepal yemekleri söyleniyor. Onlar Türk yemeklerinden tadıyor, biz Nepal yemeklerinden. Çatal, kaşık ya da başka bir materyale ihtiyaç duymadan yiyorlar yemeklerini. Her bir parmaklarının ilk boğumuna kadar yemeğe batıyor elleri. Parmakların daha üst kısımlarına ya da avuçlarına herhangi bir şekilde yemek bulaşmıyor. Oldukça mahirler bu konuda. Damak tadımızı ilk test edişimizden sonra Momo adlı yemeklerinde karar kılıyoruz. Diğer yemekleri de sanki biraz fazlaca baharatlı olmasa yiyebileceğiz. Momo, bizim mantının Nepal versiyonu. Biraz irice bir hamurun içinde iki fındık büyüklüğünde kıyma topu. Suda haşlanmış belli… Sosları ilginç. Çilli dedikleri bizim yeşil süs biberinin birkaç misli acısı biberleri var. Biberler küçük küçük doğranmış suya benzer bir sıvının içinde duruyor. Doğrusu momonun üzerine çok yakışıyor. Yemek masamızda Hindu iken Müslüman olmuş bir kardeşimiz de var. İsmi İrfan. Matematik öğretmeniymiş. Hayli zorluk yaşamış bu süreçte. Yüzü sürekli gülüyor. Biz de onun yüzünü gördükçe gülümsemeden geçemiyoruz. Zülfikar Ali tam karşımda oturuyor. Zülfikar, Nepal İslam Organizasyonu’nun Genel Başkanı. Her bir yemeklerinden tatmamız için sürekli tabaklarımıza servis yapma niyetinde. Allah’tan damak tadımızın biraz farklı tatlara alışkın olduğunu anlatabiliyoruz da yüksek voltajlı ısrarının derecesini biraz aşağıya çekiyor.
Bizler de kendimizi tanıtıyoruz, İHH’yı anlatıyoruz, İstanbul’dan ve Türkiye’den bahsediyoruz. Nazrul Hasan biliyor İstanbul’u. Daha önce ESAM’ın davetlisi olarak gelmiş Türkiye’ye. Erbakan Hoca’yı anlatıyor bize. Ne çok konuştu öyle diyor gülerek. İslam Dünyası’nın birliğinden söz etmesinden çok etkilenmiş mesela. Biz, şu anda dünyanın 111 farklı bölgesinde arkadaşlarımız var dediğimizde “Elhamdülillah!” diyorlar en derinden. Kurban organizasyonumuz süresince bizim için hazırladıkları programı anlatıyorlar. Programımız hayli yoğun. Ertesi sabahtan itibaren yollarda olacağız. Yemeğin sonunda masamıza küçük taslar geliyor. İçinde limon dilimleri ve sıcak su var. Ellerimizi temizleyebilmemiz için ürettikleri bir formül. Hakikaten de tertemiz oluyor eller. Tertemiz elleri ile olanca samimiyetleriyle ellerimizi sıktıklarında elimizin kiri çıkıyor ortaya sanki. Bizler buraya vermeye geldik belki ama alacak çok şeyimiz var kardeşlerimizden.
Katmandu’da ilk sabahımız Katmandu’da saat sabahın 08:00’i, Türkiye’de ise 04:15… Günlerden Çarşamba, 2007 Aralık’ının 19’u. Henüz İstanbul uyuyorken, ayaklanıyor Nepal. Otel’in kahvaltı salonunda tanıdık birkaç malzeme, meyve ve içecekle yapıyoruz kahvaltımızı. Şef garson ısrarla bize omlet yaptırmak istediğini söylüyor. Haşlanmış yumurta istediğimizi söylüyoruz. İsteğimiz yerine geliyor. Türkiye’den geldiğimizi öğrenince Türkiye’nin çok güzel bir yer olduğunu bildiğini söylüyor. Kahvaltıdan sonra odamızı boşaltıyoruz. Eşyalarımızla lobideyiz. Hesabımızı kapatıyoruz. Nazrul Hasan kapıda görünüyor. İrfan ve Zülfikar Ali de var yanında. Bize bir yerel hat almışlar. Mero Mobile firmasına ait. Burada iki tip mobil hattı var. Faturalı hat devlet tarafından satılıyor. Nepal’de kullanımda olan diğer hat özel sektöre ait. Devlete ait hat daha yaygınmış ama satın almak için epey bir evrak ve prosedür gerekiyormuş. Telefonumuza takıyoruz. İHH’yı arayıp ulaştığımızı iyi olduğumuzu haber veriyoruz. Ama görünen o ki; buradan uluslararası telefon görüşmeleri hayli pahalı. Zaten Tarık’ın Turkcell hattına düşen mesajda da belirtiliyordu bu husus. Aramanın dakikası 4,5, mesajın adedi 1,5 YTL! Hatta var olan kontör neredeyse bitiyor.
İslami Sangh Nepal Bir araç kiralamışlar bugün için. Boyutlarımıza ve eşyalarımıza göre bu sefer araç; Mitsubishi Pajero… Evvela İslami Sangh Nepal’in idare binasına gidiyoruz. Girişinde yerel yemekler pişirilen bir lokanta var. Yağ ve baharat yoğun yemek kokusu, alışkın olmadığımızdan olsa gerek, biraz rahatsız edici. Dar bir koridordan geçip, eşyalarımızı bize gösterilen depoya bırakıyoruz. İdare binasına çıkıyoruz. Burası birkaç odalı bir mekân... Salonunda oturacak masa ve sandalyeler var. Duvarları kitaplarla dolu. Nepal dilinde, Urducada, Arapçada ve İngilizcede yayımlanmış eserler var. Nazrul Hasan’ın çocukları da orada. Bir kızı ve iki oğlu var Nazrul Hasan’ın. Türk kolejinde okuyormuş kızıyla bir oğlu. Oldukça terbiyeliler. Öğrendikleri İngilizceyi bizimle sınıyorlar. Ufaklık biraz da şımarıyor. Keyifli çocuklar vesselam. Meyve soyup ikram ediyorum çocuklara. Laf aramızda aramız çok iyi çocuklarla. Tarık Tufan bir yuvarlak masada söyleşi yapıyor Nazrul Hasan ve Zülfikar Ali ile. Ersin kamerayı kurmuş takipte. Ara sıra da fotoğraf alıyor. Aktüel kamera da bana düşüyor. Epey keyifli bir işmiş bu. Çektiklerimi üstadına gösterip, nasıl olmuş diye sorarak takdirlerini almayı diliyorum. Ne demişler: “Marifet iltifata tabidir!” Önce Zülfikar Ali konuşuyor. Organizasyonlarını anlatıyor. Kurban için programlarını anlatıyor kamera önünde. Nepal İslam Organizasyonu şemsiye niteliğinde bir kuruluş. Tüm Müslümanlara ulaşabildiklerini söylüyor. İki yılda bir seçimle işbaşına geliyorlarmış. Genel Başkan’ın yanında bir de eş başkan konumunda Genel Sekreter seçiyorlarmış. İstişareye önem verdiklerini söylüyorlar. Organizasyonun gelir kaynağı üyeleri ve başta İngiltere olmak üzere Müslüman yardım kuruluşları. Bu şemsiyenin altında, Nepal’deki camilerin ve camilerde görevli imamların organizasyonu olan Nepal Mescid Konseyi, Müslümanların çocuklarına yönelik eğitim çalışmalarını yürüten el-Hira Eğitim Örgütü, Müslümanların sağlık sorunları ile iştigal eden kurum gibi çok sayıda kuruluş mevcut. Bu yapının el-Hira bünyesinde üç ayda bir yayımladığı Nepalce bir de dergileri var. Bu dergi İslami konular işliyor ve Müslümanların sorunları ile meşgul oluyor. Daha da önemlisi bugüne kadar Nepalceye yazılı olarak tercüme edilmemiş olan Kur’an-ı Kerim’in tercümesinde sona gelinmiş durumda. Bundan evvel Kur’an- ı Kerim’den, bölümler halinde tercümeler yapılmış. Kur’an tercümesi ile beraber tebliğ faaliyetlerini daha iyi organize edebileceklerini düşünüyorlar. İHH olarak dergilerinin bir sayısının basımını finanse etmek istediğimizi söylüyoruz. Sona sakladığımız sürpriz ise Kur’an tercümesinin finansmanına yönelik ciddi bir katkı. Türkiye’ye dönmeden evvel, cebimizde kalan son bakiyeyi Kur’an tercümesi için sarf edilmek üzere kendilerine tevdi edeceğimizi kendi aramızda şimdiden kararlaştırıyoruz.
Katmandu’da iki cami ve Nepalli Müslümanların zor günleri İslami Sangh Nepal binasından hemen sonra uğradığımız yer çok yakınında yer alan bir cami. İsmi; Keşmir-i Cami Mescid… Nepal’in en eski camisi burası. Tam 450 yıllık. 450 yıl önce Nepal’e yerleşen sufilerden Gısayuddin tarafından yaptırılmış. Sufilerin bu topraklara geliş tarihi de bu yıllara denk geliyormuş. İlk gelen sufinin adı ise; Miskin Şah. Bu caminin daha avlusuna girmeden önce ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Zemin tamamen mermerden, caminin içine girdiğinizde beyazlıklar içerisinde kalakalıyorsunuz. Caminin ve müştemilatının mimarisi fotoğraflarından hatırladığımız Hint cami mimarisini andırıyor. Geniş bir külliyesi var. İçinde caminin banisinin ve eski sufilerinin türbeleri mevcut. Rengârenk çiçekler ve kuş sesleri ile dolu avluda külliye hakkında bilgi alıyoruz Nazrul Hasan’dan. Misafirhanesi, İslami eserlerden müteşekkil kütüphanesi, caminin idare ofisi, imam ve müezzine ait odalar bulunuyor külliyede. Çoğu odanın kapalı olduğunu görüp sebebini soruyoruz. Pakistan ve Hindistan’dan gelip buralarda kalanların gayr-ı meşru işlerle iştigal etmeleri yüzünden kapalı tutmak durumunda kalmışlar bu odaları. Doğrusu bu duruma şaşırıyoruz. Ancak daha fazla detay vermekten kaçındıkları için biz de daha fazla soru sormak istemiyoruz. Caminin idaresini Nepal’deki Müslümanlar arasındaki bazı lokal gruplar üstlenmiş durumda. Camiyi Nepal’in Hindistan menşe’li sufilerinden Brelviler idare ediyorlar şu an. Irak’ta 2004 Ağustos ayında yaşanan bir olay Nepal Müslümanlarına hayli sıkıntılı günler yaşatmış. Irak’taki ABD firmalarında çalışan 12 Nepallinin direnişçiler tarafından kaçırılarak öldürülmeleri Nepallilerin Müslümanlara karşı ayaklanmalarına sebep olmuş. Müslümanların evleri, ofisleri, işyerleri ve camileri günlerce kundaklanmış, yağmalanmış. Her cami bu sıkıntıyı yaşamak zorunda kalmış. İslami Sangh Nepal idare binası da bunlardan birisi. Tam karşısında Nepal polis teşkilatı bulunuyor olmasına rağmen, kolluk kuvvetleri yağmalama olaylarına sessiz kalmayı tercih etmişler. Hâlâ bu olayların izlerini taşıyor Müslümanların mekânları.
Şimdi bir başka camideyiz. Arabamızın çalan kornasıyla demir kapı güvenlik elemanınca açılıyor. İçeride, lokanta, otopark gibi işyerleri var. Cami idare binasında misafir oluyoruz önce. Tanışıyor ve sohbet ediyoruz. Türkiye’den ikram etmek üzere yanımızda getirdiğimiz lokumlardan ikram ediyoruz. Sonra camiye geçiyoruz. İsmi Nepal Camisi olan bu cami oldukça bakımlı. Avlusunda güneşten de istifade ederek yatan Müslümanlar var. Her birinin yüzü resmedilmesi gereken farklı izler barındıran Ersin yine iş başında…
Katmandu şehir profili Katmandu caddelerinde ilerlemek filmin figüranı olmak demek bizim için en azından şimdilik. Enteresan bir kaos ortamı var bu şehirde. Havası puslu. Sürekli olarak korna sesleri dolduruyor kulaklarımızı. Dolmuş taşımacılığı, bizim 80’li yıllarla birlikte ortadan kalkan üç tekerlekli motosiklet, pikap arası bir taşıt olan “triporter”lara benzeyen ve üzerinde “Kathmandu Tuk Tuk” yazan araçlarla yapılıyor. Doğrusu o küçücük araca onca insan nasıl olup da binebiliyor şaşırıp kalıyoruz. Arkasındaki karşılıklı iki sıralı koltuklarda oturanlar, ortada ayakta duranlar olduğu gibi bir de Tuk Tuk’a arkadan, sağdan, soldan tutunarak seyahat edenler var. Soldan akan trafikte her yan bisiklet ve motosikletlerle dolu. Ersin, “Bir bisikletin bu kadar fonksiyonel olarak kullanılabileceğini hiç düşünmemiştim.” diyor. Ersin haklı, bisikletlerde erzak çuvalları, koyunlar, keçiler, çocuklar neredeyse hep birlikte taşınıyorlar. Şehrin yapılaşmasının neredeyse tamamen gecekondu tarzında olduğunu ifade edebiliriz. Beton yapılar oldukça eski ve bakımsız. Tek katlı eski yapılar sayesinde şehrin sokaklarının farkına varabiliyorsunuz. Apartman tarzı yapılaşma ile beraber şehrin örgüsü yitirilmiş belli ki. Meydanlarda, caddelerde bekleşip duranlara bakılırsa işsizlik oranı oldukça yüksek. Katmandu’da maymunlar bizdeki kediler gibi. Şehrin her bir yanında özgürce dolaşıyorlar. Ne onlar kimsenin umurunda ne de herhangi bir kimse onların. Katmandu 60’larda Avrupa’da ortaya çıkan Hippi akımının Hac mekânı gibi. İnanç bağlamında eksiklik yaşayanlar, metafizik gerilime ihtiyaç duyanlar, manevi boşluk hissini mevcut yaşamlarından taviz vermeksizin tatmin çabasında olanlar soluğu Katmandu’da almışlar yıllardır. Bunun müzik, sinema camiasından da örnekleri var. Katmandu’da dolaşırken birçok gencin üzerinde Nirvana’nın ve Kurt Cobain’in resimleri ile donatılmış tişörtler görüyoruz. Nepal’in önemli gelir kaynaklarından birisi de işte bu turistler.
Hindular, Budizm ve Buda Budizm, Nepal’de tam anlamıyla ticari bir gelir kaynağı haline gelmiş. Buda figürü markalaştırılarak sunuma hazır hale getirilmiş. Hemen her şeyde Buda’nın figürlerine rastlıyorsunuz. Batı’da Barby, Cindy, Örümcek Adam ne ise burada da Buda o. Aslında Nepal Hindu egemen bir toplum. Toplumun %80’inden fazlası Hindulardan oluşuyor. Buna rağmen Hinduların tapınaklarından başka şehrin yapısına katkı anlamında Hindulara ait bir sembole rastlamıyoruz pek. Bir de Hinduların giyim tarzları başlı başına bir sembol. Örneğin kırmızı giyinmiş ya da kırmızı bir boyayı iki kaşının arasına irice bir nokta halinde sürmüş kadınlar, evli kadınlar olduklarını söylemek istiyorlarmış aslında. Böyle her rengin bir anlamı var Nepal’de.
Tapınak meydanı, Babalar ve Kumari Katmandu’da Durbar ve Hanumandhoka meydanları tam anlamıyla tapınak mekânı. Meydanı bisikletli faytonla dolaşabilmeniz mümkün. Hinduların Baba dedikleri çok renkli insanlarla karşılaşıyorsunuz. Sarı, kırmızı, mavi, yeşil, hangi rengi bulursa takmış takıştırmış bu yaşlıca insanlar. Kendilerini dinlerine adadıklarını ifade etmek istiyorlar böyle yaparak. Meydanda bir anda oluşan koşuşturmacayı görünce hemen soruyoruz sağa sola. Meğer Kumari ziyaretçilerini selamlayacakmış. Kumari, Hindu inancında tanrıçalardan biri. Ülke genelindeki küçük kız çocukları arasından din adamlarınca seçiliyormuş Kumari. Ergen olduğu gün tanrıçalığı da sona erdiğinden, hemen yeni Kumari arayışına başlanıyormuş. Fotoğraf ve video kaydı almak yasak olduğundan Tarık ile birlikte giriyoruz Kumari’nin tapınağımsı sarayına. Bir grup turistle beraber Nepal’in yerlilerinden bir grup da orada. Toplam 50’ye yakın bir grubuz içerde. Herkes gözünü üst kata dikmiş Kumari’yi bekliyor. Eller avuç içlerinden birbiriyle birleşmiş ve çene altında tutuluyor. Bir tek biz eli cebinde bekliyoruz olacakları. Kumari denilen kız görünüyor balkondan. Rengârenk elbiseleri içinde, ağır makyajlı yüzüyle, itinayla taranmış ve süslenmiş saçlarıyla aşağıya çocuksu bir bakış fırlatıyor. Ve yine şımarık bir çocuk edasıyla ‘hıh’ diyerek kayboluyor gözlerden. Bir iki saniyelik bu görüntü mest ediyor orada bulunanları.
Maocu gerillalar ülkeyi sallıyor Maocu gerillaları var Nepal’in. Çin tarzı komünizmin ülkede hâkim olması için senelerden beri silahlı eylem içerisinde olan bir örgüt bu grup. Dünyadaki komünist örgütlerin ve sempatizanlarının hayranlıkla izledikleri bir grup aynı zamanda. İlginç uygulamaları var. Mesela rehberimizden öğrendiğimize göre bu gerillalar turistlerin yolunu kesip zorla bağış aldıktan sonra bir de makbuz düzenleyip veriyorlar bağış sahibine. Sanırız bunu, bir nevi kendilerini legalleştirmenin yolu olarak görüyorlar. Silahlı mücadelelerinin temel maksadı, krallığın sona erdirilerek, hükümette temsil edilme haklarının kendilerine tanınması. Halkta da, bu yönde muhalif bir damar sezmek mümkün. Taksicisinden, esnafına, öğretmenine kadar hemen herkes kraldan nefret ediyor diyebiliriz. Bizim orada bulunduğumuz süre içerisinde Maocu gerillaların talepleri kral tarafından kabul edildi. Bu, bir dönemin sona ermesi anlamına geliyordu. Monarşik sistemin gölgesindeki demokratik rejim, krallığın tasfiyesinden sonra ülkede tek rejim haline geldi. Yolculuk var
Şimdi kolları sıvayarak yola düşme zamanı. Eşyalarımızı İslami Sangh Nepal’in deposundan alıyoruz. Yolculuğumuz güneydoğuya, Hindistan sınırına. Zira Müslümanlar ağırlıklı olarak oralarda yaşıyorlar. Biz de kurban faaliyetlerimizi orada yürüteceğiz. Havaalanına doğru gidiyoruz. Karayolu ile gitmek, hem Maocu gerillalardan hem de yolların durumundan dolayı tehlike arz ediyor. Havaalanının otopark kısmında çok sayıda araç var. Üzerlerinde taksi olduğuna dair bir ibare olmamasına rağmen, bu araçların neredeyse tamamının taksi olduğunu öğreniyoruz. Katmandu’da iki tür taksi var. Bunlardan biri aşina olduğumuz, taksimetresi olan taksiler. Gece saat 21:00 den itibaren gece tarifesine geçiyorlar. Diğeri ise korsan taksiler. Korsan taksiler havaalanını abluka altına almış durumdalar. Ve eğer yanınızda şehri tanıyan biri yoksa sizden oldukça fahiş rakamlar talep edebiliyorlar. Taksiden indikten sonra, havaalanında bekleşip duran bir sürü insan etrafımızı sarıyor. Bu insanlar yolcuların eşyalarını taşıyarak geçimlerini sağlıyorlar. İç hatlar bölümüne geçiyoruz. Burası, bizim kasabalarımızdaki minibüs terminallerini andırıyor. Kendi içinde bir sempatikliği var buranın. Buddha Air’in bankosunun önünde duruyoruz. Nazrul Hasan gelişimizden evvel aldığı biletleri ibraz ediyor. Eşyalarımızı tartıya koyuyoruz. Banko görevlisi memur bir şeyler söylüyor Nazrul Hasan’a. Nazrul Hasan biletleri alarak apar topar firmanın arka taraftaki ofisine gidiyor. Problem büyük. Yabancı olduğumuz için bizim adımıza alınan biletlere yaklaşık 100’er Amerikan Doları fark ödememiz gerekiyormuş. Yerliye 122 dolar, yabancıya 212… Ödememizi yapıyoruz. Biletler yeniden tanzim ediliyor. Ve güvenlik kontrolü için kabinlerin bulunduğu alana geçiyoruz. Kadınlar ayrı, erkekler ayrı sıraya geçiyor. Birer birer alıyorlar bizi kabine. Kabine girince bir polis memuru ile baş başa kalıyorsunuz. Giriş ve çıkıştaki perde kapanıyor. Üst baş araması yapıyor polis. Yanıcı ve kesici madde olup olmadığını soruyor. Yok diyorsunuz ve geçiyorsunuz. Bu kadar basit bir kontrol bu…
Buda Air, çift pervaneli uçak, pamuklar ve İrlandalı Bekleme salonundan uçağımızın kalkışı anons ediliyor bir çığırtkan tarafından. Allah’tan yanımızda Nazrul Hasan var da anlayabiliyoruz. Bir minibüse biniyoruz havaalanının pistinde. Biraz sonra çift pervaneli küçük bir uçağın yanında duruyoruz. Ersin bu ânın fotoğrafını kayıt altına alıyor. Uçak hayli küçük. Başımızı eğerek ilerliyoruz koltuğa. İlk binen ilk oturuyor. Bize arkadaki üçlü koltuk düşüyor. Tarık bir önümüzde, ben bir cam kenarındayım, Ersin diğer cam kenarında. Nazrul Hasan ortada. Keyfimiz yerinde. Esprilerimize Nazrul Hasan’ı da ortak ediyoruz. Hemen benim önümdeki koltukta İrlandalı bir kadın oturuyor. Bir yardım kuruluşunda görev yaptığını söylüyor. Daha önce birçok kez kullanmış bu uçağı. İrlanda’nın bizdeki karşılığından falan bahsediyor Tarık. IRA meselelerine giriyoruz. Ersin lafa karışıyor. İngiltere kraliçesini hiç sevmediğini, Dublinlileri çok sevdiğini söylüyor. Muhalif bir damar yakalarım umuduyla. Fakat kadın şaşkın. Tam bir İngiliz refleksiyle şaşırdığını falan söylüyor. İHH’yı anlatıyoruz kendisine. İletişim soğuyor sonrasında. Hostes bir tepsiyle geliyor kalkıştan hemen evvel. Tepside şeker ve pamuk var. Pamuğu alan herkes kulağına tıkaç yapıyor. Tarık pamukları göstererek “Really?” diye sorduğunda hostes kahkahayı basarak “Yes” diyor. Derken havadayız işte. Dualarımızı okuyoruz. Tarık biraz gergin, biraz da tedirginlik yaşıyor. “Yaslanma o cama!” diyor bana, “Pek sağlama benzemiyor!”. Gülüyoruz Ersin’le. Himalayalar’ın hemen yanıbaşında uçuyoruz. Mest oluyoruz. Aşağıda zaman zaman görünen köyler, uzun uzadıya akan nehirler, tepeler, ovalar, ekili araziler, uçağın gölgesinin düştüğü dağ yamaçları, bozdan yeşile dönüşen yeryüzü rengi, ikindi vaktinin sabitlediği ve fakat akşamın patlattığı renklerin oluşturduğu kırmızıdan laciverte uzanan renk harmonisi, ufukta kaybolmaya yüz tutan güneş… Muhteşem!
Biratnagar… Burası Biratnagar! Havaalanındaki ilk görüntüye bakarak daha dingin bir şehre geldiğimiz yönünde bir intiba oluşuyor bizde. Bir taksiye binerek yola düşüyoruz. Meğer dinginlik sadece havaalanına mahsusmuş. Oldukça kalabalık caddede ilerliyoruz. Katmandu’da korna çalmalar hiç olmazsa biraz aralıklıydı. Burada şoförümüz, eli sürekli kornada gidiyor. Nerdeyse kornanın arabanın en fonksiyonel parçası olduğunu düşüneceğiz. Hani bir şekilde korna arıza yapsa, arabayı kızağa çekecekler gibi geliyor insana. Derken dar bir sokağa giriyoruz. Beyaz florasanlarla aydınlatılmış bir caminin yanından geçiyoruz. Loş şehirde oldukça ilgimizi çekiyor cami. Bir demir kapının önünde duruyoruz. Ortalık iyiden iyiye sessiz ve göz gözü göremeyecek derecede karanlık. Sağımızdan solumuzdan geçen insanların yüzlerini seçemiyoruz. Kapıda duran kalabalık bizi karşılamak için bekliyor. Sarılıyoruz, selamlaşıyoruz. Müslüman olmak başka bir şey hakikaten. Hamd ediyoruz bir kez daha. İsimlerini söylüyorlar özenle. Ne çok Muhammed ismi var burada. Herkesin ön adı Muhammed neredeyse. Gözlerimizin içine bakıyoruz. Sohbete koyuluyoruz. Kendimizi tanıtıyoruz, onları dinliyoruz. Ne iş yaptığımızı soruyorlar. Tarık televizyoncu, gazeteci ve yazar, Ersin görsel sanatlarla iştigal ediyor ben de hem sağda solda ufak tefek yazmakla meşgulüm hem de ekmeğimiz babından faizsiz bir bankada çalışıyorum dediğimizde her biri için oldukça afilli gelen etiketler olacak ki elhamdülillah sesleri yükseliyor salondan. Oysa biz biliyoruz içinde bulunduğumuz sektörlerin halini. Yalın olmayı o kadar da özlüyoruz ki…
Üç günlük evimiz Elektrikler kesik şimdi. Her gün 3-4 saat kesinti yaşanırmış. Alışkınlar bu duruma. Daha kötü yerler de varmış. Hiç elektriği olmayan köyler falan... Burası İslami Sangh Nepal çatısı altında örgütlenmiş el-Hira Education’un idare binası. Medresesi de var aynı zamanda. Müslümanların toplandıkları ve meselelerini konuştukları mekânlar bunlar. Geceleri kalanlar var. İdarecileri, müdavimleriyle halleşiyoruz epey bir zaman. Bize odamızı gösteriyorlar. Üç divan var odada. Bir de üçlü kanepe. Tam bir Anadolu evi burası. Ortada büyükçe bir sehpa duruyor. Üzerinde meyveler hazır. Üç temel meyve var bu mevsimde Nepal’de; çekirdekli mandalina, elma ve muz… Meyveler için teşekkür ediyoruz. Pencereleri küçük odanın, perdeleri kapalı. Buzdolabını seçebiliyoruz mum ışığında. İçeride banyo ve tuvalet kısmı var. Nazrul Hasan bize sıcak suyun da var olduğunu söylüyor. Herkes bize yardımcı olabilmek için seferber olmuş durumda burada. Misafirperverliğin en üst sınırını yaşıyoruz. Özellikle Mürşid’den bahsetmek lazım. Kendi içinde bir düzen ve intizamla ev sahipliğinin kusursuzluğu için çalışıyor. Hiç sesini duymuyoruz. Sürekli hareket halinde. Sürekli gözümüzün içine bakarak isteklerimizi karşılamak için elinden geleni yapıyor. İlgisi altında eziliyoruz. Bırakın bir dediğimizi eksik etmeyi, daha henüz diyemediklerimizi de eksik etmeme çabasında adeta. Daha ne isteyelim Allah’tan. Yarın Türkiye’de bayram, burada ise bayram arifesi. Madagaskar’dan Şamil’in haberi geliyor. Madagaskar’da bugün bayrammış… Üç farklı ülke üç farklı bayram günü…
Müslüman olan Hindu aile Sabah namazı için kalktığımızda ezanı duyuyoruz uzaktan. Müthiş bir müzik yayını var dışarıdan gelen. Hint müziklerini andırıyor. Kötü bir hoparlörden yayılıyor ses. Rahatsız edici. Abdest alıp namaza duruyoruz. Müziğin sebebini soruyoruz. Hindu tapınağından geldiğini söylüyorlar. Her gün bu şekildeymiş usulleri. Katlanılması zor bir durum ama yapacak çok da fazla bir şeyimiz yok. Bugün 20 Aralık 2007 Perşembe. Binanın avlusu kalabalıklaşıyor. El-Hira’ya bağlı olarak faaliyet gösteren caminin imamı da geliyor. Bir de Hindu iken Müslümanlığı seçen bir baba üç çocuğuyla beraber orada. Bize Müslümanlığı seçmesinin akabinde yaşadığı zorluklardan, ailesinden, Hindu toplumdan gelen baskılardan ve buna rağmen duyduğu memnuniyetten bahsediyor. Heyecanlı, gözlerinin içi gülüyor. Çocukları bize kısa surelerden örnekler sunuyor o güzel sesleriyle. Sonra Biratnagar’ın tozlu sokaklarında çocuklarıyla gözden kayboluyor ama biliyoruz ki hafızamızdaki silueti daima kalacak.
Kahvaltıda yumurta tokuşturma oyunu Kahvaltı için geceden verdiğimiz haşlanmış yumurta siparişimiz var sofrada. Biraz abartmışlar. Adam başı dörder adet yumurta haşlamışlar. Tereyağı, reçel, ekmek ve yumurta… Yumurtaların kabuklarını soymadan evvel Tarık’la tokuşturuyoruz. Yumurta tokuşturma oyunu Orta Asya’da Türkler tarafından da oynanan bir oyun. Burası da Orta Asya’ya yakın sayılır. Belki biliyorlardır bu oyunu. Çatlatan kazanıyor ve başlıyor karşısındakini çatlatmaya. Nazrul Hasan hemen yanımızda oturuyor yer sofrasında. Elindeki yumurtaya bakıyor önce, sonra bizim elimizdekilere. Hepimizle yumurta tokuşturuyor. Hepimizi yeniyor. Basıyor kahkahayı. Güzel bir kahvaltı sofrası doğrusu. Şair haklı, kahvaltının mutlulukla bir alakası var. Hele de böylesi güzel bir kahvaltının…
Bayram namazına davet Oturduğumuz yerden dışarıdan gelen bir sesle doğruluyoruz. Bir anons bu… “Iyd mubareku” ve “Esselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu” dışında pek bir şey anlayamıyoruz. Yerel dilde yapılıyor çünkü bu anons. Ersin kamerasını ve fotoğraf makinesini kaptığı gibi sokağa fırlıyor. Bir süre sonra geldiğinde muhteşem bir görüntü yakaladığını söylüyor. Üç tekerlekli büyükçe bir bisiklete bağlanmış hoparlörden bayram namazına davet ediliyormuş Müslümanlar. Sokaklarda ardına çocukları takarak dolaşıyormuş bisikletli yaşlı adam. Gözlerimizle göremesek de, bu muhteşem manzara da zihnimize kazınıyor eşsiz bir tablo olarak.
Arife günü Biratnagar Müslümanları ile tanışma gezisi Bugün bazı köyleri dolaşacağız. Müslümanların okullarını, kurumlarını gezip, tanışacak ve bilgi alacağız. Yeni köyler, yeni topraklar, yeni yüzler, yeni çocuklarla karşılaşacağız. Biratnagar’da bulunacağımız üç günlük süre içinde bize hizmet vermek üzere şoförü ve mazot masrafı dâhil günlüğü 50 dolardan Tata marka bir cip kiralanmış bizim için. Kapıda bizi bekliyor. Tam bu sırada bizi yolda gören bir Müslüman “Birkaç dakika bekleyebilir misiniz?” diye soruyor. “Elbette bekleriz!” diyoruz. Oğlu geliyor, tanışıyoruz. Bizi hemen bir sokak ötede bir mekâna götürmek istediklerini söylüyorlar. Sohbet ederek ilerliyoruz. Çocuk Dubai’de bir firmada çalışıyormuş. Bayram vesilesiyle gelmiş memleketine. Belki bir 100 metre yürüdükten sonra bir yere geliyoruz. Paslı demir kapısında Medrese-i Şahbaziyye yazıyor. İlgimizi çekiyor. İçeride 10 kadar çocuk var. Öğreniyoruz ki; burası bir yetimler yurdu. Genelde tüm Müslüman okullarında çocuklar bayram dolayısıyla tatildeyken bu okuldaki çocuklar gidecek yerleri olmadığından burada kalmışlar. Çocuklarla tanışıyoruz. Bize ilahiler okuyorlar. Sesleri muhteşem. Okudukları sınıfları geziyoruz. Okudukları sınıfları gece yatmak için kullanıyor bu çocuklar aynı zamanda. Bir anda kalabalıklaşıyor etrafımız. Ersin çekim yaparken, Tarık da söyleşi yapıyor okul idarecileriyle. Bizim için örnek bir ders de yapıyorlar. Hindistan menşe’li Brelvi ekolünün bir okuluymuş burası. Cipimize biniyoruz. Şoförümüz bir Hindu. İsmi Upondra Ray. Bitirim diye tabir ettiğimiz tarzda bir üslubu var. Ağzının kenarında sürekli bir kıymık döndürüyor. Ara sıra dikiz aynasından bakışıyoruz. O da korna meraklısı. Civarı iyi tanıyor. Sağdan soldan geçen araçlarla sürekli selamlaşıyor. Ersin yine ön koltukta, yoldan detay görüntüler ve fotoğraf kareleri alabilmenin derdinde. Biz arka koltukta Nazrul Hasan ile birlikte oturuyoruz. Yol uzun ama hayli güzel. Sağlı sollu ekili araziler var. Toprakta çalışanlar, hayvanlarını otlatanlar, balık yakalama derdinde olanları görüyoruz sürekli. Yol boyunca, kafasının üzerinde bir şey taşıyan kadınlar, bisiklet kullanan okul çocukları, bisikletine erzak yüklemiş kendisi yaya kalmış köylüler güzergâhımızdaki doğal insan yüzleri. Bir de buranın kamyonları meşhur. Çok süslüler. Pakistan’dan ya da Hindistan’dan hatırladığımız görüntüler bunlar. Arkalarında Türkiye’deki gibi özlü sözler yer alıyor kasalarının. Yoldan Gulam Resul isimli birini daha alıyoruz. Gulam Resul Biratnagar bölgesinin el-Hira yöneticisi. Tüm bu bölgedeki okullarla o ilgileniyor.
Bhokraha Köyü Sunsari bölgesindeyiz. Bhokraha Köyü’ne giriyoruz. Köyün Müslüman köyü olduğu temiz oluşundan anlaşılıyor. Saman yığınları dolu her evin önü. Evler bambudan ve bambu üzerine sıvanmış kerpiçten inşa edilmiş burada. Köyün bittiği yerde bir okula geliyoruz. Okulun önüne plastik beyaz sandalyeler kurmuşlar oturma düzeninde. Ortada yine bir sehpa var. Sehpanın üzerinde yine meyveler. “Hep usul böyle mi yoksa bize mahsus mu bu meyve ikramı?” diye soruyoruz Nazrul Hasan’a. “Aslında her yerde yemek ikram edilir.” diyor. “Fakat siz yemek konusunda geri durunca biz de her yere haber veriyoruz onlar da size sadece meyve ikram ediyorlar.” diyor. Teşekkür ediyoruz. Okulu anlatıyorlar. Biri kızlar öbürü erkekler için olmak üzere iki okul var burada. Bir camileri var. Bir de hafızlık eğitimi için bina inşa etme niyetindeler. Okulları civar köylerden gelen Müslüman çocuklara hitap ediyor. Yetimler sürekli buradalar. Yetimlerle beraber öğretmenleri de okulda kalıyor, çocukların öğrenimlerinin hayata bakan yönünde de müdahil olabilmek için. Buradaki üç adet binayı İngiltere’den Muslim Aid isimli bir yardım kuruluşu yaptırmış. Okuldaki müfredatı kendileri belirliyorlar. Bu okul Nepal’de Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bir bölgede yer aldığından Müslümanlar tarafından finanse edilmeye çalışılıyor. Toplam 1050 öğrenci okuyor burada. 210 öğrenci yatılı okuyor. Okul mevcudunun %15 kadarı yetimlerden ve fakirlerden oluşuyor. Bize projelerini sunarak İHH’nın katkıda bulunmasını talep ediyorlar. Örneğin okulun bahçesinde bulunan halka açık cami yetersiz olduğu için büyük bir cami yapılması gerektiğini ifade ediyorlar. Erkek öğrencilerin okullarındaki eksik inşaatın bitirilebilmesi için maddi desteğe ihtiyaç duyuyorlar. Belki de en çok önem verdikleri husus Kur’an hafızlığı için bir mekân ihtiyacı. Projelerine ilişkin oluşturdukları dosyaları İHH’ya ulaştırmak üzere alıyoruz. İHH’nın ödeneğinden bir miktarını makbuz mukabili bu okula bırakıyoruz. Gulam Resul okul yönetimi adına teşekkür ediyor İHH’ya. Okul idarecileri ve okulla ilgilenen gönüllülerle tek tek vedalaşıyoruz. Rotamız şimdi bir başka okul… Katmandu’dan sonra buraların coğrafi çehresi bize daha yakın geliyor. Bereketli topraklarda, kendi dinginlikleriyle hareket seyri içerisinde onlarca insanı bir arada görebiliyorsunuz. Toprakla muhatap olmak başka bir durumu izah ediyor bize. Toprağa yabancılaşmış olarak hayatın idame ettirilmesinin insanı gitgide özünden uzaklaştırdığını düşünüyorsunuz ister istemez.
Buranın insanının çocuklarına çok düşkün olduğunu sergiledikleri her hareketten yakalayabiliyorsunuz. Her çocuğun bu anlayışla büyütülmekte olduğunu fark ediyorsunuz kolayca. Anneler kapı önlerinde kız çocuklarının saçlarıyla uzun uzadıya meşgul oluyorlar. Babalarının bacaklarına yapışan utangaç erkek çocukları babalarıyla gurur duyan bakışlar uzatıyorlar aşağıdan babalarının yüzlerine. Bu da gelir bu da geçer… Buda mı dedin? Sunsari’nin köy yolları arasında yolculuğumuz devam ediyor. Upondra Ray, korna çalmaya devam ediyor. Biz de yavaş yavaş alışıyoruz zaten. Dilimizde sadece bir türkü dolanmış dönüyor. Başka bir türküye geçiş yapamıyoruz nedense. Buda’dan kaynaklanıyor olsa gerek bu durum. Katmandu’dan kalma bir hâl işte. Söyledikçe Ersin de katılıyor. Tarık biraz tedirgin. “Ya her yerde söylemesek bu türküyü... Hani yanlış falan anlarlar.” diyor. Yine de söylüyoruz; “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım / Bu da gelir bu da geçer ağlama!”
Pazar yerleri, kara dükkânlar, dükkânlarda çocukluğumuzdan bildiğimiz teraziler… Yük taşıyan öküz arabaları, hayatından memnun öküz, öküzden razı hayat… Yeni doğan yavrusunu koklayıp duran keçiler, anasının memesini umarak tepişen oğlaklar… Uzayıp giden tarlalar, tarlaların ötesinde kalan ufuk, ufukta siluetler, siluetlere anlam yükleme oyunlarımız… Tozuyan toprak yol, yolda yüzünü örtüsüyle kapatan kadınlar, kadınların başlarındaki sepetler, sepetlerdeki meyveler, meyvelerdeki renkler… Yoldan manzaralar bunlar. Tarık espriyi patlatıyor: “Arkadaşlar bu yaşadıklarımız gerçek değil. Birazdan filmin final jeneriğinin yazıları akmaya başlayacak beyaz perdede ve biz İstanbul İstiklal Caddesi’nde bir sinemadan caddeye çıkmış olacağız. Kaptırmayın kendinizi… Gerçek değil bunlar!”
Müslümanların hastane inşaatı projesi Bir köyü daha geride bırakarak genişçe bir arazinin orta yerindeki kaba inşaatı bitmiş bir yapının kapısına geliyoruz. Bhutaha’da bir hastane burası… Hastanenin kaba inşaatını İslam Kalkınma Bankası (Islamic Development Bank) sponsorluk sözü vererek, gerekli 129.000 USD kaynağı ayırıp tamamlamış. Hastane yaklaşık olarak civarda yaşayan bir milyon insana hizmet verecekmiş. Hastanenin şu an için eksiklikleri; doktor, hemşire ve hasta bakımına dair iç mekânların yapımı, teşhis ve tedavi için gerekli ekipmanların temin edilmesi, hastanenin ince işçiliğinin ve gerekli altyapı düzenlemesinin tamamlanması şeklinde sıralanıyor bize. Hastanenin sorumluluğu İslami Sangh Nepal’e ait. Kişisel olarak bu işi Dr. Ahmed Kasimi yürütüyor. Hastanenin ekipmanlarının tamamlanması için halihazırda bazı kurum ve kuruluşlara müracaatta bulunulmuş durumda. Bunlardan bazılarından yanıt alınmış. Pakistan’ın Nepal konsolosluğu hastaneye büyük bir jeneratör bağışlamış. Dr. Ahmed, Kuveyt’i ziyarete gitmiş. Kuveyt’ten bir işadamı röntgen cihazı bağışlamış hastaneye. Hindistan Konsolosluğu’na ve Muslim Aid’e yaptıkları müracaatlara cevap bekliyorlar. Hastane tamamen Müslümanların yaşadığı bir bölgede bulunduğundan projeyi çok önemsiyorlar. Hastane tamamlanırsa 30’dan fazla yatak kapasitesiyle çok ciddi bir açığa cevap vermiş olacak.
Benim Nepal’de futbol oynamışlığım vardır Hastanenin bahçesinin dışına çıkıp biraz da dışarıdan bakmak niyetindeyim. Dışarıda Ersin kamerasını kurmuş çekim yapıyor. Upondra Ray hemen yanı başında, onu ilgiyle izliyor. Çocuklara takılıyor gözüm. Belli ki eskiden top olan meşinin içine ne buldularsa doldurmuşlar, taştan kaleleri kurmuşlar futbol oynayacaklar. Futbolun yaygın bir spor olmadığı bu ülkede, çocukların futbola ilgisi oldukça canlı. Burada gördüğümüz çocuklar genelde kriket oynuyorlar. “Beni de oyuna alır mısınız?” diye soruyorum. Keyifleniyorlar iyiden iyiye. Takım tamam, oyun başlasın. İşte top da geliyor. Heyhat, vurabilmek ne mümkün. Top sürekli zemine takılıyor, içi dışına çıkıyor topun. Kendimi bahane üretirken yakalıyorum ve “Saha bu, koşullar da bu, oynayacaksan oyna!” diyerek mücadeleye devam ediyorum. Ama çocuklar cevval çıkıyorlar. Çalım atmak imkânsız. Ben çekiliyorum. Ersin çekiyor kameraya. Nefes nefese ikna etmeye çalışıyorum onu bu görüntüleri silmesi için. Basıyor kahkahayı…
Ramnagar Bhutaha Yola düşüyoruz yeniden. Camiatü’l Islah, el-İslamiyye Sunsari’ye bağlı Ramnagar Bhutaha’da bir okulun ve caminin adı. Bu mekân gezdiğimiz diğer okul ve camilere nazaran farklılık arz ediyor. Cami ve okulun bulunduğu alan oldukça geniş bir araziye sahip ve arazi küçük bir nehrin hemen yanı başında bulunuyor. Bu kuruma ait, ekime müsait topraklar mevcut. Pirinç ve çeşitli sebzeler ekerek medresede eğitim gören yatılı öğrencilerin mutfak ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Nehirden ayrıca balık da yakalamak suretiyle mutfağa katkıda bulunuyorlar. Bu okulda 600 kız ve 1100 erkek talebe öğrenim görüyor. 125 kadar öğrenci yetim ve fakir… Buranın öğretmen ve hizmetli kadrosuyla toplam 65 çalışanı var. 1948 yılından itibaren faal olan okulun artan öğrenim taleplerini karşılayabilmek için yatılı kız çocuklarına yönelik bir binaya ihtiyaç duyuluyor. Bu okul İslami Sangh Nepal bünyesindeki el-Hira Educational Society Nepal’in Genel Sekreteri Gulam Resul Flahi’nin yöneticiliğini yaptığı bir okul. Namaz vakti geçmeden namaza durmamız gerekiyor. Hindistan cevizi ağaçlarının gölgelediği cami avlusunda namaza duruyoruz hep birlikte. Namazdan sonra bizi Flahi ailesi evlerine davet ediyor. Meyveler ve bisküviler hazırlanmış masada. İki küçük kız çocuğuyla göz göze geliyorum. Çağırıyorum yanıma, geliyorlar. Masada bulunanlardan onlara ikram ediyorum. Muz istiyor benden, soyup veriyorum küçük ellerine. Ürkek bir kedi olarak sokuldukları koltuk altımdan, zaman geçtikçe daha farklı gülümsüyorlar etrafa. Güvenleri yerine geldiğinde kıpır kıpır oluvermeyi es geçmek akıllarının ucundan bile geçmiyor. Çocukluğa aynen devam ediyorlar. Yorgunluk akşamla birlikte çöküyor üzerimize. Yorgunluk, sadece bir günün yorgunluğu. Ama bize sorsanız günlerdir dolaşmışız da ancak bu kadar yorulmuşuz gibi. Zaman ağırdan akıyor, ağır ve bereketli… İnsan ağırbaşlı olmak zorunda hissediyor kendini; herkes gibi. Zira hiç hafif insan görmedik şu ana kadar burada.
Mürşid… Kaldığımız misafirhanenin ve eğitim merkezinin hizmetlisi Mürşid. Genelde mutfak ve temizlik işleriyle o ilgileniyor burada. Zülfikar Ali’nin köylüsü, Guski’den. Evli ve üç çocuk babası. Eğitimi, okuma yazması yok ama sağlam bir Müslüman. Mürşid’i anlatmayı sabırsızlıkla bekliyordum. İşte o an geldi. Tatlı bir yorgunluk sonrasını bilirsiniz. Ayaklarınızdan yere doğru sıyrılıp gider üzerinizden siz dinlenirken. Sükûn halidir bu. Yapacak birkaç şey kalmıştır o gün için sizi bekleyen. Onları da mümkün olduğunca ertelersiniz. Böyle bir anda İHH’nın ekibi Biratnagar’da odalarına çekilmişken kapı vurulur ve içeriye elinde tepsiyle biri girer. Olabildiğince seri hareketlerle sehpanıza bırakır elindekileri. Meyve tabağını da hemen yanına koyar. Sonra kapının önünde ayakta beklemeye başlar. Düz adamdır Mürşid. Kendisine bizimle ilgilenme görevi verilmiştir bir kere. Gerisi önemli değildir. Kapının önünde öylece bekleyen Mürşid’i oturmaya davet edersiniz, sözünüz geri döner, hal hatır sorarak iletişim denemesinde bulunursunuz, ses gelmez iletişim inkıtaya uğrar, ikram edilenlerden kendisine ikramda bulunmak istersiniz ama nafiledir. Mürşid , kendisine görev olarak addettiği şeyi yerine getirmenin derdindedir. Bundan keyif aldığını sezebiliyorsunuz üstelik. Bu ona sıkıntı veren bir durum değil. Daha evvel bu konuda endişeleniyorduk, lakin Nazrul Hasan’dan Mürşid’i dinledikten sonra endişelenmiyoruz artık. Mürşid kendisini böyle mutlu hissediyorsa biz de ona uyarız. Getirdiği bardakların içinde sütlü çay var. Süt bizim camız ya da manda dediğimiz kimi yörelerde kömüş diye adlandırılan bir hayvana ait. Nepal’de bu hayvana buffalo diyorlar. Bu süt de bizim gibi yarım yağlı, light kutu inek sütlerine alışkın olanlara haliyle ağır geliyor. Zaten sütlü çaya da pek alışkın olduğumuz söylenemez. Yemeğin çok önemli olduğu Siirt, Erzurum ve Urfa yöresinin genlerini üzerinde taşıyan bizler için doğrusu Nepal’in sofra tatları pek de damak tadımıza uymuyor. Mürşid ve bardaklar geldiği gibi duruyor öylece. Mürşid içmemizi bekliyor. Yapacak çok da fazla bir şey yok. Bu bardaklardaki sütlü çay içilecek. İçiyoruz. Bol şekerli, tarçını andırır bir tat veren, muhtemelen karamelli sıcak bir içecek bu. Bardaklarımızın boşaldığını görünce harekete geçiyor Mürşid. Sessizce ve çarçabuk toparlıyor sehpayı. Kolundan tutup da oturmasını istediğimizi el kol hareketleriyle de kendisine söylesek de oturtamıyoruz Mürşid’i yanımıza. Çıkıyor odadan… Birazdan yine geliyor. Elinde tel süpürge var. Yeri süpürecek belli ki. Davranıp elinden süpürgeyi almaya niyetleniyorum. Kızgın bir bakış fırlatıyor. Dolabın arkasında duran, misafir odasına münhasıran bulundurulan böcek ilacı kutusunu el yordamıyla buluyor. Temizliğin bir parçası olarak odanın her köşesine sıkacak. Zor durduruyoruz bu sefer. Aynı yerine yine el yordamıyla koyuyor böcek ilacını. Üçümüzün de ortak derdi Mürşid ile ortak bir frekans yakalayabilmek. En azından sesini duyabilsek mutlu olacağız. Ama ne bir ses var ne de bir nefes.
Bugün Türkiye’de, yarın Nepal’de bayram Bugün bayramdı Türkiye’de. Zamanı 3 saat 45 dakika evvel karşıladığımız burada saat gecenin 11:00’i olmak üzere. Türkiye ile telefon bağlantısı kurmaya çalışıyoruz. Mero Mobile hattını kullandığımız telefonlarımızla Türkiye’ye ulaşabilmek imkânsız. Üstelik görüşme yapmadığımız halde kontörlerimiz bitiveriyor. Bakalım yarın burada kutlayacağımız bayramda neler yaşayacağız? Ersin kafasında kamera çekimleri için senaryolar kurup duruyor. Ben geçtiğimiz seneden Nijerya’dan kalan kurban bayramı anılarından yola çıkarak farklı bir coğrafyada bayrama ilişkin olabilecekler üzerine bazı hususları dile getiriyorum. Bütün dileğimiz burada bulunuş sebebimiz olan kurban organizasyonumuzun hatasız, eksiksiz tamamlanması. Gün sonunda; İHH merkezinden Şenol Öztürk’e “Kurbanlarımız kesildi Allah kabul etsin!” diyebilmek bizim için büyük mutluluk sebebi olacak. Heyecanlıyız… Bayram temizliği kabilinden banyomuzu yaptık biraz evvel. Yarın giyeceğimiz temiz giysilerimizi hazırladık. Hareketli bir gün olacak yarın. Çok işimiz var… Işığı kapatıp yattığımızda öğrenci evleri geliyor aklımıza. Bekâr odalarının tütün kokan sararmış halini andırıyor her şey. Anılar düştükçe akla, kalbimizin atış hızında değişmeler oluyor. Bazı mevzuları konuşuyoruz aramızda. İzlenimlerimizi sınıyoruz birbirimizle. Anlamaya çalışıyoruz olan biteni. Tanımlamalar ve mümkün olduğunca genellemeler yapma derdindeyiz. Nasıl olur da bu insanların bize olan muhabbetlerine anlamlı bir katkı ile cevap verilebilir bunu tartışıyoruz. Osmanlı’dan alıyoruz mevzuyu, hilafetten dem vurarak, kardeşlik müessesine kadar getiriyoruz. Türkiye’ye, İstanbul’a karşı duyulan bu enteresan sevgi biçimi karşısında daha fazla ve daha organizeli yapılabilecek olanlar listeleniyor birer birer. Düşüncelerimizi döndüğümüzde İHH ile paylaşmamız gerektiğini söylüyor her kanaatimizin son cümlesi. Bunlar eşliğinde uyuyakalıyoruz.
21 Aralık 2007 bayram sabahı Bayramın sabahındayız işte. Hava sisli ve biraz da soğuk bugün. Kahvaltımızı yapıyoruz. Mürşid yumurtalarımızı haşlamış bile çoktan. Erzurumlu Ersin’in siyah çay isteği bu sabah da yerine gelemedi maalesef. Sağ olsunlar markette siyah çay aramışlar, bulduklarını düşünmüşler. Ama siyah çay bizim bildiğimiz siyah çay değil, karamel aromalı bitki çayı. Çay merakımız üzerine konuşuyoruz Feyzan Ahmed ile. Biliyor çay sorunumuzun ne demek olduğunu. Pakistan’da medresede okumuş Türk arkadaşı varmış orada Ensari Yücel isminde. Ondan biliyormuş. Feyzan Ahmed bugün kurban kesimlerini yapacağımız bölgedeki okulun (Hilal Public School) yöneticisi. Okul Biratnagar’a bağlı Guski köyünde. Bugünkü mihmandarımız o. Nazrul Hasan bayram sabahında anne ve babasının yanında olmak için köye gitti akşamdan. Kahvaltıdan sonra eşyalarımızı toparlıyoruz. Yanımıza alınacakları alıyoruz. İHH pankartı, Türk bayrağı, lokum paketleri, çocuklara balonlar, görevlilerin giyeceği tişörtler, dağıtımda kullanılacak poşetler… Hepsi tamam. Upondra Ray da kapıda hazır vaziyette bizi bekliyor. O halde besmeleyi çekelim ve düşelim yola.
Sisler içerisinde üç Türk yolcu Sis bastırdıkça bastırıyor. Ağır aksak ilerliyoruz köy yolunda. Toprak yolda araç hayli sallanıyor. Allah’tan yol fazla kalabalık değil. Sislerin içinden birdenbire beliren kırmızılı, sarılı, mavili giysiler içerisindeki insanlar beyazlığın orta yerine unutulması imkansız olarak düşüveriyorlar. Sis, sessizliği de indirmiş yeryüzüne. En ufak bir sese bile duyarlıyız. Yoldaki görüş mesafemiz zaman zaman üç metreye kadar düşüyor. Önce sesleri geliyor yolda karşılaştıklarımızın. Bir ara Ersin, arabanın bu yoldaki gidişini çekmem lazım diyerek arabayı durduruyor. Sislerin içerisinde kayboluyor. Biz ilerledikçe yolun sol tarafında mevzilendiğini ve bizi beklediğini görüyoruz. Kafasının üzerinde yük taşıyan iki kadın geçiyor önünden bize doğru önce, sonra bir bisikletli çocuk duruyor görüş açısının önünde, sonra iki bisikletlinin pedal ve zincir sesleri geliyor kulaklarımıza, arka sepetlerinde uzun dal parçaları taşıyorlar, tüm bu görüntünün üzerine Türk bayrağı ve İHH pankartı asılmış aracımız düşüyor Ersin’in kayıtlarına. Biraz ileride durup Ersin’in gelişini bekliyoruz.
Guski’de namaza yürüyüş Yol epey zamanımızı aldı. Ama sonunda Guski’ye geldik. Okulun demir kapısı açıldı. İçerisi oldukça büyük bir alan. 20 adet büyükbaş hayvan sayıyoruz. 40 büyükbaş hayvanın 20 adedinin kesimi burada yapılacak. Diğerleri Cchatabeli ve Rajbiraj bölgesinde kesilecek. Hayvanlar buffalo dediklerinden. Camız ya da manda diyebiliriz. Maşallah oldukça iyi durumdalar ve bakımlılar. Önce namaz kılınacak. Namaz kılacağımız alan köyün çıkışındaymış. Yola düşme zamanı. Şimdi namaza yürüyüş zamanı!
Köyde bayram hazırlıkları Köyün içerisinden geçen yoldan akın akın akıyor insanlar. Çocuklar ve babaları, çocuklar ve ağabeyleri, çocuklar ve dedeleri... Hemen okul binasının karşısındaki evden gelen Kur’an sesi kulakları dolduruyor. Ve işte o unutulmaz manzaraları anlatmanın zamanı geldi:
Kur’an okunan evin bahçesinde bir çocuk var. Tulumbanın başında, belden yukarısı çıplak. Altında yöresel bir kıyafet var. Başını sabunluyor, tulumbaya asılıyor, kovasına su dolduruyor, dolan suyu kafasından aşağıya boca ediyor. Bu evin ahalisi bayram hazırlığında. Görüntülerini alabilmek için izin istiyoruz. Çocuk burada bayram temizliği ile meşgulken, bahçenin uzak köşesinde evin babası hazırlık halinde. Evin hanımı, tertemiz giysileri giydiriyor eşine, uzun kumaş parçalarıyla sarıp sarmalıyor kocasını. Kokular sürünüyorlar hep beraber. Evin içinde de hareketlilik var belli ki. Lakin dışarıya pek bir şey aksetmiyor. Sonunda hazırlıklar tamamlanıyor. Baba ve oğulları düşüyorlar cami yoluna. Ersin de peşlerinde… Yol boyunca akan insanların arasına karışarak ilerliyoruz biz de. Namaz kılınacak alan bu civarda bayram namazları için kullanılan bir alanmış. Civar köylerden de gelip Müslümanlar namazlarını burada kılacaklar. Burada bayramlaşılacak ilkin. Çoluk, çocuk, genç, ihtiyar yürüyoruz köyün orta yerinde. Selamlaşıyoruz herkesle. Çocuklar etrafımızdan hiç eksik olmuyorlar. Sağlı sollu evler var. Evlerin ön kısımlarında hayvanlar için önceden kurutulmuş ot yığınları var. Evlerde bambudan ve kerpiçten olunca oldukça otantik bir görüntü ortaya çıkıyor dağılmaya yüz tutan sisin içinde. Evlerin duvarlarına mavi renkli boya ile Arapça besmele ve selam yazıları yazılmış. Bazılarında ise ayet-i kerimeler var. Ne yana döndürsek bakışlarımızı, orada fotoğraf kareleri canlanıyor ve bizim bakışlarımızla yeniden donuyorlar. Yol 10 dakika kadar sürüyor. Ve namaz kılacağımız mekâna geliyoruz.
Hindistan sınırında bayram namazı Dört yanı omuz hizasında duvarla çevrilmiş açık bir alan burası. Mihrabını yapmışlar sadece. Osmanlı zamanındaki namazgâhları andırıyor. Hemen aklıma gelen, Bursa’da bulunduğu semte de ismini veren namazgâh oluyor. Bizim namazgâhlardan epey bir büyük buradaki alan. Ses sistemlerinden vaaz sesi duyuluyor. Meydan şimdilik yarı yarıya dolu durumda. Birazdan tamamı dolacak gibi. Ersin kamerayla çekim yaparak giriyor meydana. Tripotunu ayarlayıp kamerayı uygun bir açıyla yerleştirdikten sonra en ön sıraya, bizim yanımıza oturuyor. Sağ yanımızda Feyzan Ahmed var. Bayram namazının tarifini yapıyor hoca. Bu arada namaz için beklerken her saftan bir kişi elindeki torbaya cemaatten para topluyor. Bunun ilginç bir sebebi var; halk kendi imamlarını kendileri finanse ediyor. Bunun için de Cuma namazları ve bayram namazları en uygun zamanlar. Herkes cebinden çıkardığı küçük paralarla katkıda bulunuyor. Sıra bize geldiğinde, biz de üzerimize düşeni yapıyoruz. Bayram namazı için ayaktayız, huzurdayız. Namaza durduğumuzda geride sadece çocuk ve kuş sesleri kalıyor. Sis dağılıyor, secde yerine çiğ düşmüş, toprağa değiyor alnımız, tekbirler alıyoruz, rükûya varıp kıyama kalkıyoruz, çocuklar ve kuşlar birbirlerine çok yakışıyorlar. Namaz bitti, Itri’nin bestesiyle tekbiri dilimizde döndürüyoruz. Etrafımız hemen doluveriyor. Bayramlaşıyoruz kalabalıkla. Gözümüze çaktıkları gözlerinden ve ellerimize sardıkları ellerinden samimiyet kuşanıyoruz. Anlatılmaz bir duygu, ne kelime var ne de bir harf… Tek bir şey kalıyor söylemek için; “Elhamdülillah Müslüman’ız!”
Pazar yeri, harçlıklar ve çocuklar Çocuklar bir bayram günü ellerine üç beş kuruş harçlık geçirdiklerinde, üstelik kendilerine yönelik ürünler satan oldukça şatafatlı bir mekâna da düştüklerinde neler yaşarlar hiç tahmin edebiliyor musunuz? Cami çıkışında bir pazar yeri var. Bayramın çocukları ellerindeki küçücük harçlıklarıyla doluşuyorlar pazar yerine. Ortalık çığlık çığlığa… Yerde kurdukları alelade tezgahlarında, küçük oyuncak ve yiyecekler satan satıcı köylüler talepleri karşılamak için ellerini çabuk tutmak zorundalar. Kimi seyyar satıcılar poster satarken, kimileri yöresel yiyeceklerden baharatlı karışımlar hazırlayarak gazete kağıtları üzerinde ikramda bulunuyorlar çocuklara. Pazar yerinde biraz oyalandıktan sonra kurban kesim sahasına doğru yol alıyoruz.
Türkiyeli Müslümanların kurbanları kesiliyor Kurban kesimi için her şey hazır. Pankartlarımız asılmış, kasaplar büyük bıçaklarını hazırlamışlar, hayvanlar kesim için sıraya konulmuş. Organizasyon tam anlamıyla kusursuz. Kurbanlık hayvanların hangi haneye ne kadar ölçülerde dağıtılacağı önceden belirlenmiş durumda. Paylarını almak için bekleyen bir kalabalık mevcut. Buraya gelemeyecek olanların evlerine servis yapılacak. Meydandakilerle bayramlaşıyoruz önce. Duygu yüklü konuşmalar yapıyorlar. Kesim başlıyor. Besmeleyi ve tekbiri tekrarlamaya başlıyoruz. İlk kan toprağa düştüğünde sevinç kaplıyor yüreğimizi. Boğazlanan her hayvanın başına üç kişi geçip hayvanı hiçbir zayiata meydan vermeden parçalamak için kolları sıvıyorlar. Çocuklar biraz geriden izliyorlar olan biteni. Onlar için hazırladığımız balonları veriyoruz ellerine. Balonu ilk kez görüyor hemen hepsi. Şişiriyoruz ve öyle veriyoruz bu kez ellerine. Hoşlarına gidiyor ay yıldızlı ve İHH logolu rengârenk balonlar. Şişirmekten yorulunca, içlerinden biraz büyük olanlarına görev veriyoruz “Şişir” diyerek. Şişiriyorlar ve arkadaşlarına veriyorlar balonları. Balonun Guski’deki adı birdenbire “şişir” olarak kalıyor. Şişir aşağı, şişir yukarı oynaşıyor çocuklar. Kurbanlık hayvanlardan ikisinin parçalama işlemi tamamlandığında dağıtım işlemine başlıyoruz. İsimleri okunanlar sıraya geçiyor, İHH poşetlerindeki haklarını teslim ediyoruz kendilerine Türkiyeli Müslümanlar adına.
Tam 18 kilometre… Bunu size yaptığımız için üzgünüz Normal olarak kullanmış oldukları içme sularını sağlık gerekçeleri ile içemediğimizden dolayı kapalı şişe su arıyor gözlerimiz. Feyzan Ahmed ve Nazrul Hasan durumun farkına varıyorlar. Hemen aldıralım diyorlar. Cebimizden birkaç yüz Nepal parası (rupee) çıkarıp veriyoruz. Motosiklete atlayan delikanlı yola düşüyor. Herhalde iş çabuk görülsün maksatlı hareket ediyorlar diye düşünüyoruz. Lakin saatler geçiyor ses seda yok sudan. Soruyoruz, gelecek diyorlar. Bekliyoruz... Bekliyoruz… Bekliyoruz. Susuzlukla imtihanımız var. Tulumbadan su çektiğimiz suyla abdest alıp namazlarımızı kılıyoruz. Sudan hâlâ haber yok. Derken pırıl pırıl gönderdiğimiz eleman toz toprak içerisinde geri dönüyor. Gecikme sebebini soruyoruz. Verilen cevapla yerin dibine girecek gibi oluyoruz. Yüzümüz kızarıyor. Tamı tamına 18 kilometre uzaktan almışlar suyu. Bu civardaki dükkânlarda kapalı şişe su bulmak imkânsızmış çünkü. Söyleyecek sözümüz yok özürden başka. Sorun değil diyorlar bize. Susabiliyoruz sadece.
Türk siyasi tarihi üzerine Guskili adamla muhabbet İşimiz bittiğinde, okulu geziyoruz, sınıflarını görüyoruz. İdarecilerle sohbet etme imkânımız oluyor. İkram ettikleri meyvelerden yiyoruz birlikte. İçlerinden biri ilgimizi çekiyor. Türkiye’nin Cumhuriyet dönemine ve şimdiki siyasi manzarasına dair bazı ilginç tespitlerde bulunuyor. İttihat ve Terakki’nin uygulamalarını biliyor mesela. Enver Paşa hakkında da bilgi sahibi. İlgiyle izliyoruz kendisini. Katmandu’da turizm işi ile meşgulmüş. Bayram vesilesiyle Guski’ye gelmiş. Uzun uzun anlatıyor.
Kasımiyye Medresesi Vakit doluyor. Biratnagar’a dönme vaktimiz geliyor artık. Nazrul Hasan yine yanımızda. Kendi doğduğu evi ve yaşadığı civarı göstermek istediğini söylüyor. Bulunduğumuz yer hemen Hindistan sınırında. 100 metre ötesi Hindistan’mış. Oradakilerle kucaklaşıyoruz, birbirimizi Allah’a emanet ederek yola düşüyoruz yeniden. Nazrul Hasan’ın evinin bulunduğu yerde eski bir cami var. Şöyle bir selam vererek geçiyoruz yanından. Çocuklarla selamlaşıyoruz. Sağ tarafımız Hindistan, sol yanımız Nepal. Bir medresenin önünde duruyoruz. Medresenin adı; Kasımiyye… 500’e yakın öğrenci okuyormuş burada. Fakir ve yetimler mevcutmuş burada da. Fakat diğer okullar kadar şanslı değil buradakiler. Yatacak yer sorunları var çünkü. Kısa bir bilgi alımı sonrası yolumuza devam ediyoruz.
Biratnagar’a dönüş yolundan manzaralar Müslümanların mekânlarından çıktıktan sonra geldiğimiz muhit bir Hindu kasabası. Temizlik anlayışlarından belli oluyor buranın Müslümanlara ait olmadığı. Kalabalık bir yoldan ilerlemeye çalışıyoruz. Sağlı sollu esnaflar var. Berberler en ilginç olanları. Saçlarına çok düşkün buranın erkekleri. Müzik marketlerini, meyve satanları, baharatçıları, bakkalları, seyyar satış yapan köylüleri geride bırakarak ana yola çıkma niyetindeyken, hemen önümüzdeki aşırı yüklü bir öküz arabasının tekerleğinin çıkması sonucu beklemek zorunda kalıyoruz. Güç bela çekiyorlar arabayı ve öküzleri kenara, böylece geçebiliyoruz. Köprülerden, nehirlerden, tarla içlerinden, zaman zaman nispeten daha düzgün yollardan geçiyoruz. Bir nehrin üzerindeki köprüde bisikletinin arkasındaki kız arkadaşıyla gülücükler eşliğinde sohbet eden delikanlıyla göz göze gelip geçiyoruz yanından. Nehirler balık tutmaya çalışanlarla dolu. Şu mavi giysili öğrenciler belli ki okuldan yeni çıkmışlar. Yol boyunca yürüyüşteler. Kim bilir daha kaç kilometre yol yürümek zorundalar? Biratnagar’a ters taraftan giriş yapıyoruz bu sefer. Evimizin kapısına geldiğimizde farkına varıyoruz acıktığımızın. “Bugün mutfakta bize göre bir şeyler pişirebilir miyiz?” sorusu geçiyor kafamdan. Önce odamıza çıkmalı ve biraz dinlenmeliyiz.
Hurşid Iraqi İHH’ya fotoğraf gönderebilmek ve çektiğimiz fotoğrafları bir DVD’ye aktarabilmek için çarşıya çıkmak istediğimizi söylüyoruz beraberimizdekilere. Tarık evde kalmayı tercih ediyor. Elektrikler kesik her yerde. Durumu nispeten diğerlerine göre iyice olan esnafın jeneratörleri sayesinde çarşı aydınlık. Seyyar satıcıların ve dükkânların çoğunda mum ya da lüksler yanıyor. Bulduğumuz yerler genelde kapalı. İnterneti olan hiçbir yer yok şehirde. Olsa da elektrik kesik zaten. Bir esnafın dükkânına uğruyoruz. Siyah çay istiyorlar diyor mihmandarımız. Dükkan sahibi kafasını uzatıyor; “Onların istediği çay olmaz burada.” diyor. Nereden biliyor nasıl çay istediğimizi acaba diye iç geçirirken adamın ofisinde buluyoruz kendimizi. Hurşid Iraqi adamın adı. Buranın meşhur zenginlerindenmiş kendisi. Siyaset arenasında da faal olduğunu söylüyor. Nepal meclisinde 25 vekille temsil edilmeleri gerektiği halde 3-4 vekille temsil edildiklerinden yakınıyor bize. Müslümanlar zaten üç yıl evvel almışlar vatandaşlık haklarını Nepal’de. “Daha evvel geleceğinizden haberim olsaydı eğer size Türk yemekleri yaptırırdım!” diyor bize. Gülüyoruz. “Nereden biliyor Türkiye’yi?”, “Iraqi soy ismi nereden geliyor?” gibi sorular geliyor aklımıza. Kahvelerimizi yudumlarken soruyoruz hepsini birer birer. Bağdat’a dayanıyormuş soyu. 150 yıl evvel kadar gelmişler Bağdat’tan ataları. Türkleri de ticarette tanımış. Ağız tadınızı iyi bilirsiniz siz diyor bize. Deri ve ayakkabı ticareti yapıyormuş. Deri sektörünün Türkiye’deki durumu hakkında konuşuyoruz biraz. Bize kartvizitini veriyor, “Geldiğimde ülkenize ben sizi bulurum.” diye de eklemeyi unutmuyor.
Türk usulü pirinç pilavı Güne dair aramızda yaptığımız kısa bir durum değerlendirmesinden sonra mutfağa geçiyorum. Kap kacak arasından bulduğum yayvan bir tepsiye pirinç çuvalından iki bardak pirinç döküyorum. Pirinçleri bizimkisi gibi iri değil. Nispeten küçük ve “sarı kılçık” cinsini andırıyor uzun oluşu yönüyle. Ayıklıyoruz İrşad ile beraber mum ışığında mümkün olduğunca. İrşad buranın müdavimlerinden cevval bir delikanlı. Bütün hareketlerimi en ince ayrıntısına kadar inceleyerek seyrediyor. Paket tereyağımız, şişe suyumuz var. Tuz arıyorum. İrşad’la anlaşmaya çalışıyoruz. Sonunda tuzun adı geliyor aklıma; “nûn” diyorum, tuz paketi de geliyor. Türk usulü pilav pişiriyorum İrşad’ın muhteşem seyri altında. Odamızda Türkiye’den getirdiğimiz barbunya pilakisi eşliğinde yanına soğan da dilerek afiyetle yiyoruz. Epeyi koyu bir muhabbetten sonra yataklarımıza uzanıyoruz. Ertesi gün bir kurban organizasyonu daha gerçekleştirecek ve biraz da turistik gezi yaptıktan sonra Katmandu’ya uçacağız. Bundan sebep eşyalarımızı yatmadan evvel hazır hale getiriyoruz.
Bayramın ikinci günü Sabah haşlanmış yumurta, etimek, tereyağı ve reçelden müteşekkil soframızdan kalkıp vedalaşıyoruz ev sahiplerimizle. Tam üç gece kaldık bu evde. Bugün Aralık’ın 22’si. Her şey için teşekkür ediyoruz. Kaldığımız yere İHH adına yetimler yararına kullanılmak üzere bağışta bulunarak ayrılıyoruz. Önce Nepal Mescid Konsülü’ne düşüyor yolumuz Biratnagar’da. Sunum yapıyorlar bize. Nepal’deki mescidlerin ihtiyaçları üzerine kurulmuş bir kurum burası. İmam maaşı veriyorlar mesela. Bir imamın maaşı 70 dolara tekabül ediyor. İmamın geri kalan ihtiyaçlarını köylüler ve caminin cemaati karşılıyormuş. Büyük bir cami yaptırma niyetindeler. Camilerin bakımı, personelinin maaşları ve yeni cami yapımları için projelerini hazırlamışlar. İHH’ya ulaştırmak üzere teslim alıyoruz projelerini.
“Cchatabeli” şemsiye demek Sol yanımızdan aheste bir nehir uzanıyor. Kadınlar çamaşır yıkıyorlar suda. Sol tarafımız geniş tarlalardan oluşuyor. Bir çiftçi öküzüyle beraber çift sürüyor. Keçileriyle dolaşan bir başka kadın daha çarpıyor gözümüze. Burası Cchatabeli yolu. “Cchatabeli”, Nepal dilinde şemsiye anlamına geliyor. Sunsari’ye bağlı bir küçük kasaba burası. Burada da kurbanlarımız kesilecek birazdan.
İstanbul hilafetin merkezidir! Kurbanlarımız Bilal Public School’un bahçesinde kesilecek. Ahali toplanmış bizi bekliyor. Bayramlaşıyoruz. Evvelki günü birlikte geçirdiğimiz Gulam Resul Flahi, bize eşlik ediyor. Okul hakkında bilgi alıyoruz. Okulda toplam 275 öğrenci okuyor. En büyük sorunları öğretmenlerin maaşını karşılamakta yaşadıkları zorluklar. Eksikliklerine dair projelerini sunuyorlar bize. Gulam Resul kameramıza bir sunum yapıyor ayrıca; “İstanbul hilafetin hâlâ merkezidir bizim için. Sizleri burada görmekten çok mutluyuz. Ne olur bundan sonra da irtibatımızı kesmeyelim.” Kurbanlarımız kesiliyor, dağıtım gerçekleşiyor. Çocuklara balonlarımızı ve Ersin’in Doha’dan aldığı şekerleri ikram ediyoruz. Ortalık daha bir renkleniyor. Gulam Resul’ün evine misafir oluyoruz bir süre. Meyve ve bisküvi yiyor, soğuk meyve suyu içiyoruz. Rajbiraj’daki kesim işleminin de tamamlandığı haberi geliyor. Kurban kesimlerimiz nihayet sona erdi. Sorumluluğumuz bu anlamıyla sona ermiş durumda olduğundan tarifi imkânsız bir hafiflik kaplıyor içimizi. Cchatabeli’den ayrılıyoruz artık. Nazrul Hasan kalan bazı işleri tamamlamak için bir motosiklete binerek ayrılıyor bizden. Kendisiyle havaalanında buluşacağız. Yolumuz Dharan’a…
Dharan Dharan yolu tamamen asfalt. Sağlı sollu ormanla kaplı yol. Bu ormanlarda yabani hayvan da varmış. Burada meşhur Nepal Kaplanı ve fillerin yaşadığını öğreniyoruz Gulam Resul’den. Oldukça sakin ve daha az kornalı bir yolculuktan sonra Dharan’a giriyoruz. Dharan İngilizler zamanında askeri birliklerin konuşlandığı bir şehirmiş, bir de hastane yapmışlar o zamanlar, fakat şimdi kullanımda değilmiş bu bina. Dharan şimdiye kadar karşılaştığımız şehirlerden biraz farklı. Bu şehirde daha zengin bir nüfusun yaşadığını öğreniyoruz. Ticaretle uğraşan bir şehirmiş burası. Dharan’ın içinden geçerek dağ yoluna doğru çıkıyoruz. Dağ yolu, keskin virajlarla dolu. Şoförümüz çok dikkatli. Seyir için müsait olan bir yerde durup şehri seyrediyoruz. Üç tarafı dağlarla çevrili korunaklı bir yer burası. Askeri açıdan İngilizlerin bu şehri tercih sebebi daha bir anlaşılabiliyor şimdi. Daha yukarıda yüksekçe bir tepede turistik bir mekâna doğru gidiyoruz. Itri’nin tekbiri düşüyor yeniden dilimize, Gulam resul kaydediyor cep telefonuyla. Turistik mekân daha ziyade genç Nepallilerin tercih ettiği bir yer. Yüksek tepeye yaya çıkılıyor. Herkes bizimle diyalog kurmaya çalışıyor. Tarık’la fotoğraf çektirmek için yarışıyorlar. Ersin “Tarık’ın meşhur olduğunu burada da anladılar.” diyor, gülüyoruz. Havanın sisli olmasından dolayı etrafı pek göremiyoruz ama güzel bir yer burası. Havası oldukça temiz…
Elveda Biratnagar! Yeniden Biratnagar Havaalanı’ndayız. Upondra Ray ve yolda babasının mihmandarlık görevini devralan genç yeğen Flahi ile beraber Nazrul Hasan’ı beklemeye koyuluyoruz. Nazrul Hasan motosikletin üzerinde uçağın kalkışına az bir zaman kala geliyor. Üstünü başını silkeliyor. Vedalaşıyoruz kalanlarla. Uçağa geçmek için yeniden güvenlik kontrolündeyiz. Soru tek, cevap da; “Ateş var mı?”, “Yok!”, “Öyleyse geç!”. Akşam olmak üzere. Havanın kızıllığında sürecek yolculuğumuz. 18 kişilik uçağımız biraz rötarla kalkıyor. Bu sefer ben en önde oturuyorum. Pilotun göstergelerini izliyorum. 10.250 fit yüksekliğe kadar çıkıyoruz. Sabitleniyor irtifamız. Hız göstergesinin hangisi olduğunu arıyor gözlerim ama bulamıyorum. Hostes kola ve su ikram ediyor. Hostesin, pamuk ikramından sonraki ikinci turu bu tur. Dalmışım birkaç dakikalığına. Uyandığımda inişe çoktan geçmiş durumda olduğumuzu görüyorum. Tarık uyuyor Ersin sığamadığı koltuktan gülüyor. Nazrul Hasan en arkada gazete okuyor. İyiden iyiye dağılmışız.
Yeniden Katmandu Uçaktan inip, eşyalarımızı aldıktan sonra De l’Annapurna otelinde yer olmadığından başka bir otele doğru yol alıyoruz. İlk hedefimiz otel Yak&Yeti. Hemen bir duş aldıktan sonra Anatolia Restaurant’a gideceğiz. Otelin lobisinde Nazrul Hasan’la beraber, Zülfikar Ali de var bu sefer. Nazrul Hasan ailesinin yanına gidiyor, biz Zülfikar Ali ile beraberiz şimdi. Yemeklerimizin siparişini veriyoruz. Türk yemeklerinin dışında aldığımız tek Nepal yemeği; “momo”. Zülfikar Ali yöresel yemeklerden alıyor. İçeceklerimiz ayran. Tabii ki çillilerimiz de masada. Yemekten sonra, epey uzunca sohbet ediyoruz Zülfikar Ali ile. İstanbul’u soruyor bize. Anlatıyoruz. Hemen sol yanımızda kız kulesinin tablosu var. Arkadan pek bir güzel görünüyor Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet ve Süleymaniye… Kızkulesi efsanesinden başlayarak kısa bir İstanbul turu yapıyoruz.
Türkiye’den haber var Otelimizin koşulları bir öncekine nazaran daha iyi. En azından banyosunda bulunmaktan dolayı sıkıntıda değiliz. Nepal’in televizyon kanallarında Hint etkisini görmek mümkün. Müzik yapısı, kültürel vizyonu hep Hindistan’ı andırıyor. Filmlerde uzun uzun aralar verilip klipler giriyor devreye. Otel yönetiminin paket olarak sunduğu televizyon yayınında BBC, RTL, TV5, CNN, RAI, NBC gibi kanalların yanında Hint kanalları, Pakistan kanalları ve el-Cezire de var. El-Cezire izliyoruz. Türk Hava Kuvvetleri’nin Kandil Dağı’nı bombaladığı haberini izliyoruz. Bölgeden yayın yapıyor kanal. Bir süre Ersin’in fotoğraflarına baktıktan sonra odalarımıza çekiliyoruz. Duşumu aldıktan sonra derin bir uykuya dalıyorum
23 Aralık 2007 Pazar… Bayramın üçüncü günü Kahvaltımızı yapıp, resepsiyonda ödeme işlemini gerçekleştirdikten sonra Nazrul Hasan ve Zülfikar Ali’yi görüyoruz lobide. Bugün Katmandu’nun güneybatısındaki Krişnanagar’a gideceğiz. Önce Bhairahawar’a uçacağız sonra yaklaşık üç saat yolculukla Krişnanagar’a Tevhid Center’ın ofisine, Şeyh Abdullah’ın yanına gideceğiz. Şeyh Abdullah daha önce bizi birkaç kez telefonla arayarak gelişimizi heyecanla beklediğini ifade etmişti. Önceden planlanmış gezi için hazırız.
İstikamet Bhairahawa üzerinden Krişnannagar Önce havaalanı yakınlarındaki Şeyh Abdullah’ın oğulları tarafından işletilen bir kumaş boyama atölyesine uğruyoruz. Burada İngiltere’den Muslim Aid’in kurban çalışmasına tanıklık ediyoruz. Havaalanına geldiğimizde, Biratnagar’a giderken yaşadığımız sıkıntının aynısıyla yeniden karşılaşıyoruz. Biletlerimiz fark ödeme mecburiyetimizden dolayı değişiyor. Uçuş için hazırız. Havaalanı hayli kalabalık bu sefer. Uçuşlar, hava muhalefeti dolayısıyla ya iptal ediliyor ya da erteleniyor. Yaklaşık 2,5 saatlik bir gecikmeden sonra Buddha Air’in çift pervaneli uçağına binebiliyoruz. 2,5 saatlik bir uçuştan sonra ikindi sularında Bhairahawa’dayız. Burada bizi Hasan Nur, bir arkadaşı ve kiraladıkları araç karşılıyor. Eşyalarımızın hepsini getirmedik bu kez. Bir gece kalıp döneceğimizden dolayı sadece çekim ekipmanı ve ufak tefek eşyalarımız var yanımızda. İlk olarak Bhairahawa’da bir camiye uğrayıp öğlen ve ikindi namazlarımızı eda ediyoruz. Burada da Muslim Aid’in kurban kesim organizasyonu var. Tekrar yola düşüyoruz.
Bu sefer havanın kızıllığı bize karayolunda eşlik ediyor. Hareketli bir yoldayız. Müslümanların yoğun yaşadığı bölgelere doğru giden bir yol üstündeyiz. Hasan Nur bize etrafı anlatıyor. “Şu tepenin ardında bir köy var. Orada sadece Müslümanlar yaşıyor. Oraya bisikletle bile gitmek neredeyse imkânsız. Yürüyerek birkaç saatte ulaşabiliyoruz.” dediğinde keşke vaktimiz olsaydı da oraya ulaşabilseydik diye iç geçiriyorum. Dağın yamacını izleyerek varıyoruz Krişnanagar’a. Burası da Hindistan sınırında. Bir tren sesi geliyor. Sorduğumuzda Hindistan’ın tren hattının sınırdan geçtiğini öğreniyoruz. Yolumuz bir hayli azalmış olmalı. Karanlık gittikçe daha koyu çöküyor. Yol kenarında ışığı ya da işareti olmadığı halde giden bisikletleri, motosikletleri şoförümüz son anda fark ediyor. Allah’tan fark ediyor…
Tevhid Center, Şeyh Abdullah, Şahin ve Muhammed İkbal Çok sıcak karşılanıyoruz burada. Şeyh Abdullah, Nepal’in selefi Müslümanlarını temsil eden bir gruba liderlik yapıyor. Biraz kekememsi konuşuyor, sakalı ve gülen yüzü güzel bir bütün olmuş. Tevhid Center isimli kuruluşun bir ofisi, bir kliniği ve bir de okulları var. Namazımızı kıldıktan sonra ofise geçiyoruz. Ofiste sohbet ediyoruz. En çok İHH’yı merak ediyorlar. Bizim geleceğimizi İHH’nın uluslararası partneri Muslim Aid önceden haber vermiş kendilerine. Kendimizi ve İHH’yı tanıtıyoruz. Onları dinliyoruz. O esnada içeriye bizim Diyarbakır, Elazığ ya da Urfa taraflarının insanını andırır simasıyla biri giriyor. Tanışırken kendisiyle bizim Ersin’in soy isminin Şahin olduğunu işitiyor. Başlıyor Muhammed İkbal’in şiirlerindeki şahin imgesini örneklerle anlatmaya; Geniş kanatlıydı, ama cesur ve gayretli değildi Filozof, sevginin sırrına yabancı kaldı Gökte dolaştı durdu akbaba, şahin misali ancak Canlı av lezzetinden nasipsiz kaldı! Bir de ardından Şahin isimli şiirini okuyor İkbal’in. Bunun üzerine Ersin, şair olarak Türkiye’den kimleri bildiğini soruyor kendisine. Mehmet Akif Ersoy cevabını alınca hızını alamayıp Sezai Karakoç’u tanıyor musun diye soruyor. Cevap; “Evet biliyorum kendisini!” Hepimiz birbirimize bakıyoruz. Bu amcamız Yunan Felsefesi üzerine okumuş. Bu vesile ile Türkleri de bildiğini söylüyor. Balkanlar’a hayli ilgili. Bosna Hersek ve Kosova üzerine konuşuyoruz. Hepsinin sonunda, “Dert bir değil ki…” diyor, doğru söze ne denir?
Kurban eti, keçi etinden Türk usulü köfte ve illaki çilli Şeyh Abdullah bizi evine misafir ediyor. Önce nescafe, meyve suyu, meyve ve bisküvi ikram ediliyor. Arkasından bizim için sofra hazırlattığını söyleyip sofraya çağırıyor hepimizi. Biz yine itiraz makamındayız. “Ama sizin için Türklerin köfteyi nasıl yaptığını öğrenip köfte yaptırdım.” deyince yapacak bir şey kalmıyor geriye. Köfte keçi etinden yapılmış. Biraz yumuşakça ama köftenin lezzeti yerli yerinde. Bir de haşlanmış kurban eti var masada. Ondan da alıyoruz tabağımıza. Kendileri parmak uçlarını birleştirerek elleri ile yiyorken yemeği, bizim için çatal ve kaşık düşünmüşler. Özellikle acılı ve baharatlı yaptırmadığını söylüyor yemekleri. Ben “Çilli var mı?” diye sorunca “Var tabii!” cevabını veriyor sevinerek. O küçük yemyeşil biberleri hazırladıkları lavaşın içine yatırıp, köfte, domates ve soğan eşliğinde yiyorum kütür kütür. Yemek yiyişimdeki iştah hoşlarına gidiyor. Kahkahayı basıyorlar… Bu gece bu bölgede kalacağız. Bunun için bizi bölgenin en saygın evinde misafir etmeyi düşündüklerini söylüyorlar. Dört katlı bir ev burası. Doktor bir aileye aitmiş. Girişinde klinik hizmeti veriyorlar, üst katlarında da kendileri ikamet ediyorlarmış. Ailenin oğlu Doktor,Selman tarafından karşılanıyoruz. Kalacağımız odalar gösteriliyor. Tarık ve Zülfikar bir odada, ben Ersin ile bir odada kalacağız. Selman tıp eğitimini Bangladeş’te aldığını söylüyor. Bangladeş’teki eğitim sistemini soruyoruz. “İngiltere sistemi var.” diyor. “Tıp eğitiminde çok ileriler.” diyor. Babası geliyor az sonra. Onunla da biraz konuşuyoruz. “Yatma vakti geldi diyor.” artık. Banyo ve tuvaletin yerini gösteriyor bize. Teşekkür ediyoruz ve ışıklar sönüyor. Gece ilerlemeye çalışırken, yatağımın başucundan bir telefon sesi geliyor. El yordamıyla ulaştığım telefon benim telefonum. Hindistan sınırında olmamızdan olsa gerek Nepal’de çekmeyen Avea hattım Hindistan’ın “Cellone” cep telefonu şirketi üzerinden zayıf da olsa sinyal alabiliyor. Hemen bir mesaj yazıyorum eve. İlginçtir telefon 15 santimetre karelik bir alanda çekiyor sadece. Telefonu sadece orada ve belli bir açıda tutmam gerekiyor. Neyse ki mesaj gidiyor. Cevabını bekliyorum o da geliyor. Tamam, artık daha rahat uyuyabilirim.
24 Aralık 2007 Pazartesi… Bayramın dördüncü günü Sabah namazımızı kıldıktan sonra toplanıyoruz odada. Nepal, Hindistan, Arap dünyası ve Türkiye üzerinden bir sohbet döndürüyorlar Tarık’la doktor. Sabah sabah pek de tadım yok. Ersin kamerasını ve fotoğraf makinesini kapıp çoktan sokaklara dökülmüş durumda zaten. Bir sokağa çıkıyorum bir eve giriyorum. Bu sırada muayene olmak için gelen bir aile ve kızları var aşağıda. Doktor, kızcağızla ilgilenmek için aşağıya iniyor. Sancıdan kıvranıyor kız. Doktor muayenesini tamamladıktan sonra ilaç veriyor eczanesinden. Tam o esnada Şeyh Abdullah geliyor. “Bu doktor” diyor “Çok iyidir. Fakir babasıdır. Ücretsiz muayene eder elinden geldiğince, ücretsiz verir çoğu zaman ilaçları.” Ersin de fotoğraf seferinden döndü işte. Tarık da geliyor aşağıya. Şeyh Abdullah’a kahvaltıya gidiyoruz. Okullarında bugün kurban kesimi yapılacakmış. Ona iştirak etmemizi talep ediyor bizden Şeyh Abdullah. Kurbanlar yine Muslim Aid’den. Muslim Aid gittiğimiz hemen her yerde organizasyon yapan bir kuruluş. Genelde keçi kesiyorlar. Burada da kurbanlar kesiliyor. Okulun üst katlarını geziyorum. Üst katların birinde bir küçük kız var. Aşağıda olup biten her şeyi tuğla deliklerinin arasından seyrediyor. Gel aşağıya gidelim dercesine vücut dilimi kullanarak bir şeyler yapıyorum. Vücut diliyle cevap veriyor bana. Kaşlarını yukarıya kaldırarak hayır diyor. Sınıflarda kara tahtadan başka hiçbir şey yok. Her taraf beton ve pencere de yok. Ersin ve Tarık fotoğraf alıyorlar etkinlikten. Bu arada okulun bir kısmında inşaat var. Okul genişletme çalışması bu. Artık gitme zamanı geldi. Ama önce merkezin eksiklikleri ile ilgili proje dosyalarını teslim almamız gerekiyor. Bir miktar bağış bırakıyoruz İHH adına buraya da. Yetim ve fakir çocuklar yararına diye de sıkı sıkıya tembihliyoruz. Sıkı bir dostlukla karşılandığımız yerden sıkı bir samimiyet gösterisi ile uğurlanıyoruz. Arabaya Hasan Nur, bir arkadaşı ve Zülfikar Ali ile beraber biniyoruz. Bazı köylere uğrayarak gideceğiz Bhairahawa Havaalanı’na. Bu yerler arasında Buda’nın doğduğu köy olan Siddhartanagar da var. Uğradığımız köy yerlerinde objektifimizin Müslüman kadınlara yönelmemesi hususunda önceden uyarılıyoruz. Buradaki Müslüman kadınlar genelde “burka” denilen kıyafetler içerisindeler. Nepal’in diğer bölgelerinde durum buradakinden daha farklıydı.
Köylerden manzaralar Dar sokaklardan ilerleyerek, kuyudan çekilen sularla bir kenarda çamaşır yıkayan kadınların ve tulumbanın kenarına oturmuş yıkanan Hindu yaşlısının yanından geçerek giriyoruz bir köye. Hindu okulunun İngilizce sayı sayma oyunu oynayan küçük öğrencilerine konuk oluyoruz bir süre. Sarı çiçekli tarladaki kırmızı renkli giysili insanların fotoğraflarını yakalamanın derdinde Ersin. Çatılardan ve pencere gerilerinden bizi izleyenlerin farkına varıyoruz ister istemez. Camilerine konuk oluyoruz ve meyvelerini yiyoruz.
Kurban bayramı münasebetiyle Müslümanları ziyaret eden Hindular Zülfikar Ali, Hasan Nur’u ve arkadaşı Zahid’i bıraktıktan sonra; “Sizinle bir kasabaya gitmek istiyorum, hem zaten yolumuzun da üzerinde.” diyor. “Hay hay” diyoruz kendisine. “Sen nereye dilersen biz oraya gideriz!” Düz ve bereketli bir ovada ilerliyor arabamız. Bu seferki şoförümüz de Hindu. Çocuksu bir siması var. Onunla beraber olduğumuz süre içerisinde dini gerekçelerle et yememesinden ötürü ona uygun yemekler verildi hep. İşini iyi yapıyor. İster istemez Upondra Ray ile kıyaslıyoruz, hep bu kazanıyor. “Hem arabası da daha iyi!”, “Hay bu konforun gözü kör olsun!”, “Olsun!”. Geldiğimiz kasabada tam bir karmaşanın orta yerine düşüyoruz. Etrafta ne kadar da çok sinek var böyle. Balık satıyorlar az ileride. Terziler göze çarpıyor. Yıkık bir binanın yanına park ediyoruz arabayı. Hemen yanımızda bir askeri araç var. İçinde sopalı ve ilkel silahlı askerler duruyor. Üstelik burada askerlik profesyonel olarak yapılan bir meslekmiş. İslam Merkezi’ne çıkıyoruz. Abdest alacağız. Abdest aldığımız yerdeki tuğlaların delikleri arasına sıkıştırılmış en azından 20 tane çok kullanılmış diş fırçası var. Nepal’de bulunduğumuz süre içerisinde en çok dikkatimizi çeken hususlardan biri de buydu doğrusu. Her ne koşulda olurlarsa olsunlar diş fırçalamayı asla ihmal etmiyorlar. Namaza duruyoruz, imamımız Zülfikar Ali. Namazdan sonra kısaca tanışıyoruz. Zülfikar Ali’nin buradakilerle bir işi olsa gerek ki izin isteyip ayrılıyorlar yan tarafa. Aşağıdan sesler geliyor. Sesleri izlediğimizde rütbeli bir komutanın da misafirler arasında olduğu, konuşanın Müslüman, dinleyenlerin ise ağırlıklı olarak Hindulardan oluştuğu bir toplulukla karşılaşıyoruz. Kurban Bayramı vesilesiyle tebrik için gelen bir ekibin İslam ile ilgili sorularını cevapladıklarını söylüyorlar bize. Bu ziyarete askeriyeden bir komutan da eşlik ediyor.
Buda’nın doğduğu köy İstikametimiz Lumbini; Buda’nın doğduğu köy. Bir saate yakın yol gittikten sonra, ileride gördüğümüz çok sayıdaki büyük tapınaktan birine bizi götüreceklerini söylüyor Zülfikar Ali. Beyaz, yüksek bir bina burası. Buda’nın türlü pozlarda heykelleri ile süslenmiş. Mermer merdivenlerin başında ayakkabımızı çıkarmamız gerekiyor. Budist bir rahip, baştan ayağa bembeyaz tapınağın merdivenlerinde turuncu renkli kıyafeti ve kel kafasıyla ilginç bir görüntü oluşturuyor. Bir şey hissetmediğimizden olsa gerek çabucak bitiyor işimiz. Sürekli aynı ritimle çalan bir davul sesi geliyor uzaktan. Sese doğru gidiyoruz. Burası rahiplerin yetiştirildiği bir okula benziyor. Turuncular içinde küçük kel çocuklar görüyorum uzaktan. Davulun çalındığı mekândayız. İçeride en önde orta yaşlı bir rahip küçük bir davula vuruyor. Arkasında başka bir rahip daha farklı bir davula vururken, diğer ziyaretçiler de eğer isterlerse bir minder alıp bu seremoniye katılabiliyorlar. Bu şekilde katılmış yaklaşık 5-6 kişi var içeride. Rahipler dışında, orkestrada bulunanların hemen hepsi Batılı turist. İrili ufaklı davullara aynı boyutlardaki çubuklarla vurup ses çıkarıyorlar. Ritmik ve aralıksız… Ses hiç susmuyor. “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.” ayeti geliyor aklıma. Tam da bu işte, tam da bu... Mekân dışarıdan gelen ışıkla ve Buda heykellerinin arasındaki mumlarla aydınlanıyor. Tarık’ın “Çok fazla vaktimiz yok ayrılmalıyız.” ikazıyla aracımıza yöneliyoruz.
Kapana kısıldık… Uçağa yetişebilecek miyiz? “Bu ne ya?”, “Bunlar nereye koşuyorlar?”, “Bize doğru geliyorlar!”, “Ellerinde sopalar ve taşlar da var!”… Bu cümleler aracımızın içinden telaşla kurulan cümleler. Buda’nın doğduğu yerden çıktıktan beş dakika sonra karşılaştığımız manzara aynen böyle. Ellerinde sopalar ve kalaslarla üzerimize doğru koşan gençler var. Şu ana kadar Nepal’de hiç görmediğimiz yüzleriyle karşılaşıyoruz Nepallilerin, öfkeliler. Neyse ki bizi geçip gidiyorlar arkamıza doğru. Yoldan iki kollarını havaya kaldırıp çapraz sallayarak yolun kapalı olduğunu ima edenler var. İleride bir sürü araç öylece duruyor. Saate bakıyoruz uçağın kalkmasına 1,5 saat var. Kalan yolumuz ise 10 kilometre civarında. “Başka yol var mı?” diye soruyoruz yoldan geçenlere. “Belki köylerden bir çıkış bulabilirsiniz.” cevabını alıyoruz. Zülfikar Ali “Sakin olun Allah’ın izniyle yetişiriz.” diyor. Geriye dönüyoruz. Bu sefer gerimizdeki yol da kapanmış. Tam anlamıyla kapan içerisindeyiz. Öfkeli gençlerle konuşup, uçağa yetişmek zorunda olduğumuzu, kapattıkları yolu değil başka yolları deneyeceğimizi söylüyoruz. Nedendir bilinmez izin veriyorlar geçişimize. İki arkadaş kavga edip birbirlerini yaralamışlar. Taraftarları arasında kavga büyümüş. Asker devreye girmiş ve köyden birkaç kişiyi götürmüş. Bunun üzerine köylü askere isyan ediyormuş. Bu sebeple yolu trafiğe kapamışlar. İçinde hasta olan ambulans bile bekliyorken bize müsaade ettiler. Mahdeyye’den sonra Gorda isimli mevki burası. Bir köy yoluna sapıyoruz. Kötü bir yolu var. Ama yetişmemiz lazım havaalanına. Epey gittikten sonra yol kıvrılıyor yavaş yavaş. İçimden bir his bu yolun da aynı yere çıktığını söylüyor bana. Tarık’la paylaşıyorum düşüncemi o da “Aynısını ben de düşünüyorum.” diyor. Mecbur öyle olmak zorunda çünkü sol yanımızda nehir var. Ve nehri aşabilmek için ha bire dönüyoruz. Derken geldiğimiz nokta tam da yolun kesildiği köprünün üzeri oluyor. Yola iri taş ve kaya parçalarını ve ağaç kütüklerini koyarak trafiği kapatmışlar. Zülfikar Ali “Endişelenmeyin geçeceğiz Allah’ın izniyle.” diyor o dervişane üslubuyla. Aşağıya iniyor ve isyancılara doğru yöneliyor. Ersin yalnız bırakmayayım diye peşinde Zülfikar Ali’nin. Biz de arabadaki eşyalarımızın başındayız. Etraftaki meraklı bakışlar altında arabada oturmak oldukça kötü bir his. Gözden kayboluyor bizimkiler. Dakikalar ilerliyor hâlâ yoklar. Derken Ersin’in söylene söylene, Zülfikar Ali’nin gülümseyerek gelişini görüyoruz. Arabadan iniyoruz yaya devam edeceğiz diyor bize. Şoförümüze teşekkür edip yükleniyoruz eşyaları. İsyancıların gözlerinin içine baka baka geçiyoruz köprüyü yaya olarak. Ersin çok kızgın. Söylenmeye yüzlerine bakarak devam ediyor. Az ileride boş bir otobüs var. Zülfikar Ali kaşla göz arasında bu otobüsü ayarlamış bizim için. Bekleyen trafiğin ters istikametine doğru gideceğimiz için şanslıyız. Normalde bu otobüs, bu yörede insan taşıyan bir araç. Yalnız bizi götür diyoruz. Uçağın kalkmasına 20 dakika falan var. Yetişmemiz lazım. Tam hareket halindeyken, Çinli olsa gerek bir turist grubu bağırıp çağırarak bize doğru geliyor. Meğer onlar da Katmandu’ya döneceklermiş. Aynı uçağın tam dokuz yolcusu aynı otobüste şimdi. Havaalanı ve Buddha Air’in ofisi aranıyor. Durum izah ediliyor. Sonucun ne olacağını şimdilik bilemiyoruz. Otobüs oldukça süratli ve yolda kendisine el edenler için durmuyor. 15 dakika kadar sonra havaalanındayız. Güvenlikten geçiyoruz. Asıl sürpriz bizi bekliyor; uçağımızın kalkışı yaklaşık iki saat ertelenmiş! Oturduktan sonra yerimize “Bu olayı da yaşamasaydık Nepal gezimiz eksik kalacaktı.” diyorum, basıyoruz kahkahayı. Zülfikar Ali’nin gösterdiği metanet ve tevekküle hayran kalıyoruz. “Şeyhimiz sayesinde geçtik oradan.” diyor Tarık. “Estağfurullah” diyor Zülfikar Ali, ama hoşuna da gitmiyor değil hani.
Son kez Katmandu Uçuşumuz tam 35 dakika sürüyor. İyi bir dinlemeye ihtiyacımız var. Otele yerleştikten sonra Anatolia Restaurant’a gidiyoruz. Nazrul Hasan da geliyor. Yemekten sonra garsonlarla görüştükten vedalaştıktan sonra otelimize dönüyoruz. Yorgunluk en üst düzeyde artık. Odalarımıza çekildikten ve iyi bir banyodan sonra uyku safhasına geçiyoruz çarçabuk.
Bayram bitti şimdi Katmandu’da alışveriş zamanı Bugün biraz alışveriş yapacağız. Akabinde İslami Sangh Nepal’den almamız gereken evraklarımızı ve eşyalarımızı alarak havaalanına geçeceğiz. Katmandu’nun bizim Tahtakale ve Mahmutpaşa’yı andıran mekânlarına gidiyoruz. İHH’nın talebi üzerine, Nepal’in, coğrafyasını, tarihini, siyasi yapısını ve kültürünü anlatan kitaplarla, müzik ve görsel CD ve DVD’ler alacağız. Nepal bayrağı ve detaylı bir Nepal haritası da alacaklarımız arasında. Nepal’in meşhur paşminalarından yapılmış şallar da almaya niyetliyiz. Eşe dosta hediye kabilinden bir şeyler alıyoruz. Şal baktığımız bir dükkândan epey bir miktar şal alıyoruz. Defosu bulunan bir şalı bana hediye ediyor dükkân sahibi. Kırmızı renkli ve oldukça güzel bir şal. Eşinden çok arıyorlar dükkânda fakat bulamıyorlar. Kırmızı şalı boynuma takıyor dükkân sahibi. Kitapçı ve müzik marketlere de uğradık, İHH’nın siparişleri de tamam. Çocuklar için de kuklalardan aldık birer tane. Vakit hayli ilerledi. Ersin biraz daha fazla alışveriş peşinde. Pazarlık yapıyoruz her alışveriş mekânında. Söylenen fiyatın yarısından daha aşağıya alışveriş yapma şansı buluyoruz hemen her yerde. Taksiye bindiğimiz gibi İslami Sangh Nepal’deyiz.
Final İslami Sangh Nepal’de… Tekrar görüşeceğiz Nepal! Muhteşem organizasyonlarını taçlandırıyorlar artık. Bir teşekkür beratı hazırlamışlar İHH adına. Bugün 2007 Aralık ayının 25’i ama onlar hicri takvime göre yazmayı tercih etmişler belge üzerine seneyi; Qurbani 1428 H… Nepal’in sembolü olan hançerlerden her birimize birer tane ve bir de İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım’a hediye ediyorlar. Bülent Yıldırım’a bir de paşmina şal hediye ediyorlar. Tüm projelerini, kurumsal evraklarını ibraz ediyorlar bize. Ben bir köşede harcırahlarımızdan ve yardım maksatlı kullanmamız gereken meblağlardan arta kalan parayı hesaplıyorum. Kendimiz için yolda lazım olabilir gerekçesi ile küçük bir meblağ ayırdıktan sonra kalanın tümünü bağışlıyoruz İslami Sangh Nepal’e. Bu paranın yürütmekte oldukları Kur’an tercüme çalışmasının baskısı için kullanılmasını istiyoruz. Sımsıkı sarılıyoruz birbirimize. Yine gelin temennileri eşliğinde. Gözlerimiz doluyor. Birbirimizi omuzlarımızdan tutup sarsıyoruz. Eşyalarımız hazır. Nazrul Hasan burada kalacak, Zülfikar Ali bizi havaalanından uğurlayacak. Vedalaşıyoruz kalanlarla. “Moralinizi yüksek, direncinizi sağlam tutun.” diyoruz hepsine yüksek sesle. İnşallah yine geleceğiz buraya. Katmandu caddelerinden havaalanına doğru giderken, görevimizi yerine getirmiş olmanın verdiği mutlulukla sürekli “Bizi utandırma!” diye yalvardığımız Allah’a hamd ederek birbirimize bakıp susuyoruz Tarık’la. Ersin bir arkadaki arabada bizi takip ediyor. Son kalan Nepal paralarımızı denkleştirip ödüyoruz taksi ücretini ve iniyoruz havaalanında. Güvenlik kontrolünden dolayı oluşan kuyruk bir hayli uzun. Ortadoğu’ya çalışmaya giden işçiler var sırada. Bileti olanlar girebiliyor havaalanından içeriye. Son ana kadar Zülfikar Ali’nin gözleri üzerimizde. Dualaşıyoruz karşılıklı. “Cennette görüşürüz inşallah!” diyen Ersin’in sözleri üzerine bakırdan tenine sicim gibi gözyaşı döküyor Zülfikar Ali. Bu Zülfikar Ali’nin son görüntüsü olarak yerini alıyor hafızalarımızda. Hüzünleniyoruz, dua ediyoruz.
Dönüş yolunda Katmandu Havaalanı Bagajlarımızı teslim etmek için beklerken her zaman ödediğimiz havaalanı vergileri geliyor aklıma. “Acaba ödedikten sonra mı sıraya girmemiz gerekirdi?” diyorum. Tarık hemen arkasındakilerden durumu öğreniyor. Ve az evvel belki lazım olur diyerek ayırdığımız tutarla vergi ödemesi yapıyoruz. Sıramız da geldi zaten. Bagajları teslim ettikten sonra bekleme salonuna çıkıyoruz. Nepal’in ucuzluğu bitiyor artık. Uluslararası Havaalanı standartlarına geri dönüyoruz. Birer kutu içecek ve markası tanıdık birkaç atıştırmalık alıyoruz. Beklemeye devam ediyoruz. Birazdan iki ayrı kuyruğun oluştuğunu görüyoruz. “Lütfen güvenlik kontrolü için çıkış kapısına gidiniz!” anonsu duyuluyor. Kontrol kolay: “Ateş var mı? Bıçak var mı?”, “Yok”, “Öyleyse geç!”.
Bu filmin finalinde jenerik yazıları akmalı değil miydi? Hız başlıyor yeniden. Yavaş seyir artık gitgide hızlanacak, biliyoruz. Tarık; “Birazdan kaptan gelecek gözlüklerini çıkaracak ve karşımızda Mürşid’i bulacağız ve bize ‘Bir şey istiyor musunuz der gibi bakacak.’ gibi hissediyorum.” diyor. Gülüyoruz. Filmin bitiş jeneriği başlamayacak ve beyaz perdeden final yazıları akmayacak besbelli. Her şey elimle dokunduğum kadar gerçek. Samimiyetlerine dokundum insanların, hüzünlerinin kokusunu duydum. Selamın en karmaşık düğümleri bile çarçabuk nasıl bertaraf ettiğini gördüm. Besmeleli çocukların dünyada yok sayılmalarına rağmen derin bir direnç içerisinde olduklarını gördüm. Sabra dokundum, metaneti işittim hemen birkaç saat öncesinde. Bir kez daha şaşkınım. Küçücük bir iyiliği Allah ne kadar da büyütüyor ve bereketlendiriyor. Zihnimin içerisine “demir ağlarla” ördükleri sınırları çiğneye çiğneye dolaştım kardeşliğin münbit toprağında. Çok olmadı, daha bugün yaşadım bunların hepsini. Evime kırmızıdan, sarıdan, maviden, yeşilden bembeyaz selamlarla dönüyorum artık.
Doha Havaalanı ve Nepal’de çöken köprü Doha’ya indikten sonra havaalanı koridorlarında bekleme sürecimiz başlıyor. Hız artmaya başladı işte. Telaşlı insanlar var. Aceleyle yemek yiyenler, yerinde duramayanlar, telefonla hararetli konuşmalar yapanlarla dolu her bir yan. Daha 10 saat bekleyeceğiz burada. Telefonuma aramış olanların mesajları düşüyor. Evi arıyorum ilkin. Sonra diğerlerini. Gerçek Hayat aramış, bir de İHH. Fatih Mutlu aramış en çok. Arıyorum Fatih’i; “Ağabey size garip gelecek ama bugün gündüz Nepal’de bir köprü çöktü. 200 kadar insan ölmüş. Sizin oralarda olacağınızı düşündüğümüzden endişelendik. Ulaşamayınca endişemiz iyiden iyiye arttı. Ortalığı birbirine kattık. Kanal 7’sinden İHH’sına, Gerçek Hayat’ından, arkadaşlarınıza kadar herkesle sizi aradık durduk. Dört bir koldan size ulaşmaya çalıştık gün boyu. Allah’tan Tarık Ağabey’in İsmail Kılıçarslan’a attığı ‘Uçağa biniyoruz şimdi... Dönüyoruz.’ mesajını gördük de rahatladık.” diyor. Gülsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Kapatıyorum telefonu. Tam o sırada “r” harfleri üzerine basa basa söylenen “bırdır” diye bir ses geliyor arka masadan. Tarık’la birlikte aynı anda dönüp bakıyoruz. Sonra birbirimize dönüp; “Nazrul Hasan sandım da…” diyoruz aynı anda. İngilizce “kardeş”i bir tek Nazrul Hasan öyle söyleyebilir diye düşünüyorduk şimdiye kadar, meğer yanılmışız. Ersin Duty Free’den sarma sigara için tütün almış geliyor masamıza. Kalabalıkların arasından sıyrılarak en uç noktada sakin bir yer seçiyoruz kendimize. Kimsecikler yok burada. Banklar bomboş du | |