Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.
Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.

Fedakârlık ve rızanın mükâfatı kurbanlarınızla yüzlerine tebessüm kondurduğumuz yetim ve muhtaç kardeşlerimiz adına teşekkür ederiz.

Kırım'a ziyaret PDF Yazdır E-posta
Yazar Yunus Çolak   
Kırım'a ziyaretUğradığımız her Tatar mutlaka “Kırın! Kırın! Bi kahve içın” diyor ama buna imkan yok. Yine bir başka evin kapısında, bizlere gül yüzü ile dualar eden bir teyze, ellerini açıp duası arasında şu güzel duayı da ediyor: “Allah, dünya padişahlarına iman versin, akıl versin, insaf versin.”  Bir Tatar köylüsünün dilinden dökülen bu cümleler, esasında İslam’ın insana nasıl bir ufuk ve sorumluk bahşettiğini gösteriyor. Duanız ne olursa olsun, ümmete şamil bir hüviyette oluveriyor.

Manevi hayatımızı, yeryüzü şenliğinin doruklarına çıkaracak bir bayram var yine kapımızda.  Yine bu bayram da tekbirler, ikramlar, hürmetler ve şükürlerle dolu bir bayram olacak. Kardeşliğin sıcaklığını, omuz omuza var olmanın kuvvetini duyurmaya çalışan İHH İnsani Yardım Vakfı bu yıl bize bambaşka bir şenlik hazırlıyor. Dünyanın, evet dile kolay dünyanın, 111 ülkesine ulaşarak, Kurban Bayramı’nı, oralarda da yaşayan Müslümanlarla beraber idrak eden İHH, bu yıl beni de yapmış olduğu bu faaliyetin içine dahil ediyor. Ve ben de bir İHH gönüllüsü olarak bu ülkelerden birine gitme, hem bu güçlü vakfın çalışmalarını yakından tanıma ve hem de bir Müslüman coğrafyanın havasını soluma ve bir haftamı, insanların insanlığını yitirdiği bir dönemde ‘hakiki bir bayram’ olarak yaşama fırsatını buluyorum.
İstanbul’dan çok uzaklara değil, yüzümüzü kuzeye verdiğimizde adeta sesimizi duyurabileceğimiz bir ülkeye gerçekleşiyor benim yolculuğum. Karadeniz’in kuzeyinde büyük bir savaş gemisini andıran Kırım’a gidiyoruz. Seyahat arkadaşlarım bölge konusunda iki tecrübeli ağabey. Ertuğrul Ağabey ile vakfın karşısındaki çay ocağında tanışıyoruz. Orhan Ağabey ile yoğun telefon trafiklerinin ortasında vakıfta... Görüşüp anlaşıyor ve yola çıkış sabahı vakıfta buluşuyoruz.
Havaalanında, ilk defa muhatap olduğum yurt dışı işlemlerini hallediyoruz. İlk kez uçağa biniyor ve bu ilk yolculuğu da Kırım’a gerçekleştiriyorum. Kırım hakkında bildiklerim tarih kitaplarındaki Kırım’ın önemine ve Kırım savaşlarının menfi neticelerine dair okuduklarıma dayanıyor. Fakat Müslüman toplumun varlığına ilişkin bildiklerim çok sınırlı. Sovyet Rusya idaresinin, bölge Müslümanlarına uyguladığı infazları, sürgünleri ve taraflı politikaları dahi, gitmeden önceki son bir kaç günde öğrenebiliyorum.

Gaspıralı’nın memleketi Kırım  

Uçağa binerken elimde, daha çok milliyetçi hüviyeti ile tanıdığım 19. yüzyılın sonlarında yaşayan İsmail Gaspıralı’nın bir kaç makalesi var. Bulutların kararttığı yağmurlu bir ortamdan bulut deryasının üzerindeki pırıl pırıl semaya yükselmenin hayretiyle karışık, Gaspıralı’nın yazılarına bakıyorum. Dönemin dilinden olsa gerek, Batı’ya karşı köklü bir İslam idrakinin gözlükleriyle bakabilen bu heyecanlı satırlar, bana bu yazıların kaleme alındığı Kırım coğrafyasını daha da merak ettiriyor. Gaspıralı’nın meşhur “Dilde, fikirde, işte birlik” anlayışı ile beraber Avrupa’nın aydınlanma ile elde ettiği terakkiyyata;
“...Avrupa medeniyeti mucib-i saadetü medeniyet-i ahiri olamayacağını katiyen itikad etmişimdir. Eğer bu maişet bu medeniyet suret-i ahiri ise insanlar çok talihsiz imişler! Eğer bu medeniyyetten a’lâ ve parlak medeniyet meydana gelmeyecek ise, insanoğlu rahat-ü kıvanç, muhabbet-ü hakkaniyet görmeyecek bir mahlûk imiş!”
cümleleri çerçevesinde ifade ettiği bakış, kendisinden sonra, iki koldan bu vahşi medeniyetin postalları ile târumar edilecek bir toprağın, mümin ferâsetine sahip bir dehâsı olduğunu ortaya koymakta.

Simferepol değil Akmescid

Uçakta hayli dikkat çeken kadınların ekseriyeti teşkil etmesi, uçaktan indiğimizde de devam ediyor. Buz kesmiş, kar yağışının devam ettiği Kırım’ın başşehri Akmescid’e iniyoruz, bir saati birazcık aşan bir yolculuktan sonra. Ertuğrul Ağabey üzerine basa basa tembihliyor, Rusların “Simferepol” dedikleri bu şehre “Akmescid” dememi. Bu hassasiyeti taşıyan Kırımlı kardeşlerle, ağabeylerle burada bulunmak beni ayrıca mutlu ediyor.

Bir oda dolusu sağlam adam

Daha varır varmaz, Türkiye’de üniversite eğitimini almış bir ağabeyin evine davet ediliyoruz. Ve evde, sanki duyan gelmiş gibi on-on beş kişi oluveriyoruz. Hal hatır sormalar, yarı Tatarca yarı Rusça şakalaşmalar... Yıllardır tanıdığım bir dostumun evindeymişçesine bir atmosfer. Bu daracık oda ve içerisindeki insanlar, bana Hz. Ömer’in “bir oda dolusu sağlam adam” hasretini hatırlatıyor. Ne diyordu o: “Ben, Ebu Ubeyde bin el-Cerrah, Muaz bin Cebel ve Huzeyfe bin el-Yeman gibilerden şu oda dolusu kadar insan isterim ki, onları Allah yolunda görevlendireyim.”
Kardeşlerimizin her biri Kırım’daki partnerimiz mahiyetindeki Kırım Gençlik Cemiyeti’nin mensubu. Yıllardır bu bölge üzerinde çalışmalarını yürüten Ertuğrul Ağabeyimizin, cemiyet mensuplarıyla diyalogu mükemmel. Ben de, bu ortamın berekete ve harekete vesile olmasını dilediğim frekansını yakalamaya çalışıyorum. Türkiye Başbakanlığı’na bağlı TİKA’nın (Türk İşbirliği ve Kalkınma Dairesi Başkanlığı) inşa ettirdiğini öğrendiğim Tatar sitesinde yer alan bu evden ayrılıyoruz ve cemiyetin ofisi olarak tanzim edilen evimize geliyor ve istirahate çekiliyoruz.
Ertesi gün bayram, fakat Türkiye’de. Hacc’ın, topraklarında gerçekleştiği Suud devleti dahil bazı Müslüman memleketlerse, Türkiye’ye göre arefe gününde bayrama başlamışlar. Bir müftülük müessesesine sahip olduğu halde bu teşkilatın Kırım’da halk nazarında çok da itibara alınmadığını bayram günü ortaya koyuyor. Çünkü müftülüğe bağlı bulundukları halde bazı camiler Suudi Arabistan’da olduğu gibi, bazıları da Türkiye’de olduğu gibi bayrama başlangıç yapıyorlar. Bu ihtilaf, bizim gibi Kırım cihetinden İslam alemini seyreden Tatarları da hayli huzursuz ediyor. Daha aynı zamanı dahi yaşayamayan, herkesin içinde kendisiyle beraber döndüğü, güneşin doğuyu ve batıyı aynı ışıklarla ışıttığı halde bir Peygamber emanetini cehaletin ve siyasetsizliğin girdabında zamansızlığa terk eden Müslüman kafası, bu Kırım topraklarında başsızlığa ağlayan yaşlı gözlere dönüşüyor.

Radnikova’da Kurban

Türkiye’den vekaletlerini aldığımız kurbanları, başşehir Akmescid’e yirmi kilometre kadar uzaklıkta bulunan Radnikova köyünde kesiyoruz. Radnikova hayli büyük bir köy. Dümdüz bir arazi üzerinde 1000–1500 hanenin bulunduğu ortasından başkente bağlanan büyük asfaltın geçtiği bir yer. Bu yolla gelirken, yol üzerindeki büyük Rus heyûlası binalar, üzerinde Lenin posterleriyle fabrikalar dikkatimi çekiyor.
Kurbanları kestiğimiz yer köy içerisinde hemen bu asfaltın yanında demir bir kapı ile girilen bir düzlük. Sağlı sollu harap fabrikalar var. Bizden çok önce cemiyetten kardeşler gelmişler. O vakte kadar görüşemediklerimizle kucaklaşıyor, bayramlaşıyor ve tanışıyoruz. Kesilecek kurbanlar da hazır. Tekbirlerle kesimler başlıyor. Gün boyu meydanda bir şenliktir kopuyor. Gelenler gidenler… Kırım’daki bütün Müslüman kanaat önderleri ve farklı cemaatler burada bir arada bayramlaşıyorlar. Cemiyet, misyonuyla da vizyonuyla da göz dolduruyor.

Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik

İliklerimize işliyor soğuk. İşe yaramayacağını bile bile bir ateş yakıyor, bunun yanında ısındığımızı düşünüyoruz. Hayır, bu sıcaklık üç beş çıranın değil, kurbanın sıcaklığı, yakınlaşmanın... Değil mi ki Türkiye’den kalkıp buralardaki kardeşlerimizin yanlarına geldik. Bu geniş halka içerisinde üşümek mümkün mü? Teşkilat sağlam; kimisi hayvanı yatırıyor, biri derisini yüzüyor, öteki parçalamakla meşgul. Kimileri de İHH’nın Tatar evlerine götürmek üzere hazırladığı poşetlere dolduruyor etleri. Herkes işlerin bir tarafından tutuyor. İşte bayram bu. Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik.
Bu arada dönüp dolaşan birbirinden hiç ayrılamayan, her biri on yaşında üç arkadaşla tanışıyorum. Yalnız Raşid’in ismi aklımda kaldı. Bir kurbandan diğerine koşuşturan bu enerjik çocuklar, bir oyuna dönüştürdükleri hizmetleri, koşturmacaları ve birbirlerine tutkuları ile istikbaldeki Kırım’ın mümin filizleri olacaklarını müjdeliyorlar.
Kendisi ile röportaj yaptığımız yaşlı bir Tatar amca Türkiye’ye teşekkürlerini ifade ederken bu günleri hayal edemeyeceğini ima ediyor. Evet, bugün tahmin edilemezdi. Projeler gerçekleştiğinde nimete kavuşanlar için artık şükür anıdır. Bugünden, yarının nasıl nimetlere gebe olduğunu da asla tahmin edemeyiz. Planlar kuruluyor ve izn-i İlahi ile birer birer gerçekleştiğinde, sevinci yalnız Tatarlar değil, bohemliğin dibine vurmuş, şişenin dibini de bir türlü bulamayan Rus toplumu da göstermelik bir refah ile değil hakiki bir felah ile sevinecekler. Eminim şu an dahi kestiğimiz yüz küsur kurban için getirilen her tekbirle, Müslüman izini, Kırım coğrafyasından silme hırsının sembolü “Stalin”, mezarında artan bir ızdırapla yüzleşiyor.

Şekerden tatlı dualar

Kesim işlemi devam ededursun, biz Orhan Ağabey ile Radnikova köyünü dolaşıyor, yetimleri ve yaşlıları önceleyen bir programla et dağıtımına başlıyoruz. Çocukluğumda, eğer bayramı köyde geçiriyorsam kapı kapı dolaşıp bayram tebriği yapar ve arkadaşlarla şeker toplardım. Sahne değişmiyor. Kapı kapı dolaşıyor, fakat şeker toplamıyorum. İHH mensuplarıyla, bir Kırım köyünde kurban dağıtıyorum. Şekerden tatlı dualar alıyorum.
Yanımızda köyün imamı Mustafa Hoca da var. Et dağıtımında mihmandarımız o. Yirmi yedi yaşında edebi, ahlakı yüzünde parlamış bu genç hocaefendiye Kırım’da halihazırda yaşayan alimleri soruyorum. “Yok.” diyor. Hepsi “Yok edilmiş”. “Ruslar milleti önce cahil bıraktılar.” diyor. Ve “Bizim gibi cahiller hoca oldu.” diye tevazu gösteriyor. Mustafa Hoca orada Türkiye’den bir cemaatin açtığı medresede yetişmiş, mütevazı cüssesi ile hatip ve mücahit biri. Kırım’da bir tartışma konusu olduğunu gözlemlediğim, bir ölünün yedisinde ve kırkında gerçekleştirilen ihtifalleri İslami bulmadığını ama “Moskof” zulmü görmüş bir millete de başka vasıtalarla dini anlatamadığını söylüyor. Cemaatini tanıyor, çocuklara özel alaka gösteriyor. Camisinin alt katına çocuklar için bir spor salonu hazırlamış. Öyle mütevazı bir yer ki. Ahırı andıran bu mekana eğlenmeye gelen “balacıklar”a din anlatabildiğini söylüyor. Allah, hem talebelerinin hem de onun gibi mücahid hocaların sayısını arttırsın, diye dua ediyoruz.

“Allah, dünya padişahlarına iman versin, akıl versin, insaf versin.”  

Mustafa Hoca bizi, yıllarca cemaate devam etmiş ama gözlerindeki rahatsızlık ve ihtiyarlığı sebebi ile artık namaza gelemeyen bir Tatar’ın evine götürdü. Bu yaşlı dede, kapı önüne çıkamadığından elini öpmek, İHH poşetini takdim etmek üzere biz eve girdik. Biz hemen çıkmak isterken, dede bizi sert bir dille uyardı: “Evime girdiniz, ikramımı kabul etmeden asla çıkamazsınız!”. Bizi görecek gözlere sahip değildi. Ama belli ki o da sıcaklığı hissetmişti. Leziz bayram sofrasına oturuverdik. Bize dualar ediyor. Yeşil Özbek takkesi başında nurani çehresinde tebessüm ile hamd-ü sena ediyordu. Müsaade isteyip ayrılıyoruz.              
Uğradığımız her Tatar mutlaka “Kırın! Kırın! Bi kahve içın” diyor ama buna imkan yok. Yine bir başka evin kapısında, bizlere gül yüzü ile dualar eden bir teyze, ellerini açıp duası arasında şu güzel duayı da ediyor: “Allah, dünya padişahlarına iman versin, akıl versin, insaf versin.”  Bir Tatar köylüsünün dilinden dökülen bu cümleler, esasında İslam’ın insana nasıl bir ufuk ve sorumluk bahşettiğini gösteriyor. Duanız ne olursa olsun, ümmete şamil bir hüviyette oluveriyor. Bir kaç eve daha uğrayıp yine bu teyzenin evinin önünden geçiyorduk ki, teyzemiz arabamızı durdurup bize yeni pişirdiği Tatarların meşhur “kabak samsası”ndan ikram ediyor. Bu enfes börekler, teyzenin duaları, Mustafa Hoca’nın tebessümü artık bize soğuk falan hissettirmiyor.
Üç gün bu bölgede kurban kesim ve dağıtım çalışmaları devam etti. Kırım’da Müslümanların bayramları resmi tatil değil. Buna rağmen Tatar ağabeylerimizden mutlaka birileri kurban kesimi ile ilgileniyorlar. Hiç bir iş yapmıyor gibi gözüküp arada dolaşanlar dahi var. Ama onlar da her bir kurbanın başında tekbirler getirip Bolşevik küllerini Karadeniz’e üfürüyorlar. Allah hepsinden razı olsun.

Kırım Gençlik Cemiyeti

Cemiyetin kuruluş ve gelişme aşamalarının hızla devam ettiği bir ortamda, kurban çalışmalara ayrı bir ruh katıyor. Kırım’ın özel konumu karşısında güçlü karakterlere sahip bir cemiyet, Kırım Gençlik Cemiyeti. Açmış olduğu ofis bünyesinde Kırım Müslümanlarının ilmi ihtiyaçlarına da en sahih kaynaklardan cevap vermeyi planlıyor.
 Bizim Kırım’da bulunduğumuz bu zaman zarfı içerisinde, Ertuğrul Ağabey’in gayretleri ile geniş katılımlı bir toplantı gerçekleşti. Akmescid’de, esasında mekan yokluğundan, bir eğlence merkezinin izbe bir odasında gerçekleşen bu toplantı, hararetli konuşma ve tartışmalara sahne oldu. Cemiyete ağırbaşlı bir başkan seçilmiş. Yapılmış ve yapılacaklar heyecan verici.
Hususen Türkiye’nin, yıllarca Rus zulmü ile yaşamış bir neslin çocuklarına sunduğu teşkilat ve birlik tecrübeleri, Müslüman bilincin yakınlaşma ile nasıl aktarılabileceğine örneklik etmesi çok önemli. Orhan Ağabey’in ve gençlerin her birisini çok iyi tanıyan amaç, arzu ve sıkıntılarını çok iyi tahlil eden Ertuğrul Ağabey’in tavsiye ve yönlendirmeleri, başlarken bitmesi mümkün bir dava çalışmasının sıhhatli bir zeminde var olup yükselmesini temin ediyor. Osmanlı’nın devlet-teşkilat tecrübesini bütün sindirme çalışmalarına rağmen sinesinde yaşatan Anadolu, yine ecdadının geçmişte ihya ettiği topraklara iman ve şuur aşılıyor.

Akmescid’in mahzun camisi “Camii Kebir”

Akşam ve yatsı namazlarını Akmescid’in gördüğüm tek camisi olan “Kebir Camii” diye maruf camide cemiyet mensupları ile kılıyoruz.  Ezanı okumam ve namazı kıldırmam teklif ediliyor, ağabeylerimizin müsaadeleri ile kabul ediyorum.
Ezan sesi Kırım’da hasret kalabileceğiniz bir ses. Misyonerlerin cirit attığı, garip bir bohemliğin içinde yüzen Ukraynalılara gerçek din olarak Hristiyanlığın telkin edildiği bir bölgede, yeni kiliselerin inşası göze çarparken, Müslümanlara ait yegane cami mahzun... Caminin, 1526’da inşa edildiğini, Ruslar tarafından harap edilmiş olduğunu ve daha sonra Müslüman Arapların destekleri ile yakın zamanlarda yeniden inşa edilmiş olduğunu öğreniyorum. Bu rivayet edilen bilgi... Ama cami, mimari özellikler ve üslup olarak Kırım’a has özellikler taşıyor. Duvarlarındaki hat eserleri ise meşhur hat üstadımız Hasan Çelebi’ye ait. Bir Müslümanın yaptığı hizmeti gözlemledikten sonra ondan uzaklaşmak belli kalıplarla kendini ona yabancılaştırmak Müslümanca bir tavır olmasa gerek. Ama, bu güzelliğe yeni güzellikler katmak, birleştirici bir mümin olmak esas vazife gibi gözüküyor. Hakikaten İHH ve onun desteklediği Kırım Gençlik Cemiyeti farklı perspektifleri özümseyebilecek zihniyeti ile adeta bu Camii Kebir hüviyetinde kendilerini hayal ettiriyorlar: Ümmetin ortak eseri olup, ümmete ait olmak...

Rüzgarların şifa taşıdığı Bahçesaray

Ve Bahçesaray... Gaspıralı’nın memleketi. Her köşe taşı ile mümin. Kurban kesimleri ve cemiyetin toplantılarından sonra, Bahçesaray’a da gidiyoruz. Akmescid’den dümdüz bir otobanın üzerinden giderken Kırım’ın olağanüstü tabiatına, şimdi bir uykuya dalma hazırlığında fakat baharla beraber yemyeşil bir dirilişle uyanacak Bahçesaray’ın bahçelerini görüyoruz. Gül bahçeleri, şeftali bahçeleri… Kırım işte bu yönü ile sürekli artan, hem bedeninizi hem ruhunuzu besleyen kutlu bir sevdaya benzer. Bulutların arasından ışıldayan güneşin kışkırtırcasına sıra sıra tepelerin üzerinde parlaması, dağların hareketlenmesi ile ovalardaki ağaçların salınışları, kalbinizin en iç çeperlerini titretir de “Bana ne oluyor ya hu!” dersiniz.

Müslüman Kırım hanlarının malikanesi Hansaray

Bahçesaray kenti bu manzaranın tam ortasında, rüzgarların şifa taşıdığı bir vadinin içinde. İlk önce burayı, Bursa’nın bir köyüne geldim sanki, diye karşılıyorsunuz. Ama şehrin merkezindeki meşhur “Hansaray” size bambaşka bir güzelliğin içerisinde olduğunuzu hatırlatıyor.
Hansaray yüzyıllarca Müslüman Kırım hanlarının malikanesi olmuş. Dar bir vakitte gezmemize rağmen, her köşesindeki Müslüman izi, bizi kendine bağlıyor. Ayrılırken zor anlar yaşıyoruz. İstanbul’dan gelen ustalar inşa etmiş bu sarayı. Görmeden önce Hansaray’ın Topkapı Sarayı’na benzediğini okumuştum fakat gördükten sonra onun özgünlüğünü; benzerliğin ise İslam’ın, sadeliği önceleyerek vücuda getirdiği standartlarda olduğunu fark ettim. Bu manada Endülüs’teki Elhamra Sarayı ile de bir benzerlik kurulabilecektir. İhtişamın ve Allah’ın yarattığı tabiata asi gelmeyen bir vicdanın eseri olan mimari, Müslümanların var oldukları bütün topraklarda aynı heyecan ve hareketlerle bizleri karşılar da, biz “Kopyasını yapmışlar ya hu!” deriz. İşte Kırım’da dahi bu heyecan bizleri sarıyor. Çifte minarelerin gölgesinde, abide çınar ve kestane ağaçlarının serinliğinde mest olmuş; yalnız geçip gitmiş bir zamanı değil, her an kendini yeniden var eden bir kadim duygunun neşesiyle mensubu olduğumuz medeniyeti düşünüyor ve Rabbimize hamd ediyoruz.

Sarayın ziyarete açık bahçelerini, salonlarını birer birer geziyor, teşhir edilen eserleri vaktimiz el verdikçe incelemeye çalışıyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki, bir müstemlekeye ya da yabancı idaresine maruz kalmamış olan Türkiye’de bile tarih yağmalanıp yok edilmişken Moskof mezaliminden geçmiş bir Bahçesaray’da, eserler silsilesi ne kadar sahih olabilir ve ne kadar Müslüman Kırım Hanlığı’nın ipuçlarını, kodlarını bize verebilir? Yine de her şeye rağmen, işte bu batan geminin son malları bu toprakların gerçek ruhunu haykırıyor. Bu eserler ve yekpare Hansaray, Kırım’da camiler yıkılmış, Müslümanlar sürülmüş de olsa tecessüm etmiş bir mâşeri hafıza olarak, nuruyla göz dolduruyor.
Bahçesaray’dan ayrıldık. Fotoğraf makinesinin hafızasına sokamadıklarımız ve satırlara da sığdıramayacağımız bir coşku ile… Bilmiyorum buraya bir daha gelmek, göremediğim güzelliklerini seyredebilmek nasip olur mu?

Ayapetri Tepesi

Kırım’ın, bizim Uludağ’a benzeyen milli park ilan edilmiş, turistik bir tepesi var. Ayapetri ismindeki bu tabiat harikası tepeye çıkartıyor cemiyetten ağabeyler bizi. Uzun ve bol virajlı yollardan geçiyor, her yükselen metrede artan kar ve buz arabamızı zorlasa da zirveye ulaşmak için hepsine katlanıyoruz. Yükseklere çıktıkça çam ağaçlarının üzerlerini örten kar yığınları doyumsuz bir güzellikle bizleri mest ediyor. Bizlere her ne kadar Ayapetri’nin zirvesinden Yalta Limanı’nın mükemmel bir manzara ile gözüktüğü söylense de, kar ve sis yollarımızı tüketip, bembeyaz bir yoklukla kuşatıyor bizi. Hatta bir metre önümüzü de göremez oluyoruz. Akşam namazını bu beyazlık evreninde eda edip Akmescid’e geri dönüyoruz.
Günlerce bizle beraber olan Alim ağabeyimiz bu yolculuk esnasında da bizlerle beraber ve Kırım’da olan bitenlerle ilgili sohbetlerimiz sürekli devam ediyor. Sık sık çalan telefonu ile yaptığı Rusça görüşmeler bu lisanın soğuk fakat selis tavrını aksettiriyor. Alim ağabeyin Müslüman gençlerle ilişkisi çok kuvvetli. Pek çok Tatar gencin onun aracılığı ile evlendiğini öğreniyorum. Hakikaten Kırım’da yapılabilecek en güzel çalışmalardan biri de Müslümanların namusları ile bir yuva kurmalarına yardımcı olmaktır sanıyorum. Çünkü Kırım, kadınla imtihanın cidden zor olduğu bir yer. Bu kuvvetli ilişki biçimi teşkilat şuuru ile ortaya çıktığında ileriki bayramların daha coşkulu olacağını görmemek mümkün değil. Ukrayna’nın idaresindeki Kırım, kent hayatı ile Müslümanların yabancılaşabileceği bir yer. Bir akşam vakti gezdiğimiz Simferepol sokaklarının, ellerinde içki şişeleri ile sayısız gece kulübü arasında bocalayan bir gençlikle dolu olduğunu görüyoruz.

Dağların kokusu, Camii Kebir’in minaresi aklımızda

Günler çarçabuk geçti, bayramlaşmalarla, kurban kesimleriyle, insanlarla kurulan yakın ilişkilerle, kazanılan dostlarla ve dualarla... Ve Kırım’dan dönüş vakti geldi. Bu ziyaret bir Osmanlı toprağının nasıl da yine o asli idraki bekleyen bir intizar ile kıvrandığını beynimize kazıdı. Artık iletişim-ulaşım imkanlarının çokluğu ile seccade üzerindeki dualara ek, beyinleri zorlayacak, adalelerimizi yoracak faaliyetlere girişmenin kaçınılmaz mecburiyeti söz konusu.
Son gün Kırım Gençlik Cemiyetince kültür merkezi yapılmak üzere alınmış araziyi görüyoruz. Müslüman mahallesinin ortasında bu kültür merkezini gözümüzde canlandırıyor, burada neler yapılabileceğine dair konuşuyoruz.
Oradan dönüp son hazırlıkları da yapıp ofisimizden çıktık. Uçağımız akşam altıda kalkacak. Gündüz gözüyle Simferepol Havaalanı’nı da görüyoruz. Dostlarımız bizleri uğurluyor. Türkiye’ye göre soğuk ve buradan bakıldığında hayli içine kapanık ve karanlık Kırım’a veda ediyoruz. Burası hakikaten özlenesi bir yer ki, uçakta bile dağların kokusu, Camii Kebir’in minaresi aklımızda... Bununla beraber onu ürkütücü kılan karanlığından, Akmescid’in Lenin yüzü resmedilmiş, aklığından ve nurundan mahrum bırakılmış sokaklarından uzaklaşmanın da garip rahatlığı… Bu karışık duygularla İstanbul’a geri dönüyorum. Artık bir eksen daha var hayatımda, gazetelere bakarken dikkat kesileceğim ve tabii hasret duyacağım bir coğrafya daha var.
 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu