Karadağ izlenimleri PDF Yazdır E-posta
Yazar Hüseyin Türkan   
Aliya Barloviç ve Hüseyin Biseviç’e

Recep Bardhi, Azize Bardhi, Mustafa Bardhi, Besa Bardhi ve Selahaddin Bardhi’ye

Yusuf Amca, Arslan Amca, Hayrullah Bey, İlir, Şafak, Miraddin ve Medyen’e

Ayrıca Mehdi Gurra’ya

Üsküdar’ı atsız geçmek

29 Aralık 2006 Cuma sabahı, dünyanın en yeni devletine gitmek üzere Üsküdar’da buluştuk yol arkadaşım Aliya Barloviç’le. Mayıs 2006’da gerçekleştirilen referandum sonrasında bağımsızlığını ilan eden Karadağ Cumhuriyeti, bayat ekmek gibi ufalanmaya çalışılan Balkanlar’ın çiçeği burnunda bir ülkesi. İki İstanbul büyüklüğünde ve yaklaşık 700 bin nüfusa sahip. Nüfusun %40’ını Karadağlılar, %30’unu Sırplar, geri kalanın büyük kısmını da Boşnaklar ve Arnavutlar, yani Müslümanlar oluşturuyor. Başkent Podgorica’da (eski Yugoslavya dönemindeki adıyla Titograd-Tito’nun şehri) 350 bin insan yaşıyor. Bizse Adriyatik Denizi kıyısındaki o şirin kente, nüfusun büyük bölümünü Arnavutların oluşturduğu Ulsin’e gidiyoruz (Bizim Ulsin diye telaffuz ettiğimiz şehrin ismi Ulcinj, Ulqini gibi farklı şekillerde geçiyor. Osmanlı kayıtlarında ise şehrin Türkler tarafından Ülgün olarak adlandırıldığını görüyoruz.).

Arnavut polis memuruyla Türkçe sohbet

karadag (1).jpgTürkiye ile Karadağ arasında uçak seferleri yapılmadığı için, önce Arnavutluk’a geçmemiz gerekiyor. Tiran Havaalanı’na indiğimizde görevli memur, arkadaşım Aliya’ya benim biraz beklemem gerektiğini söylüyor (Aliya da bir Ulsinli ve Arnavut olduğu için, hem Arnavutluk’ta hem Karadağ’da benim tercümanlığım görevini de üstlenmek zorunda kaldı). Görev kağıdımızı gösteriyor ve ayaküstü Türkçe bir sohbetin içine dalıyoruz polis memuruyla. Akademi eğitimini Türkiye’de aldığını ve Türkiye’yi iyi tanıdığını söylüyor. Sohbet esnasında bizi bekletmesinin nedeninin vizesiz geçiş hakkının istismarı olduğunu öğreniyoruz. İtalya’ya geçiş yapmak isteyen yahut Arnavutluk’ta kalıp birtakım kanunsuz işlere bulaşan kötü niyetli vatandaşlarımızın istismar ettiği vizesiz giriş hakkı… İşlemlerimizi halledip, polis memuruna “Kolay gelsin!” diyor, “Eyvallah kardeş!” yanıtıyla havaalanından ayrılıyoruz. Çıkışta bizi elinde İHH yazan bir kağıtla karşılayan kişi, arkadaşım Aliya’nın liseden matematik hocası çıkıyor. Arnavutluk’a sürprizlerle giriyoruz.

“Balkan müziği yok mu?”

Hocamız bizi bir taksiye bindiriyor. İlgimi çeken ilk şey, taksilerin büyük çoğunluğunun Mercedes marka olması. Türkiye’de İlahiyat eğitimi almış ve anadili kadar iyi Türkçe konuşan, Geleceğin Alternatifi Derneği başkanı Mehdi Gurra ile buluşmak üzere şehir merkezine doğru yol alıyoruz. Yolda taksiciden teybi açmasını istiyorum. Çevremle ilgilenirken dikkatimi vermediğim için olacak, bir iki dakika sonrasında fark ediyorum ki, radyo İngilizce müzik yayını yapıyor. Aliya’ya dönüyorum ve Balkan müziği dinlemek istediğimi söylüyorum. Kanal değişiyor. Balkan melodileri eşliğinde derneğe ulaşıyoruz.

Arnavutluk’taki Üsküdar’a doğru

Mehdi Gurra bizi Karadağ sınırındaki İşkodra’ya götürecek araca teslim ederken, İstanbul’a dönüşümüzden önce gerçekleşecek ikinci buluşmamızda daha uzun sohbet etmek üzere sözleşiyoruz ve hemen yola çıkıyoruz. Yine bizim İşkodra olarak telaffuz ettiğimiz şehir, yabancı kaynaklarda Shkoder, Scodra ve Scutari olarak geçiyor. İsmini Üsküdar’la aynı yerden alan bu köklü şehir, Fatih zamanında Osmanlı topraklarına katılmış. Komünist rejim döneminde bütün camileri yıkılmış, son yıllarda yeniden bir yapılanma sürecine girmiş ve Arnavutluk’un önemli sanayi merkezlerinden biri haline gelmiş. Aynı zamanda Üsküdar’la kardeş şehir olma özelliğine de sahip bu sınır kentinde, bizi, Karadağ’daki kurban organizasyonunu koordine edecek olan Nur Vakfı Genel Başkanı Hüseyin Biseviç karşılıyor.

Araçtan inmeden sınır geçmek

Hüseyin Biseviç sınıra geldiğimizde sadece pasaportumuzu istiyor ve araçtan inmemize gerek olmadığını söylüyor. Şaşırıyorum. Beş dakika sonra arabaya biniyor ve Arapça “Elhamdülillah hallettik. Hoş geldin. Artık bu dakikadan sonra bizim misafirimizsin. Ama aslında burası sizin eviniz, misafir sayılmazsınız.” diyor. Hakikaten de, daha bir ay öncesine kadar Müslüman nüfus barındırdığını dahi bilmediğim bu ülkeye, kendi evime girer gibi rahat giriyorum.

Aliya’nın ailesinden hoş geldin çayı

karadag.jpgUlsin’e doğru ilerlerken, ertesi gün bayramın kutlanacağını öğreniyor ve şaşırıyoruz. Karadağ’daki Müslüman kardeşlerimiz, bayramı Suudi Arabistan ve Bosna-Hersek gibi, Türkiye’den bir gün önce kutluyorlar ve biz arife gününü yaşadığımızı akşam saatlerinde öğreniyoruz. Aliya’nın aylardır memleketinden uzak kalması yani Türkiye’de eğitim görüyor olması dolayısıyla gözden kaçırdığımız bu durum, Karadağ’a ulaştığımız ilk dakikalardan itibaren çalışmalarımıza başlamamız gerektiğini gösteriyor.

Yemekten sonra, bizi görmeye lokantaya gelen Aliya’nın babası Recep Amca ve ağabeyi Mustafa’nın daveti üzerine bir “hoş geldin” çayı içmek üzere Aliya’lara gidiyoruz. Kapıda bizi Aliya’nın annesi Azize Hanım, annemin ta İstanbul’daki komşularından bildiği yöresel kıyafetiyle karşılıyor. Ayrıca evde, Mustafa Ağabey’in eşi Besa Hanım ve iki yaşındaki oğulları Selahaddin de var.

Çaylarımızı içtikten ve konukseverlikleri için teşekkür ettikten sonra kalkmak istiyoruz, ancak Azize Hanım bizi evinde misafir etmek istiyor. Beş gün daha burada olacağımızı, onlara bu kadar zahmet vermek istemeyeceğimizi söylediğimde Aliya’ya dönüp, bir ay da olsa kalabileceğimizi söylüyor. Tekrar gelme sözü vererek müsaade istiyor ve yorucu ama keyifli bir günün sonunda Albatros Otel’deki 501 numaralı odamıza, dinlenmeye gidiyoruz.

Osmanlı camisinde bayram namazı

Ulsin’in şehir merkezinde beş adet cami var ve bu camilerin hepsi de Osmanlı döneminden kalma. En yenisi yaklaşık 200 yıl önce yapılan bu camilerden birine gidiyor ve bayram namazını kılıyoruz. Aliya, cami imamının izinde olduğunu ve bize namazı kıldıranın, Hüseyin Biseviç’in yetiştirdiği öğrencilerden biri ve kendisinin de çocukluk arkadaşı olduğunu söylüyor.

Ve Kurban Bayramı…

Bayramlaşmanın ardından kolları sıvıyor ve kesimin yapılacağı alana gidiyoruz. İHH dışında Türkiye’den bir hayır kurumu ve Amerika’daki Arnavutların kurduğu bir dernek daha bizimle birlikte çalışmalarına başlıyor.

Gün boyunca çalışıyor ve Allah’ın izniyle hiçbir aksilik çıkmadan kesim işlerini bitiriyoruz. Çalışmalarla alakalı demeç almaya gelen televizyon kanalına Aliya aracılığıyla şunları söylüyorum:

“Öncelikle tüm Karadağlı kardeşlerimizin Kurban Bayramını kutluyoruz. Buraya kalplerimizin Ulsinli kardeşlerimizle birlikte attığını gösterebilmek için geldik. Şu anda benimle birlikte İHH İnsani Yardım Vakfı’nın temsilcisi olan 100 arkadaşımız daha, 100 farklı ülkede aynı işi yapıyor. Bu çalışma bizim için sadece bir yardım faaliyeti değil, yüzyıllardır süren kardeşliğimizin de bir göstergesi aynı zamanda. Geçen sene burada yaptığımız çalışmayı, bu yıl biraz daha ileri götürdük. İnşallah önümüzdeki yıllarda birlikte daha da güzel çalışmalar yapabileceğiz. Bizi burada misafir eden ve çalışmalarımız esnasında bize yardımcı olan Hüseyin Biseviç’e çok teşekkür ediyoruz. Türkiye’den selamlar…”

Yusuf Amca’nın Türk bayrağı sevgisi

Kesim çalışmaları bittiğinde, görevliler alandaki alet edevatı toparlarken, biz de bir yandan pankartlarımızı ve Türk bayrağımızı astığımız yerden alıyoruz. Nur Vakfı’na ait özel öğrenci yurdunda görevli olarak çalışan ve kesim işlerinde bize yardım eden Yusuf Amca yanımıza geliyor ve Aliya’ya elimdeki Türk bayrağını istediğini söylüyor. Ben de gülerek evine asması kaydıyla verebileceğimi söylüyorum. Yusuf Amca zaten bu yüzden istediğini, Türkiye’de yaşayan bir teyzesi olduğunu, ancak hayat şartları yüzünden onu hiç göremediğini söylüyor. Hüzünleniyoruz. Verdiğimiz bu bayrağı teyzemizin hatırasına kabul etmesini istiyoruz.

Herkes yılbaşı kutlamalarında

Bayramın ikinci günü etlerin parçalanması ve poşetlenmesiyle geçiyor. Akşam otele döndüğümüzde, Aliya, sahildeki yılbaşı kutlamalarını görmemiz gerektiğini söylüyor. Bu ilginç teklifi “Aliya’nın bir bildiği vardır.” diyerek kabul ediyorum. Vakit gece yarısına yaklaşırken, sahilde kutlamaların yapıldığı platforma doğru yürüyoruz. Sesler giderek çoğalıyor, her sokaktan insanların çoluk çocuk, genç yaşlı demeden bu alana doğru aktığını görüyorum. Karadağlı, Kosovalı, Bosna-Hersekli, Arnavut ve Makedon müzisyenlerin sesleri yankılanıyor şehirde. Hüseyin Biseviç hariç, kurban organizasyonu boyunca birlikte çalıştığımız hemen herkesi, hatta Aliya’nın bize bayram namazı kıldıran arkadaşını bile burada buluyoruz. Aliya, yılbaşı etkinliklerinin burada geleneksel bir hal aldığını, Ulsin’in turizmle ayakta duran bir şehir olması nedeniyle kışın herhangi bir sosyal aktivitenin yapılmadığını, bu yüzden insanların yılbaşı etkinliklerini bahane ederek stres atmak için bugün bir araya geldiğini söylüyor bana. Gerçekten de böyle bir hava esiyor. Bir gün önce tanıştığımız insanlarla muhabbet etme fırsatı bulmuş oluyoruz böylece. Dikkatle baktığım halde, yaklaşık bin kişilik bu topluluk içerisinde sadece birkaç kişinin alkol tükettiğini görüyorum.

Ulsin’in köylerinde Anadolu’yu görmek

Ertesi gün, kurban etlerini araçlara yükleyip Ulsin’in köylerine doğru yola çıkıyoruz. Hüseyin Biseviç bana Ulsin’i nasıl bulduğumu soruyor. “Burası Anadolu’dan farksız.” diyorum. Gerçekten de, her bakımdan Osmanlı’nın izlerini taşıyan bu kent, köyleriyle de bana kendi topraklarımda olduğum hissini veriyor. Hüseyin Biseviç ve ekibinin daha önceden belirlediği adreslere yardımlarımızı ulaştırıyor ve yapılan yardımlar adına hayır duaları alıyoruz. Büyük ölçüde Türkiye’den geliyor olmamızdan kaynaklanan bir teveccühle karşılanıyor, her gittiğimiz köyde yıllardır göremedikleri akrabalarıyla kucaklaşan insanların hissiyatıyla ağırlanıyoruz. Allah’ın izniyle akşamüzeri dağıtım işini de bitiriyor ve kente dönüyoruz.

En büyük ihtiyaç: Cami ve dini eğitim

Aliya’nın evindeki muhabbetlerden birinde, ağabeyi Mustafa’nın kayınpederi Hayrullah Bey ile tanışıyoruz. Hayrullah Bey, Ulsin Belediyesi’nde Su İşleri Müdürü olarak görev yapıyor. Bize birkaç arkadaşıyla birlikte organize ettiği cami projesinden bahsediyor. Aliya ve Hüseyin Biseviç ile şehrin sorunları üzerine sıkça konuştuğumuz için, cami ve dini eğitim konusunda önemli sıkıntıların yaşandığını biliyorum ve daha bir dikkatle dinliyorum anlattıklarını. Bana caminin projesini gösteriyor ve mimari özellikleriyle Osmanlı ve Balkan kültürünü birleştiren bir yapı tasarladıklarını anlatıyor. İnşaatın yapılacağı alanın satın alındığını, ancak projenin hayata geçirilebilmesi için finansmana ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Hayrullah Bey, cami sayısının az olduğunu, mevcut camilerin de (özellikle önemli bir kısmını Müslüman kesimin oluşturduğu turistler yazın şehre akın ettiğinde) ihtiyacı karşılamakta yetersiz kaldığından bahsediyor. Ayrıca projeyi Balkan topraklarında her geçen yıl daha görkemli ve daha etkileyicileri inşa edilen kiliselere karşı bir var oluş işareti olarak düşünüyor.

Dini eğitim söz konusu olduğunda da buradaki gençler, lise için Arnavutluk’u, üniversite eğitimi için Türkiye, Bosna-Hersek, Suudi Arabistan ve Mısır’ı tercih ediyorlar, çünkü bu eğitimi alabilecekleri bir yapı Karadağ’da mevcut değil. Projelerini Türkiye’de anlatacağımdan ve bu konuda elimden geleni yapacağımdan emin olmalarını söylüyorum.

Veda…

Bayramın son günü, işlerimizi hallettikten ve ziyaretimiz boyunca tanıştığımız kişilerle vedalaştıktan sonra, Hüseyin Biseviç’in aracıyla şehirden ayrılıyoruz. Önce, yine Osmanlı’dan derin izler taşıyan Bar şehrine uğruyor, oradan başkent Podgorica’ya geçiyoruz. Komünist rejimin bütün izlerini taşıyan bu şehir, otuz kırk yıl öncesinin aksine, uygulanan politikalar neticesinde bugün çok küçük bir Müslüman nüfusa sahip. Şehirde bulunan az sayıdaki caminin biri hariç hepsinde, sadece cuma ve bayram namazlarında cemaatle namaz kılındığını üzüntüyle anlatıyor Hüseyin Biseviç. Ulsin’de hatta Karadağ’da Müslümanlara hizmet eden tek sivil toplum kuruluşu olma özelliği taşıyan Nur Vakfı’nın bu çalışkan ve mütevazı başkanıyla, tercümanlık görevini yorulmak bilmeden başarıyla yerine getiren Aliya’nın da katılımıyla, neler yapılabileceğine dair saatler süren bir konuşmanın içine giriyoruz.

Başkentten ayrılıp Arnavutluk sınırına, İşkodra’ya geçiyoruz. Hüseyin Biseviç, Tiran’a gideceğimiz araca binene kadar eşlik ediyor bize. Sarılıyor ve helalleşiyoruz. “Bu ayrılık bir virgül olsun.”, “Ben İstanbul’a döndüğümde virgülden sonrasına başlamış olacağım. Yine görüşeceğiz inşallah.” diyorum, Hüseyin Bey de “İnşallah” diyor ve ekliyor “Sağ salim ulaştığınıza dair beni bilgilendirin.”.

Tiran’da bir gece

Tiran’da bizi başlangıçta olduğu gibi Mehdi Gurra karşılıyor. İHH’nın Arnavutluk’taki kurban organizasyonunu yürüten arkadaşlarımızla, birbirimize çalışmalarımızın nasıl geçtiğini anlatıyoruz.

Mehdi Gurra ertesi sabah havaalanına giderken bize birçok isim veriyor selam götürmemiz için. Baş üstüne diyoruz ve not ediyoruz.

Bugün bayramın beşinci günü…

İstanbul’a ulaştığımızda, önce Hüseyin Biseviç’i sonra evimi arıyorum. “Geldiniz mi oğlum?” diyor annem. “Geldik anne” diyorum, “Geldik. Bugün bayramın beşinci günü…”

Karadağ Foto Galerisi
 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu