 Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.
Fedakârlık ve rızanın mükâfatı kurbanlarınızla yüzlerine tebessüm kondurduğumuz yetim ve muhtaç kardeşlerimiz adına teşekkür ederiz. |
|
|
İstanbul'dan Tiran'a bir kutlu seferin hikâyesi |
|
|
|
|
Yazar Hasan Kale
|
Rabbim sana şükürler olsun ki yeryüzünde fıtratını bozmamış veya bozsa bile senin hidayetin sayesinde aslına rücu etmiş kardeşlerim var, Sen onlardan (İHH) razı ol, bizim yürek coğrafyamızda kardeşlerimizi unutturmadıkları için.
Zalim Enver Hoca tarafından yıllarca bedenleri, gönülleri ipotek altına alınmış Arnavut kardeşlerimizin gönüllerinde kalan tohumların yeşermesine kurban ile vesile olmak amacıyla İHH’nın 4 gönül eri olarak 17/12/2007 tarihinde bizi Tiran’a götürecek olan 09.10 uçağına zor da olsa yetiştik. Arnavutların aslına rücu edebilmesi için İstanbul-Tiran arasına köprü kuran Yunus ağabeyimizin oradaki kardeşlerimiz için bastırdığı çok sayıda İslami eseri de yanımızda götürmek istememiz uçağa zor yetişmemizin nedenlerinden biri idi. Ama böyle hayırlı bir işe vesile olmak sıkıntımızı aldı götürdü. Arnavutluk ile ilgili okuduğum makalelerde Türkiye’den gidenlerin ülkeye giriş esnasında fazla bekletildiği söyleniyordu. Benim yeşil pasaportum olduğu için fazla beklemedim. Arkadaşlarımın yeşil pasaportu olmamasına rağmen onlar da anlatıldığı kadar fazla beklemediler. Bu durumda; Partner kuruluşumuz olan ALSAR’ın başkanı Mehdi Gurra kardeşimizin yetkililere daha önceden haber vermesi ve bizi orada karşılaması sanırım etken oldu. Havaalanından doğruca kalacağımız pansiyona gittik. Eşyalarımızı bırakır bırakmaz Vakfımızın, BM denetiminde bulunan mülteci kampı (Guantanamo mağdurları) için göndermiş olduğu yardım malzemelerinin teslim törenine katılmak üzere yola koyulduk. Kampa vardığımızda yardım malzemelerinin teslimi için düzenlenen programa katıldık ve Guantanamo mağdurları ile ayak üstü bir tanışma faslı gerçekleştirdik.
ARDMËRİA VakfıAynı gün yani ikindi namazlarını Ethem Bey Camisi’nde kılıp Yunus ağabeyimizin önderliğinde diğer partner kuruluşumuz olan ARDMËRİA Vakfı’na geçtik. Müfit kardeşimiz dil konusunda gayet iyi olduğu için (Arapça, İngilizce, Kürtçe) oradakilerle anlaşmakta herhangi bir sorunumuz olmadı. Vakfın yöneticiliğini Tahir Zenelhasani kardeşimiz yapmakta. Kadrosunun da ekseriyeti Yemen’de tahsil yapmış. Vakıf çalışmalarına uygun bir binaları var. Bilgisayar laboratuarları vakfımız tarafından düzenleniyor. Genellikle üniversite öğrencilerini kapsayan çalışmalarda 600’e yakın öğrenciye ulaşılmakta. Vakfa uğradığımız zamanlarda görüyoruz ki bu laboratuar ve vakıf genellikle öğrencilerle dolu bir şekilde çalışmalarına devam etmekte. Vakıf bünyesinde çeşitli kurslar (bilgisayar, Kur’an vb.) verilmekte. ARDMËRİA Vakfı’nı ziyaretimizden sonra günün yorgunluğunu atmak için çay içebilecek bir mekân aradık ama Arnavut kardeşlerimizin çay ile arasının iyi olmadığını öğrendik. Bu sorunumuzu yine Mehdi kardeşimiz sayesinde Enver Hatibi kardeşimiz tarafından hem kitap evi hem de kafe olarak işletilen yerde çözdük. Almanya, Hollanda ve Belçika’dan IGMG kanalı ile gelen kardeşlerimizle birlikte Mehdi kardeşimizi yoğun bir soru yağmuruna tutarak işlerin yoğunluğundan dolayı gündüz alamadığımız bilgileri aldık. 18/12/2007 sabah kahvaltılarımızı ALSAR vakfında Fazıl ve Gence kardeşlerimiz ile beraber yaptık (Allah onlardan razı olsun). Arnavutluk’ta kaldığımız süre boyunca bize evimizdeymişiz gibi rahat ettirdiler. Bugünkü programımızda Bektaşileri ve FONDACİQNİ “MİRËSİA” Vakfını ziyaret etmek vardı. Bektaşilerin dergâhını görünce şaşırmadım desem yalan olur. Arnavutluk’un Bektaşiliğin merkezi olduğunu okumuştum ama yine de dergâhtaki lüks dikkatimi çekti. Müfit kardeşimizin bu konuda çalışmaları olduğu için görüşme yoğun bir şekilde geçti ama ne yazık ki Bektaşilik ülkemizde olduğu gibi gerçek mecrasından çok uzaklarda idi. Müfit kardeşimiz samimi bir niyetle Bektaşiler ile ilgili çalışmalarını bize verdi. İnşallah hayırlara vesile olur. Buradaki görüşmemiz bitince FONDACİQNİ “MİRËSİA” Vakfı’nın direktörü Korab kardeşimizin rehberliğinde Vakfın Durres Şehri’nde işlettiği bayan medresesinde incelemelerde bulunduk. Burada Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olan bir hanım kardeşimiz öğretmen olarak görev yapmakta olup tercümanlığımızı yaparak Arnavut kardeşlerimizle anlaşmamıza vesile oldu. Okul gayet güzel ve düzenli idi. Arnavutluk’un aslına dönüşünde bu okulda yetişecek olan hanım kardeşlerimizin öneminin farkında olan bizler, Rabbimize bu çalışmanın devamı için dua ettik. Daha sonra Korab kardeşimizle beraber Tiran’a dönüp Vakfın merkezinde incelemelerde bulunduk ve yetim çalışmaları hakkında bilgi aldık. Çalışmaların gayet güzel olduğunu gördük ve İHH’nın da yetim projesi olduğundan bahsettik. Burada yaz boyu yetimler için yaptıkları kampta çekilen fotoğrafları da inceleme fırsatı bulduk. Tiran’da bulunduğumuz sürede namazlarımızı Ethem Bey Cami’inde cemaatle kılmaya özen gösterdik. Cami imamları ile kısa sohbetler yaptık. Bu sohbetlerde hoşuma giden yan imamların genelde ilahiyat mezunu olmaları ve Arapça konusunda iyi olmalarıydı. Bizden de Müfit kardeşimizin Arapçası iyi olduğu için anlaşmakta hiç zorlu çekmedik. Akşam ve yatsı namazlarını kıldıktan sonra yoğun sohbetlerin yapıldığı ve bu arada çay ihtiyacımızı giderdiğimiz Enver beye ait çay ocağında günün yorgunluğunu atmaya çalıştık. 19/12/2007 tarihinde yani arife günü Arnavutluk’un kalkınmasının geçmişte olduğu gibi bugün de Müslüman (kendi namaz kılmıyor olsa da) ve Arnavut olma şuuru ile gerçekleşeceğine inanmış bir politikacı ile Müfit kardeşimiz sayesinde uzun bir sohbet yaptık. Bu politikacı İslamafobya konusunda yazdığı kitabı bize hediye etti. Arnavutluk Müslüman formu ile arasının iyi olduğunu yazılarının bu formun çıkardığı Besim Tari gazetesinde ara sıra yayımlandığını ifade eti. Aynı gün ALSAR Vakfı ile kurban kesecek arkadaşlar (Türker ağabey, Yunus ağabey) kurban kesim yerlerine giderek son kontrolleri yaptılar. Ben ve Müfit kardeşimiz ise kurbanları Ardmëria Vakfı ile ortak keseceğimiz için kurban yerine bakmamıza gerek kalmadı. Zira telefonla yaptığımız görüşme neticesinde Vakıf yetkilileri her şeyin hazır olduğunu ve sabah namazdan sonra bizi alacaklarını söylemişlerdi. İkindi namazından sonra Halveti ve Kadirileri ziyaret etmeye karar verdik. Halveti dergâhının kapısında yazılı olan Alevi ibaresi bizi şaşırttı. Şeyhleri genç biri olup yaptığımız görüşmede Tiran’da Türkoloji, Lübnan’da İslami ilimler, Fransa’da işletme okuduğunu söyledi. Kendisine Halvetilik ile Alevilik arasında bir bağ olmadığını söylememize rağmen inandırıcı bir cevap veremedi. Şeyhliğin amcası ölünce yengesine geçmiş olduğunu, şu anki şeyhin ise yengesinden şeyhliği zorla aldığını öğrendik Mehdi kardeşimizden. Kadirilere yaptığımız ziyarette ise bilgi verecek birini bulamadık. Görevli arkadaş yetkin biri değildi ama Yasin ve Kuran okuyarak para kazandıklarını bizzat tespit ettik.
Bayram namazı Arife gününü de tamamladıktan sonra sabah bayram namazının parlamento binası önünde (tüm camilerin kapatılarak) kılınacağını öğrendik. Camilerin kapatılması hoşumuza gitmese de (karşı çıkmamızın da haklı sebepleri olduğunu düşünüyorum) sabah kalabalığı görünce biraz yumuşadık. Parlamento binasının bahçesinde namaz kılınmasına sebep olarak öne sürülen, camilerin herkesi almadığı iddiası bana biraz masal gibi geliyor. Çünkü Hıristiyanlıştırma projelerinin yoğun olarak uygulandığı bir ülkede 30 kişi de alsa camiler açık olmalı, camiler almazsa insanlar namazı dışarıda kılabilirler ve bu daha da güzel olur diye düşünüyorum. Ayrıca Arnavutluk’ta İslam’ın sembolü çifte minareleri olan bir cami her hâlükârda yapılmalı. Çünkü komşu Hıristiyan ülkeler tarafından Hıristiyan nüfusun %25 olduğu bu bölgeye büyük büyük kiliseler inşa ediliyor. Bayram sabahı namazdan sonraki manzara görülmeye değer. Sokakta görmediğimiz başörtülü kardeşlerimizi burada, namazdan sonra diğer kardeşleriyle musafaha ederken, görmek insanın gözlerini yaşartıyor. İçimden merhum Said Nursi’nin dediği gibi “Bre İslam düşmanları siz ne yaparsanız yapın, İslam bu çağın en gür sedası olacak.” diye haykırmak geliyor. Ve biz de bu şölene katılıyoruz.
Şimdi hizmet vaktiBu güzel zamandan sonra ikili gruplara ayrılıyoruz. Ben ve Müfit kardeşim Ardmëria Vakfı’ndan gelen Nasuh adlı kardeşimiz ile ALSAR Vakfı’nın önünde buluşuyoruz. 15 dakikalık bir yolculuktan sonra kurban kesmek için önceden ayarlanmış bir bahçeye gelerek kesim işine başlıyoruz. Kasap kardeşlerimiz kesim yaparken biz de yardım poşetlerini Arnavutluk’un geleceği olan 2 küçük kardeşimle hazırlıyoruz. Onlara İHH tişörtü giydiriyorum, dünyalar sanki onların oluyor. Giydikleri bu tişörtleri fazlasıyla hak ediyorlar. Tişörtleri iş bitince onlara hediye ediyorum. Saat 16.00’ya kadar 50 koyunun kesim ve poşetlenmesini tamamlıyoruz. Bu saatten sonra güzel bir şekilde yapılan organizasyonla içi et dolu poşetleri Vakfın altındaki müsait alanda önceden belirlenen kişilere imza karşılığı dağıtıyoruz. Dağıtım tamamlandıktan sonra Nasuh kardeşimiz bizi Tiran’ın etrafını çevreleyen dağlardan birinde Avusturya tarafından inşa edilen tesise teleferikle çıkarıyor ve bize burayı gezdiriyor. Arnavutluk’ta sosyalist iktidarın çökmesinden sonra Tiran’a lüks tesisler özellikle de Tiran’ı hâkim noktalardan gören yerlere kale stilinde lüks lokantalar (içkili) ve oteller yapmışlar. Burada dikkatimi çeken ikinci konu da Tiran yapılaşma açısından döküntü bir yer olmasına rağmen sokaktaki arabaların son model olması. Bu konuda okuduğumuz Arnavutluk notlarında bu arabaların kaçak olduğu ifade ediliyordu. Ben daha başka şey olabilir diye düşünürken Mehdi kardeşim Arnavut halkının bir özelliğinden bahsetti. “İnsanlar barakalarda oturur ama kapılarının önünde lüks arabalar bulunur.” Ayrıca Arnavutluk’ta genç nüfusun önemli bir kısmı İtalya ve Yunanistan’da çalışıyor. Bu ülkelerin, Hıristiyan olan ve adlarını değiştiren gençlere yaptığı parasal yardım da bu konuda dikkat çeken önemli bir nokta diye düşünüyorum.
Tirandan Berat’aİkinci gün (21/12/2007) IGMG’den gelen kardeşler ile Gence ve Fazıl tarafından ALSAR’da hazırlanan kahvaltımızı yapıyoruz ardından da Mehdi ve IGMG gönüllüleri ile birlikte belediye denetiminde Berat Şehri’nde organize edilen dağıtıma katılmak üzere yola çıkıyoruz. Burada pankartlarımızı belediye binasının önüne astıktan sonra, belediye başkanlığı tarafından kurban payı dağıtılacak halkın toplandığı salonda yapılan törene katılıyoruz. Burada Mehdi kardeşimiz, belediye başkanı ve müftü kısa bir konuşma yapıyorlar ve ALSAR, İHH ve IGMG teşkilatlarına teşekkür ediyorlar. Yerel TV kanalları Mehdi ve belediye başkanı ile röportaj yapıyorlar. Bu konuşmadan sonra meydanda, belediye zabıtaları nezaretinde ihtiyaç sahiplerinden alınan evrak karşılığı kurban dağıtımını gerçekleştiriyoruz.
Dağıtımdan sonra kısa bir tur yaparak Berat Şehri’ni geziyoruz. Kalenin eteğine kurulmuş eski Berat’ın olduğu kısım insana Safranbolu’yu hatırlatıyor biraz. Berat’ta bulunan cami sayısını soruyoruz Mehdi kardeşe, aklımda kaldığı kadarıyla 4 veya 5. Bunlardan bir tanesi imamı hacca gittiği için kapalı. Adı Bekârlar olan caminin ise ilginç bir hikâyesi var onu ileride sizlere anlatacağım. Cuma namazımızı açık olan Kurşunlu Cami’sinde kılıyoruz. Namaz için camiye gelen bayanların çokluğu dikkatimiz çekiyor. Camiye girerken başını örten bu kardeşlerimiz çıkışta tekrar örtülerini çıkartıyorlar. Buna da şükrederek “İnşallah bu kardeşler ileride daha iyi olur.” diye dua ediyoruz. Namazdan sonra Bekârlar Cami’sinin müezzini olan kardeş bizi Mehdi kardeş kanalı ile ısrarlı bir şekilde evine, Türk çayı içmeye davet ediyor. Biz de tabi çayı duymuşuz kaçırır mıyız? Bu arada Bekârlar Cami’sinin hikâyesi ise gerçekten ilginç. İki kardeş yıllarca bekâr olarak ayakkabıcılık yapıp kazandıkları para ile bu camiyi inşa ettiriyorlar. Sonrasında da bu caminin müezzini veya imamının bekâr olmasını vasiyet ediyorlar. Mehdi kardeşimizden evine gideceğimiz Bekârlar Cami’sinin müezzini Nadir kardeşimizin de bekâr olduğunu öğreniyoruz. Evine vardığımızda babası, yeğeni ve yengesi ile bizi kapıda karşılıyor. Türkçe bilmesi bizim için daha rahat oluyor. Eve geçiyoruz. Hemen mutfaktan bir paket Rize çayı getiriyor, kendisinin demlemesini çok iyi bilmediğini söylüyor. Belçika’dan IGMG kafilesi ile gelen İhsan kardeşimiz çaydanlığı alıp güzel bir çay demliyor. Tabi Nadir kardeşimiz çay gelene kadar bize meyve ve yöresel tatlılardan ikram ediyor. Bir İstanbul aşığı olan bu kardeşimizle yaptığımız sohbette genel durum üzerine konuşuyoruz. Hanefi fıkhında yetiştiği için (bazı haklı sebepleri de var) şekil ayrıcalıklarının gündeme getirilmesinden dolayı rahatsızlığını dile getiriyor. Geliş amacımızı bildiği için İHH’dan bahsediyoruz, hemen devreye kendisi giriyor ve TV5 izlediğini reklamlardan ve programlardan İHH’yı tanıdığını söylüyor. Bu samimi sohbetten sonra “Yolcu yolunda gerek.” diyerek Nadir kardeşimize veda ediyoruz. Planımıza göre Türker, Yunus ve Müfit ağabeyler Mehdi ile birlikte Kosova sınırına gitmek üzere bizden ayrılıyorlar. Ben ise IGMG’den 3 arkadaş ile Tiran’a dönüyorum. Bu Tiran’da yalnız geçirdiğim ilk gece olacak. Odama çekilip yorgunluğumu atıyorum. İHH olarak burada kurban kesimi ile ilgili görevimiz bitmiş olmasına rağmen ben gözlemlerime bu kalan 3 gün içerisinde devam edeceğim.
Hüzün ve sevinç: Misketi 22 Aralık cumartesi günü sabah dokuzda buluşup kahvaltımızı yaptıktan sonra IGMG’den gelen arkadaşların dağıtım yapacağı Misketi Beldesi’ne doğru yola çıkıyoruz. Beldeye vardığımızda ALSAR Vakfı tarafından yapılan cami ve sosyal tesisler bizi mutlu ediyor. Belde sakinlerinin bizi beklediğini görünce hem seviniyor hem de hüzünleniyoruz. Kamyonetteki etleri vakfımızın (İHH) ramazanda iftar verdiği çadırın içerisine belde halkı ile beraber taşıyoruz. IGMG’li kardeşler, Mehdi tarafından bize yardımcı olarak verilen ve aynı zamanda bu köylü olan vakıf görevlisi Fazıl kardeşin eşliğinde kendilerine verilen listeye göre muhtarı çağırıp dağıtım yapıyorlar ve tabi ki bende onlara yardımcı oluyorum. Bu arada dağıtım yaparken bana tuhaf gelen bir olay kurban payı almaya gelenlerin bazısının lüks araba ile gelmesi oluyor. Bu IGMG gönüllüsü arkadaşların da dikkatini çekiyor. Hatta bayramın ilk günü İşkodra’da görevli olan IGMG ekibinden Ali kardeşimiz oradaki insanların daha mağdur olduğunu söylüyor. Bunu not alıp namaz için camiye geçiyoruz. Mehdi kardeş tarafından 500 Euro maaşla görevlendirilen imamın camiyi bırakıp kaçtığını öğreniyoruz. Arnavutluk gibi bir ülkede 500 Euro maaş ve lüks bir lojmanı geri çevirmek bana biraz tuhaf geliyor. Baktık imam yok iş başa düşüyor. Almanya’dan gelen Murat kardeşimiz ezan okuyor ama köyden namaza gelen hiç kimse yok. Namazımızı kılıp Tiran’a gitmek üzere yola koyuluyoruz. Bugünkü yemeğimiz IGMG gönüllüsü kardeşlerimizin veda yemeği hükmünde olduğu için ve Ali kardeşimizden bize yemek yedireceği konusunda daha önceki sözünden dolayı yol üzerinde duruyoruz. Mehdi kardeşimiz yapacağını yine yapıyor ve bize özel ikram yaparak misafirperverliğini gösteriyor. Kendisine dua ediyoruz. Ama şu noktada sitemkârız. Kaldığımız süre boyunca genelde ALSAR Vakfı’nda -bu konuda tecrübeli olan Yunus ağabeyimizin tavsiyelerine uyarak- dışarıdan getirtmek suretiyle yemek ihtiyacımızı giderdik. Geleceğim gün, buralarda içkisiz lokanta bulunmasına rağmen içkili lokantalara giden Arnavut arkadaşlara sitem ettim (bunu ziyaret ettiğimiz camiaların çoğunda gördüm) ve bu durumun son bulması için onlar adına dua ettim.
Farklılık birlikteliği Tiran’a döndüğümüz cumartesi akşamı Vakfımızın (İHH) Karadağ’da görevlisi olan ve daha önce Karadağ’a giderken adını duyduğumuz fakat görüşemediğimiz kardeşlerimle görüşüyorum. Bu azimli ve fedakâr kardeşlerimizi bu akşam misafir edip pazar günü -inşallah- yolcu etmeyi planlıyoruz. Kısa bir dinlenme faslından sonra IGMG ekibini liman şehri Durres’ten yolcu etmek için yola koyuluyoruz. Durres’e vardığımızda bir kafede oturup hasbihâl ederken Süleyman Hilmi Tunahan’ın cemaatinin (Türk-İslam Vakfı) Durres sorumlusu görevli bir arkadaş da katılıyor aramıza. Daha sonra Mehdi kardeşimizin daveti ile Durres’te Şiilere ait bir medresede görev yapan Şia mezhebine mensup bir öğretmen ile imam olan kardeşi de sohbete dâhil oluyorlar. Her nedense bu masada bir araya gelen bizler, hayatta birbirimiz hakkında yanlış değerlendirmeler yaparak fitnelere alet oluyoruz. Rabbim bu durumdan bizleri muhafaza etsin (amin). Partner vakıflarımız bir olduğu için 6 gündür bazı ortamlarda beraber olduğumuz IGMG’li kardeşlerden ayrılmak kalplerimizin aynı güzellik için attığına inancımızdan dolayı beni biraz duygulandırıyor. Onları âlemlerin rabbine emanet edip Tiran’a dönüyoruz. 23/12/2007 pazar sabahı kahvaltımızı her zaman olduğu gibi ALSAR Vakfı’nda yapıyoruz. Mehdi, Karadağ ekibinin yürekleri yaşlarından çok büyük olan Ahmet ve Eren kardeşlerimiz ile beraberiz. Tabi ki Arnavutluk’ta kaldığımız süre boyunca kahvaltılarımızı hazırlayan Fazıl kardeşimizi de unutmuyoruz. Program dâhilinde Ahmet ve Eren kardeşimizi onlara bir Tiran turu yaptırması için Gence’ye emanet edip kurbanla ilgili ödemeleri yapmak üzere Mehdi kardeşle dışarı çıkıyoruz. Saat 13.00’te buluşup Ahmet ve Eren’i yolcu etmek üzere havaalanına gidiyoruz. Gerekli işlemleri yapıp vedalaştıktan sonra Mehdi “Hasan ağabey ikimiz baş başa kaldık, bari sen beni bırakıp gitme.” diyor. Ben de “Biz burada olmasak da gönlümüz ve dualarımız seninle.” diyor ve gönlünü alıyorum. Mehdi Vakfa dönüyor ben ise ruhumu dinlendirmek üzere Ethem Bey Cami’sine yöneliyorum. Burada yeleğimdeki Türk bayrağı ve şapkamdaki İHH amblemini gören yaşlı amcalara “İstanbul, Osmanlı” diyorum, onlar da “Elhamdülillah” deyince orada söz bitiyor. Gönül dili ile anlaşarak gerçekten ruhumu dinlendiriyorum ve ecdadımızı bir kere daha rahmetle yad ediyorum. Yatsıyı kıldıktan sonra yavaş yavaş otelime (pansiyon) doğru yürüyorum. Ertesi gün -inşallah- Amerikan zulmünün ve paranoyasının ürünü Guantanamo mağduru kardeşlerimle buluşacağım için sabahı iple çekiyorum.
Cennet yüreklilerSabah saat 9.00’da ALSAR’da buluşuyoruz. Mehdi, ben ve mağdur kardeşlerimiz -daha doğrusu cenneti yüreğinde taşıyan kardeşlerimiz- Ebubekir, Ahtar, Eyüp ve Ahmet ile aramızda sıcak bir dostluk gelişiyor. Beraber kahvaltımızı yaparken muhabbet daha da koyulaşıyor. Bu arkadaşlar diğer ülkelere geçmeye çalışıyorlar fakat Çin’den başka bu arkadaşları kabul etmeye yanaşan ülke yok. Çin de kabul edip idam etmek için istiyor. Ülkemiz için de başvurmuşlar. Doğu Türkistan Derneği ilgileniyormuş ama ben Türkiye’ye gelmelerinin iyi olmayacağını düşündüğümü söylüyorum. Hiçbir ülke izin vermezse ailelerini Arnavutluk’a getirebilmek amacıyla burada iş kurmak istediklerini ifade ediyorlar (lokanta açmak istiyorlar) ve sermayeleri olmadığı için yardımcı olunmasını istiyorlar.
Osmanlı şehri: Kruja Bu arkadaşlardan Ebubekir ve Ahtar ile Gence’nin rehberliğinde Kruja (Akçahisar) Şehri’ne doğru yola koyuluyoruz. Kruja Şehri’ne giderken yol üzerinde Balkanların İslamlaşmasında büyük emeği olan Sarı Saltık’a ait ayak izinin bulunduğu mekânı görüyor ve aracımızı durduruyoruz. Burayı ziyaret edip incelemelerde bulunduktan sonra yolumuza devam ederek Osmanlı’ya karşı sık sık ayaklanan ve bugün Hıristiyanlar tarafından Arnavutluk’un sembolü ve lideri havası verilerek Enver Hoca’dan sonra heykelleri ile Tiran ve diğer illerin meydanlarını süsleyen İskender Bey’in ayaklanma merkezi Kruja Şehri’ne varıyoruz. Şehir bana şu anda yaşamımı sürdürdüğüm Çankırı’nın eski hâlini hatırlatıyor. Şehirde Osmanlı kalıntıları yoğun. Önce kaleyi ziyaret etmeye karar veriyoruz. İlk dikkatimizi çeken sadece temel kalıntıları ve minaresinin bir kısmı kalmış cami oluyor. Kalenin İskender Bey’e ait kısmı gayet güzel bir şekilde restore edilmiş ve müze olarak kullanılıyor. Buradaki eski bir konağın o dönemlerde kullanılan araç, gereç ve aletlerin sergilendiği müzeye çevrildiğini görüyoruz. Burada incelemelerde bulunup kaledeki gezimizi tamamlıyoruz. Kaleden çıktıktan sonra hâlâ şehrin en hareketli yeri olan eski bir Osmanlı çarşısını geziyoruz. Ecdadımızın yaptığı bu yerde bugün ne yazık ki Arnavutluk’un sembolü olarak genellikle içki, zalim ve paranoyak Enver Hoca’nın ülkenin kaynaklarını nasıl israf ettiğini gösteren bunker (korungan) maketleri satılıyor. Çarşıdaki turumuzu tamamladıktan sonra namazımızı kılmak üzere çarşının şehir tarafındaki girişte yer alan tipik Osmanlı mimarisine haiz camiye gidiyoruz. Fakat caminin içi kapalı. Caminin avlusunda yer alan ve müftüye ait olduğu söylenen yere bakıyoruz, kimse yok. Namazımızı caminin giriş kısmında kılıyoruz. Bu arada namaz kıldığımız kısımda Suudi Arabistan tarafından gönderilmiş ve kutuları açılmamış bol miktarda Kur’an-ı Kerim ve Arnavutça mealini görüyoruz. Buradaki ziyaretlerimizi tamamlayarak Tiran’ a geri dönüyoruz. Tiran’daki bu son akşamımda akşam ve yatsı namazlarını Ethem Bey Cami’sinde kılıp hazırlıklarımı yapmak üzere otele çekiliyorum. Büyük bir heyecanla geldiğim Arnavutluk’tan -Allah nasip ederse- sabah döneceğim. Görevimi -inşallah- başarıyla yaptığımı umarak Rabbime amelimi kabul etmesi için temenni ve duada bulunuyorum. -İnşallah- Arnavutluk’ta yapılan çalışmaların semeresini vermesi amacıyla buradaki arkadaşlar için de dua ediyorum.
Ve dönüş25/12/2007 sabahı iyice alıştığımız ve artık evimiz kabul ettiğimiz ALSAR’da buluşuyoruz. Mehdi “Hasan ağabey şimdi beni bırakıp gideceksin öyle mi?” diyor. Ben de “Ayrılık zor olsa da gideceğiz ama gönlümüz hep seninle. İnşallah Arnavut kardeşlerimiz ve biz senin gayretini, çabanı unutmayacağız ve daha iyi olman için dua edeceğiz.” diyorum. -İnşallah- İstanbul’a dönerken yanımda 5 tane de misafir götüreceğim. Bu misafirler Türkiye’de okuyan Arnavut öğrencilerin anneleri ve bir küçük kız. Arnavutluk’un Mehdisi bizi saat 14.00’te havaalanından duygulu bir vedalaşma ile yolcu ediyor. Bir yolcunun geç kalması neticesinde uçak 50 dk. rötarla kalkıyor. Bu, İstanbul havaalanında bizleri bekleyecek olan Arnavut öğrenciler ve onların Türkiye’deki en büyük destekçisi Yunus ağabeyimizi (Üsküp uçağı ile benden daha önce ineceği için) biraz fazla bekletmemize neden oluyor. Arnavut ailelerin pasaport işlemlerine yardımcı oluyorum ve onların bir an önce yavrularına kavuşmasını canı gönülden istiyorum ama hacılarımızın dönüşü nedeni ile havaalanı çok kalabalık. 15 dakikalık bekleyişten sonra kavuşma anını anlatmamın imkânı yok. Anneler ağlıyor, çocuklar ağlıyor biz de gözyaşlarımızı saklamaya çalışıyoruz. Yunus ağabeyin aracına doluyoruz. Arabada velilerin duasını da alıyoruz. Diyorum ki kendi kendime “Rabbim ne bereketli yolculuk.” Akşamı geçireceğim teyzemlere gidiyorum. Onlarla hasbihâl ettikten sonra dinlenmek üzere odama çekiliyorum. Sabah “Ver elini İHH” deyip doğruca Mehmet Kara kardeşimin yanına gidiyorum. Bakıyorum, İHH akıncıları seferden dönen muzaffer asker konumunda mutlulukları yüzlerinden okunuyor. Yol arkadaşım Türker ağabeyi de arayarak “Buluşalım.” diyorum. Bu arada Yusuf Korkmaz kardeşe Arnavutluk hakkındaki ilk gözlemlerimi aktarıyorum. Türker ağabey ile buluşup resim ve video CD’lerini çoğaltmak ve görüntüleri teslim etmek amacıyla Adem Demir kardeşin yanına uğruyoruz. Onunla hem tanışıp hem de işimizi yapıyoruz. Bu arada başkanımız Bülent bey bizi çay içmeye davet ediyor, çayımızı yudumlarken muhabbetimiz yine Arnavutluk oluyor. İşlerimi tamamladıktan sonra arkadaşlarla vedalaşıyorum. Çünkü artık ben de beni bekleyenlere kavuşmak için sabırsızlanıyorum. Rabbim sana şükürler olsun ki yeryüzünde fıtratını bozmamış veya bozsa bile senin hidayetin sayesinde aslına rücu etmiş kardeşlerim var, Sen onlardan (İHH) razı ol, bizim yürek coğrafyamızda kardeşlerimizi unutturmadıkları için. Sana binlerce hamdolsun bize bu yolda çalışma aşkını ve azmini verdiği için. “De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep alemlerin Rabbi ALLAH’a armağan olsun.” Rabbim bizim ibadetlerimizi de Habil’in ibadeti gibi kabul buyur (amin). Selam ve Dua ile… |
|
|