Yola çıkarken bir Avrupa ülkesini göreceğim için heyecanlı idim. Hayalimdeki
Tiran; büyük binalarla çevrili bir başkent idi. Yardım edebileceğimiz çok fazla
kişi yoktu. Hayalimdeki Arnavutluk aslında Arnavutlar için de bir hayaldi. Bunu
daha sonra anlayacak idim. Uçağa binmek için gerekli tüm işlemlerimizi tamamlamıştık.
Son aramadan da geçerek, Arnavutluk’a gidecek olan uçağa bindik. Gökyüzünden
yere bakarken bir ara kendimi bilgisayar başında gibi hissettim. Google Earth de böyle gösteriyordu
yeryüzünü. Gökyüzünden Arnavutluk üç
renk; kahverengi, yeşil ve mavi…
Bir saate yaklaşan yolculuktan sonra Arnavutluk topraklarında idik.
Türkiye pasaportu olan arkadaşları burada biraz bekletiyorlar. Nedeniyse
İtalya’ya kaçak giriş için Arnavutluk’un geçiş bölgesi olarak kullanılması. Kaçak
geçiş yapanlar burada iniyor ve yaklaşık 100 dolar gibi bir ücret karşılığında deniz
yoluyla İtalya’ya geçiyorlar. Burada bir ay çalışarak, çalışma belgesi için
gerekli parayı kazanıyorlar. Daha sonra resmi belgeleri ile çalışmalarını
sürdürüyorlar. Havaalanında Fransız vatandaşı olan Türkler ile Türkiye’den
buraya gelen farklı bir ekiple karşılaştık. Fransa’dan gelen ekip içinde
Fransız pasaportuna sahip olanlar, hiçbir engellemeyle karşılaşmadan kontrol
noktalarından geçtiler. Fakat biz bekledik. Belli bir süre sonra gelip, kimle
görüşmeye geldiğimizi sordular. Mehdi Gurra adını verdik. Bizi alması için bir
arkadaşını göndermesi nedeniyle, biraz daha beklememiz gerekti. Geldiğinde sanki
bizi yıllardır tanıyormuş gibi selamladı sağ olsun. Sonra da “Hanginizin ismi
Fatih, hanginizinki Kemalettin?” diye sordu. Çünkü bizi daha önce hiç
görmemişti. Daha sonra bize kefil olduğuna dair resmi bir belge imzaladı. Hemen
yola çıktık. Mehdi ağabey, koyun alımları için pazarlık yapmaya gideceğini, bu
yüzden de bizim otele gidip dinlenmemizi, bir veya iki saat içinde ALSAR Derneği’nin
merkezinde tekrar buluşacağımızı söyledi. Gence isimli ağabeyimizle otele gittik.
Daha önce Mustafa Özcan’ın gezi yazılarını okuduğum için bu kadar lüks bir arabanın
nereden geldiği hakkında bilgi sahibiydim. Yollar Mercedes dolu. Bindimiz taksi
de bu lüks arabalardan biri idi. Arabaya bindiğim zaman fark edemediğim bir
şeyi şimdi fark ediyorum: Havaalanından taksiye binmemize kadar geçen süre,
aslında bize Arnavutluk’u özetliyordu. Bu havaalanındaki toplam alan, Yeşilköy
Havaalanı’na oranla 1\10 büyüklükte idi. Arnavutluk’un sadece bir havaalanı
var. Bu havaalanında iniş de kalkış da tek pistten yapılıyor.
“Bana damdan düşen birini getirin!”
Şimdi arabadayız, İngilizcesi benim gibi çok iyi olmayan ama ne hikmetse
birbirimizle iyi anlaşabildiğimiz Gence isimli arkadaşımızla birlikteyiz. Hani
Nasrettin Hoca’nın bir fıkrasında olduğu gibi; Nasrettin Hoca damdan düşer,
herkes koşar başına. Biri bağırır: “Çabuk doktor çağırın!”. Hoca da bağırana
seslenir: “Bırak doktoru, bana damdan düşen birini getir.” Biraz o misal
bizimki de… Tiran meydanından geçiyoruz. Karşımızda International Tiran Otel’i
var. Bir gecelik ücreti 100 Euro. Burada duymasak da akşam ezanı okunmuş olsa
gerek. Havanın karanlık olması nedeni ile etrafı tam olarak göremiyoruz. International
Tiran Oteli’nin hemen arkasındaki bir otelde kalacağız. İçeri girdikten sonra eşyalarımızı
bir kenara koyduk. Gence adlı arkadaş kısa bir süre sonra geri gelip bizi
alacağını söyledi. Biz de bu sürede dinlendik. Gence geldiğinde, “Derneğe
gidelim.” dedi. Biz de otelden dernek merkezine doğru yola çıktık.
Dernek merkezinde eski milletvekillerimizden Dr. Mehmet Aykaç Bey ile
görüştük. Kendisi de Mehdi Ağabeyi ziyarete gelmişti. Vakfımızın çalışmalarını
beğendiğini söyledi. Müsait olduğumuz bir gün bize Arnavutluk hakkında
izlenimlerinden bahsedeceğini söyledi. Daha sonra ayrıldı. Mehdi Ağabey bize
tavuk ve beyaz peynirden oluşan bir akşam yemeği hazırladı. Aslında tavuk ile
beyaz peynirin birbiri ile hiç alakası yoktu, ama burada ikisini bir arada yeme
fırsatını bulduk. Yemeği yerken Mehdi Ağabey’in evinden gelen börek tatlısından
yedik. Bu börek tatlısı, bizim mutfağımızdaki baklavanın farklı bir versiyonu
idi. “Bu çok farklı bir tatlıdır.” dedi Mehdi Ağabey. Aynı şey, dönüşten önce
yediğimiz, içine kaşar atılmış güveç için de geçerliydi. Güvecin içine kaşar
atınca Arnavut yemeği oluyormuş. Tabi o zaman adı da değişiyor “kiremit kebap” oluyormuş.
Ayrıca Türkiye’de “Arnavut ciğeri” adıyla meşhur olan ciğerden de Arnavutların
haberi yok. Neyse bu kadar yemek bilgisinin ardından, yemeğimizi yiyor ve otelimize
dönüyoruz. Burası başkent ve ben kendimi Anadolu’nun bir köyünde gibi hissediyorum.
Sizi etkileyebilecek bir ışıklandırma ya da bina yok şehir merkezinde.
İstanbul’da Taksim’in havası farklıdır, Eminönü’nün ayrı, Fatih’inse apayrı… Fakat
burada bulunduğunuz bölgede bu tarzda bir keşfetme duygusu hissedemiyorsunuz.
Her şey çok hissiz, binalar dümdüz... Şehirde gereksiz bir bakımsızlık var.
Bunu her yerde görebiliyorsunuz. Bu, tretuarlardan çimlere kadar görülebilecek
bir şey. İstanbul buradan Paris gibi gözüküyor.
Dualarımızın lisanları farklı olsa da…
Bayramın ilk günü erken kalktık. Kemalettin Ağabey, Mehdi Ağabey’in camiine
gidiyor, müezzinlik yapacak. Ben de Artmedia (istikbal) isimli dernekten gelecek arkadaşlarla birlikte gideceğim camiye.
Türkiye saatinin bir saat ilerde olduğunu, bir saatlik beklemenin ardından
öğrendim. Sabah saat 07:00 gibi arkadaşlar gelip beni alacaktı. Fakat ben saat 05:00
gibi ayakta idim. Resepsiyona indiğimde bana acayip bir şekilde bakıyorlardı.
Ben de arkadaş, ha geldi ha gelecek, diye bekliyorum. Derken bir saatlik
bekleyişin ardından arkadaş otele girdi. Kafamdaki İHH beresini görür görmez bana
selam verdi ve sarıldı kardeşçe. Bayram namazını Tiran Meydanı’ndaki caddede
kıldım. Cami çok ufak olduğu için cemaatin tamamını almıyordu. Yaklaşık 2000
kişi Tiran Meydanı’nda bayram namazını kıldık. Herkesin önünde Türkiye’deki
namaz hasırlarından vardı. Kimse ayakkabısını çıkarıp oturmuyor, ayakta
bekliyordu. Ben de bunu bir gelenek sandım ama sonradan öğrendim ki havanın
soğuk olmasıymış asıl neden, kimse ayağı üşüsün istemiyordu. Bayram namazını
Arnavut kardeşlerim ile kılıyorum. Dualarımızın lisanları farklı olsa da
Rabbimizden aynı şeyleri istiyorduk. Aynı amaçla açıyorduk ellerimizi ve aynı
amaçla kutluyorduk birbirimizin bayramını. Herkes ellerini uzatıyor birbirine… Meydanda
duyulan en gür ses “güzivar kurban bayramin” diyor, bir de tebessüm eden dudaklardan
kaçan hafif kahkahalar duyuluyor. Meydana yerleştirilen büyük kolonlardan
salavatları duyuyoruz. Burada salavat sesini duymak gerçekten insanı etkiliyor.
Bu sesi Türkiye’de duysam, bu kadar etkileneceğimi sanmıyorum. Ben de Arnavutça
bayramımı kutlayan herkesin bayramını kutladım. Birden gençler havai fişek
benzeri bir patlayıcı ile bayramı kutlamaya başladılar. Oldukça ilginçti…
Cips ve mısır gevreği eşliğinde bir bayram…
Kurbanları kesmek için yola koyulduk. Başkentten taş çatlasa yarım
saatlik bir uzaklıktayız. Yolda çukura girip çıkmaktan midem altüst oldu. Fakat
evlerin önü lüks araba dolu. Bundan yaklaşık 10 yıl önce Türkiye’de bir çöp
problemi vardı. Yol kenarlarındaki çöpler bana o günleri anımsattı. Yol
kenarlarında çöp dağları oluşmuştu. Kurbanları kesmeye başladık. Bir süre sonra
kasaplar yoruldu. Kahve istediler, daha doğrusu expresso… Bana da “İçer
misin?” diye sordular. Nezaket icabı, daha önce hiç içmediğim bu içecek
teklifini reddetmedim. Fakat nereden bilebilirdin bu kadar acı bir şey
olduğunu? Denemez olaydım. Zehir gibi acı. Yanına şeker koymuşlar ama sanki
“Hiçbir işe yaramaz, istediğin kadar at” dermiş gibi, atılan şekerler faydasız…
Bu acı tecrübe bana ders oldu. Neyse kurban kesimi bitti. Etleri poşetlere
bölüştürdük. Artmedia Derneği’nin merkezine gittik. Burada Sami Yusuf ile
çalışan bir müzisyen arkadaş ile tanıştım. Bilgisayar konusunda da tecrübeye
sahip bir arkadaştı. Vakıfta multimedia işleri ile ilgilendiğini söyledi. Vakıf
buraya yeni taşınmış. İçeri girdiğimde kendimi İstanbul’daki Sosyal Araştırmalar
ve Kültürlerarası Diyalog Derneği (SADER)’deymiş gibi hissettim. Internet
erişimi için kullanılan bilgisayar bölümü, ders sınıfları, idari bölümler ve
dernek tasarımı SADER’e çok benziyordu. Kurban kesiminin ardından poşetlediğimiz
etlerin dağıtımına başladık. Dernek tarafından tespit edilmiş olan aileler
adlarının karşılarına imza atarak etlerini alıyorlardı. Tiran’da bulunan
üniversitede görevli iki araştırma görevlisi ile tanıştım. Onlar da et almaya
gelmişti. Açıkçası üzüldüm onları et alırken görmekten, vasıfsız değildiler. Üniversitede
seneler sonra belki de rektör olacaklardı. Buralarda geçimin zor olduğundan bahsettiler.
Dağıtımdan sonra dernekte bir bayramlaşma oldu, buna katıldım. Ama bu, katıldığım
en farklı bayramlaşmaydı. Bayram şekeri, kolonya yoktu. Patates cipsi, mısır
gevreği, soyulmuş yer fıstığı, kraker, içecek olarak da gazlı içecekler ve
meyve suyu vardı. Ayakta bir yandan atıştırırken bir yandan da muhabbet
ediyorduk. Ben belli bir süre sonra, bilgisayar kullanmak için izin istedim. Internet
bağlantısı çok yavaştı.
İHH’nın Arnavutluk’taki gönüllüleri
İstanbul’daki yollara sahip olunduğunda bir buçuk-iki saat sürecek bir
yolculuğa çıkıyoruz bugün. Ancak burası Arnavutluk ve bu yolculuk altı saat
sürüyor. Bu yerin ismi Peşkovi. Muşketa adlı bölgede kesilen kurbanların
dağıtımını yapmak için Peşkovi’yi ve birkaç köyü ziyaret edeceğiz. Köylüler
geldiğimizde cami önünde idi, hep beraber camiye girdik. Köylülere önce Mehdi Ağabey
bir selamlama konuşması yaptı, ardından da ben. Türkiye’deki kardeşlerinin
Arnavutlukta yaşayan kardeşlerini unutmadığını, onlardan da Türkiye’deki
kardeşlerini unutmamalarını istediğimizi söyledim. Sonra et dağıtımına başladık.
Bu köydeki dağıtımı bitirdik. Üç kamyon dolusu kurban eti ile dağıtım
yapıyorduk. Peşkovi merkeze geldik. Ama burası hiç merkezi bir yere benzemiyor.
Nüfus çok az, köy gibi bir yer burası. Belediye Başkanı ve Bölge Müftüsü
dağıtım esnasında yanımızdaydılar. Vakfımıza teşekkür ettiklerini söylediler.
İlk yardım poşetini bölge müftüsü ile belediye başkanı verdi halka. Ardından
görevli polisler bizden daha aşkla çalışmaya başladılar. Bu durumda üstümüzdeki
İHH yeleklerini onlar hak ediyordu. Bu bayram gününde bu iş için buraya
gelmişlerdi. Ben de asıl gönüllülerin onlar olduğunu düşündüm ve yelekleri
sahiplerine verdim. İşler bitmişti, yelekleri çok beğenmişlerdi, ben de onlara
hatıra olarak bıraktım. Dağıtım gerçekten düzenli idi. Adı listede olan herkesi
sıraya yerleştirip, dağıtımı yaptılar. Burada Türkiye’den bir hoca kardeşimizle
tanıştık. Kendisi de dili döndüğünce anlattı bize buraları. “Bu halk
yardımlarla yaşayan bir halk” diyor. Batıdan elbise geliyormuş belli aralıkla. Burada
sanayi bölgesi hiç göremedim. Sanayi bölgesinin olmaması iş alanları doğmasını da
engelliyor tabi. Bu da dışarıya göçü arttırıyor. Zaten Arnavut halkının geneli
muhacir. A.B.D., Türkiye, Yunanistan ve birçok ülke, Arnavutluk’tan göç alıyor.
Buradaki halkın en büyük sorunu; kimlik
bunalımı
Burada konuştuğum herkese en büyük
problemin ne olduğunu sordum. Gelen yanıt hep birbirine yakındı; kimlik
bunalımı. Buradaki halk Müslüman olmasından dolayı kendilerini Asyalı görüyor
fakat burası bir Güney Avrupa ülkesi. Yolda içine iki-üç insan sığabilecek
büyüklükte bunkerler gördüm. Betondan yapılmışlardı. Bunlar Enver Hoca isimli
komünist liderin şaheserleriydi. Ben Enver Hoca’yı “Yoldan Çıkanlar” adlı
filmden tanıyordum. O filmde kısa bir ses kaydı vardı. Filmde, konuşulanlara tercüme
etmesi için çağrılan kadın, ses kaydında geçen konuşmaların zırvalık olduğunu,
söylüyordu. İlkokuldaki çocuklara bunların dinletildiğinden bahsetti. Enver Hoca,
yaşanan faşist İtalyan işgali karşısında, bir halk örgütlenmesi ile devrim
yapmıştı. Bir süre sonra dini tamamen yasaklamış ve devleti ateist ilan etmişti.
Arnavutluk’taki kimlik bunalımında bunun da çok etkisi var tabi ki. Enver Hoca
çok paranoyak biriymiş. Burada her yerde bu bunkerlerden görebilirsiniz. Bu bunkerleri
benim küçümsememe bakmayın lütfen. Bunların yapımı için büyük meblağlarda
paralar harcandığı aşikar. Mühendislere Enver Hoca’nın şöyle söylediğini
işittim; “Bu sığınaklara mühendisleri koyacağım ve üstlerine bomba
yağdıracağım. Tasarımda bunu da göz önünde bulundurun.” Bu iş için para harcanacağına birçok kalıcı
konut inşa edilebilirdi. Ya da sanayi bölgesi yapılabilirdi. Bu da yapılamaz
diyorsanız; bari çocuklar için oyun parkı yapılabilirdi. Ben Arnavutluk’ta
sadece bir tane çocuk parkı gördüm. Arnavutluk son dönemde bir sürü dertle baş
başa. Bunlardan biri de BBC muhabiri Luch Ash’in
yazısında bahsettiği kimyasal kirlilik yoğunluğunun sebep
olduğu tehlike. İnsanlar kimyasal kirliliğe maruz kalmış yıkıntılar arasında
yaşıyor.
“Güzivar Kurban Bayramin Turkiye”
Arnavutluk’taki son günümüzde Kruja Kalesi’ne gittik. Burada tarihi
Osmanlı çarşını gezdik. Almanya’dan kurban kesimleri için gelen ağabeylerimiz de
bizimle beraber geziye katıldı. Yolda “Sarı Saltuk”un ayak bastığı bir kayayı
ziyaret ettik. Sarı Saltuk, anlatılanlara göre, önce bu kayaya başmış ve
ardından da karşıda görünen dağın tepesine basmış. Kayaya ayak izi çıkmış.
Birden bizimle beraber içeri giren aileden olan Bey, ayak izinin önünde yere
kapaklandı, sonra da kalkıp cebinden bir para çıkarıp, buraya sürdü. Bereket
getirdiğine inanıyorlarmış. Sonra da türbenin giriş kapısı yanında mum
yaktılar.
Yola devam etmek için bu yerden çıkıp aracımıza bindik. Kruja Kalesi
gerçekten çok güzeldi. Buradan şehri izlerken adeta tarihi kokluyorsunuz.
Kalenin arkasındaki dağlara baktığım zaman heyecanlandım. Dağların tepelerindeki
beyaz ve gri tonlarındaki bulutlar, size mistik bir ortam duygusunu hissettiriyor.
Tabi bu gri bulutlar, aynı zamanda birazdan başlayacak yağmurun da müjdecisi
oluyor. Arnavutluk’ta keşfetme hissini en fazla duyduğum yer burası
diyebilirim. Burada geleneksel Arnavut evlerini, giysileri, günlük hayatta
kullandıkları eşyaları gördük. Yok yoktu adeta bu evlerde. Bu ziyaretin sonunda
gri bulutlar bize emanetlerini teslim ediyordu.
Ayrılıyorduk Arnavutluk’tan. Geride umduklarını yerine getirmiş
insanların, amellerini bıraktık. Umuyorum ki bize verilen görevi hakkıyla
yerine getirmişizdir. Arnavutluktaki kardeşlerinden Türkiye’ye selamlar
getirdik. Arnavutluk size sesleniyor; “Güzivar Kurban Bayramin Turkiye”
Arnavutluk Foto Galerisi
|