Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.
Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.

Fedakârlık ve rızanın mükâfatı kurbanlarınızla yüzlerine tebessüm kondurduğumuz yetim ve muhtaç kardeşlerimiz adına teşekkür ederiz.

"YOK"lar diyarı, Cibuti PDF Yazdır E-posta
Yazar Demet Tezcan   
"YOK"lar diyarı, Cibuti Olumluluk adına hiçbir şey yok iken, olumsuzluk denilince akla gelen her faaliyet var. Burada ABD, Afrika’nın en büyük askeri üssünü kurmuş. Fransızlar ise kiliseleri, okulları, işletmeleriyle Cibutili insanların kanlarını emiyorlar. “YOK”ları ve “VAR”larıyla insanı dehşete düşüren Cibuti’nin Türkiyeli Müslümanlara ihtiyacı var. İHH insani Yardım Vakfı’nın bu yıl 111 ülke ve bölgede gerçekleşen kurban faaliyeti çerçevesinde biz de beş kişilik ekibimizle Afrika’nın en küçük ve en yoksul ülkesi Cibuti’deydik. Sekiz günlük programımız çerçevesinde birçok bölgeyi, kurumları ve kişileri ziyaret ettik. Manzara hayli ilginçti.
Trajik, acı, hüzünlü bir öykü, bir anı Cibuti bizim için.
Afrika’nın en küçük ülkesinin penceresinden Afrika halkına bir bakış atabilmemizi sağladı bu program. İşgali, sömürgeyi, diktayı yakından görebilmeyi ve tüm bunlara “yok”muş gibi davranabilmenin ne demek olduğunu gördük.
Afrika’nın, Cibuti’nin, bizim, ümmetin hikayesi bu… Kara yağızlı Afrika’nın kara bahtının öyküsü…
Serüvenimizi anlatmaya bir köyden başlayalım isterseniz.
Cibuti Damerjog’a bağlı, Somali sınırında araya araya bulunabilecek, kuş uçmaz kervan geçmez diyebileceğimiz çölün ortasında bir köy. Köy dedimse bizlerin anladığı manada köyler değil bunlar. Mezra desem yine kıyaslanamaz.
Evler, sazlardan, çalı çırpıdan ve çaput parçalarından oluşmuş birkaç metre karelik evler. Ev dediklerimizin tümü de aslında birer odacık. 10 kişi bir arada bazen birkaç aile bu odacıklara sığınmış durumda.
Yokluk böyle bir şey olsa gerek. Biraz tahta, biraz bez parçası, biraz saz-saman, belki bir tencere, bir su kabı… Tüm mal varlıkları bundan ibaret. Gerisi daha ötesi şu da mı yok bu da mı yok diye merak edebileceğiniz ve asli ihtiyaç kabul edebileceğiniz başka hiçbir şey yok.
Yokluk, yoksulluk, yoksunluk böyle bir şey.
Yok, kelimesinin içi hiç bu kadar dolmaz.
İşte tam böyle sözde bir köye yardım için ulaşıyoruz. Yol boyu çöllerden, çalılıklardan geçerken partner (kardeş) kuruluşumuz el-Birr’in burayı nasıl bulduğuna hem hayret ediyor hem de buralara kadar ulaşabildiği için minnet duyguları ile doluyoruz.
Tam köye varıp da araçlarımızdan indiğimizde hayretimiz şoka dönüşüyor. O kuş uçmaz kervan geçmez diye tabir ettiğimiz köyün orta yerinde bir ağaç direkte dalgalanan Amerikan bayrağı bizi karşılıyor. Evet, Amerikan bayrağı. Az önce yokluğunu ifade etmeye kelimelerin kifayet etmediği köyde dalgalanan bir Amerikan bayrağı.
Nedir, ne değildir, nasıl olur?  İşgal bu. Deliye dönüyoruz bu garibanları da mı buldu ABD?
Köylü tepkimize şaşırıyor. Onların tek derdi karınlarını doyuracak birkaç lokma. Bir yudum su. Hayatta daha ötesini görmeye mecalleri, takatleri yok. YOK!
1977’de alınmış olan bağımsızlık tamamen sözde bir bağımsızlık. Fransızlar halen oradalar. Amerika, Afrika’nın en büyük üssünü oraya kurmuş, Almanlar, Japonlar herkes orada. Bir biz gitmemişiz. Bir biz geç kalmışız. Yoklar ülkesinin tek zenginliği dili: Somalice, Afarca, Fransızca, Arapça, İngilizce her dilden anlaşabilirsiniz.
Sömürgeciler Cibuti’nin her yerindeler. Şehrin her yanı Fransızlarla, onların lüks yapılarıyla dolu, askerleriyle, tesisleriyle, üsleriyle, kiliseleriyle, okulları, hastaneleri, gazinolarıyla dolu. O her yanı sefalet akan, başkentinin bile tenekeden barakalarla dolu olduğu, döküntü taş yapıların teneke evlerde oturanlara nispetle, tenekelerdekilerin sazdan evlerde oturanlara nispetle şanslı olduğu hatta sazı samanı bulamayıp bir çaput parçasına bile ulaşamadığı için açıkta kalanların yaşadığı ülkede iyi bir şey, güzel bir şey varsa orada da sömürgeciler var.
Okullarda Fransız müfredatına göre ders veriliyor, dağdaki çocuk bile Fransızca konuşuyor. Fransız edebiyatı, Fransız müfredatı, Fransız tarihi okuyor Cibuti’nin Müslüman halkı.
En eski ve tarihi dedikleri Mahmut Harbi Camii daha 1950’lerde yapılmış. Daha gerisi yok. Geçmişleri sömürgecilerce silinmiş bir millet. Geçmişi yok, tarihi yok, felsefesi, sanatı, edebiyatı, müzesi, kütüphanesi, anıtı yok. Kimliği yok, benliği yok. İsyan edecek, hesap soracak bilinci olsa bile gücü yok. YOK!
Başkent Cibuti’de göstermelik bile bir devlet hizmeti yok. En büyük merkezi olan Blasrembu Meydanı adeta bir çöp meydanı. Kendi devletince sindirilmiş, sömürge dediğinizde, hizmet, devlet dediğinizde konuşmaktan korkan bir millet.
Kültür bakanlığı sanat okulunu ziyaretimiz sırasında okulun müdiresi Cibuti’nin eski ünlü spikeri Hasna Maki’nin masasında duran (ağzı, gözü ve kulağı kapalı)  üç maymun biblosu, aslında tam da Cibuti halkının durumunu resmediyor. Az sayıda da olsa bilinçli insanlar var. Fakat içinde bulundukları durumu aşabilmeleri çok uzun soluklu eğitim faaliyetleri ile gerçekleşebilecek. En ücra çöllere kadar gidip Fransız okulları açan sömürgecilere karşı bu insanların sadece karınları doyurularak bilinç düzeyleri geliştirilemez, yapacak çok şey var. Osmanlı’dan sonra ikinci gelişiniz diyerek duygulu bir şekilde bizi karşılayan, kurbanlarımızla, bayramlaşmamızla mutlu olan yaşlı kabile reisinin sesinin titremesi çok şeyler anlatıyor.

Cibuti’nin izlerini sürüyoruz

 Günlerce soru sorabileceğimiz, Fransız sömürgesine, ABD üssüne, ülkede kol gezen Alman, Japon bilcümle beyazlara “Burada ne işiniz var?” sorusunu sormuş ya da soran birilerini arıyoruz. Ülkedeki yoksulluğa karşı parmağını bile oynatmayan Cibuti devlet başkanına bu durumdan dolayı hiç olmazsa sitem eden, serzenişte bulunan birilerinin izini sürüyoruz.
Hiç olmazsa diliyle dişinin arasında söylenebilen bir düşünür, bir sanatçı, siyasetçi arıyoruz.
Herkese soruyoruz tanışıp konuşabileceğimiz bir yazarınız, şairiniz, akademisyeniniz, sanatçınız var mı? Tanışabilir miyiz? !!!
Sözcükler havada kalıyor. Boşlukta kaybolup yok oluyor. Yok... yok... YOK!
Cibuti’nin başkenti Cibuti. Otelimizin hemen 15-20 metre ötesinde cumhurbaşkanlığı binası ama başkent çöplükten ibaret. Göstermelik bir hizmet verme gereği dahi duyulmamış.
Belediye hizmeti, trafik lambası, çöp konteynırı gibi şeyler yok mesela.
Yokluğun tanımı gibi çöplüğün tanımı da burada bir başka. Anlatması güç. Yok, anlatmaya kelimeler yetmez. Her yer, her yan pislik içinde arazi, dağ taş rengârenk poşet. Bu doğa bu poşetleri ne zaman tüketir diye kaygılanmadan edemiyorsunuz.
Tüm bu keşmekeşte, tüm bu sefalette, tüm bu yoksullukta, tüm bu yoksul ile zengin arasındaki uçurumda hiç olmazsa hükümetinden bir şeyler talep edecek muhalefet yok.
Halkta korku hakim. Muhalif bir isimden (ki o da ülkeyi çoktan terk etmek zorunda kalmış) bahsederken, hükümetten bahsederken seslerini olabildiğince alçaltıyorlar. Gözünü açıp sömürgeciyi görmüş, gözünü açıp yoksulluğu görmüş bir millet. İsyan etmek yok, karşı çıkmak yok, muhalefet yok, isyan yok… YOK!
Sonradan konuşabildiğimiz, konuşabilen bir öğretmenden öğreniyoruz. Cibuti’de insan hakları ihlalleri alanında görülen belli başlı ihlaller sorusuna “Özgürlük yok, konuşmak, eleştirmek, muhalefet etmek yasak. Seçimler göstermelik.” diyor.

Buti: İnsan yiyen

“Buti”  yamyam manasında Fransız sömürgecilerce verilmiş bir isim. İstila ettikleri coğrafyaların insanlarının maddi manevi tüm varlığını yiyen, sömüren, iliğini kemiğini kurutan istilacılar “Buti” demişler Cibuti halkına. Onlar da  “Cibuti” diyerek “İnsan yemek yok!” demek istemişler. Cibuti olmuş ülkenin adı. Adını bile değiştirememiş. Kaldı ki makus talihlerini yenecek, işgale, sömürüye, baskıya hayır diyecek. Yok, çok zor…
Yadırgamıyorlar, sömürge olmayı olağan görüyorlar. Bizim kadar kızmıyorlar Fransız askerine ya da ABD askerine. Olması gereken buymuş gibi düşünüyorlar. Kendilerinin de bir hakları olduğunun farkında değiller.  
Doğrusu sömürgeciye çık git deme lüksleri de yok doğrusu. Bizler gitmedikçe, bizler araya mesafeler koydukça sömürgeciye, onların bir lokma ekmeğine mahkûmlar.  Necip Fazıl’ın şiirinde olduğu gibi “Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul; Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul / Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa; Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!”
 Aynen öyle bir uçurum aynen öyle bir taksimat söz konusu.
Birkaç ottan, çöpten oluşan sözde evlerin bulunduğu semtten hemen sonra aynı bölgede varlık ve yokluk, yerli halk ve sömürgeci arasındaki farkı görmek dehşete düşürüyor. Gabot bölgesi mesela tamamen sömürgeci Fransızların yerleşimcilerden oluşuyor. Yüksek duvarlarla çevrilmiş lüks evler. Cibuti, bakir toprakları, sahilleri, kumsallarıyla kurtarılmayı bekliyor. Ne çare ki, ne yazık ki yüzyıllardır topraklarını sömüren, kanlarını, canlarını sömüren Fransızlar gitmemişken, yetmez gibi 11 Eylül olaylarını bahane eden ABD, Afrika’daki en büyük askeri üssünü Cibuti’ye kurmuş. Cibuti, limanıyla, jeopolitik konumuyla olanca yoksulluğuna rağmen Batılı sömürgeci ve işgalcilerin iştahlarını kabartmaya devam edecek.

Bir kadın hayvan derisinden su tulumuyla su taşıyor

Yine sazdan, samandan oluşan evleriyle (odacıklarıyla)   sözde köylerden biri olan Ripta köyündeyiz.
Bir kadın sırtında hayvan dersinden su tulumu, eteğine yapışmış iki küçük çocuğu su taşıyor. Durdurup biraz sohbet ediyoruz. Su tulumunu inceliyoruz. Kanserojen diyerek beğenmediğimiz plastik bidon bir lüks olduğu için ellerinde bulunmuyor zaten. Sazdan evlerden birine misafir oluyoruz. Evin genç sahibesi iki taş arasında kahve dövüyor bizim için. Taş devrinde miyiz? Milattan önce kaçıncı yüzyılı yaşıyor bu coğrafya ve biz zaman mekân içinde kayıp mı olduk? Anlamaya, çözmeye, ilkel yaşam şartlarıyla empati yapmaya girişiyoruz. Yüreğim ağrıyor empati dahi kuramıyorum. Böyle bir hayat zor çok zor.  Bir o kadınların yaşadığı sefalete, bir de bizlerin tüketim çılgınlığına bakıp kendi halimize hayıflanmadan edemiyorum.
Kurban kesiminden sonra köyün ihtiyarlarıyla toplantı yapıyoruz. Partnerimiz el-Birr’in sosyal işler sorumlusu, ihtiyar kabile reisine bizi tanıyor. İHH’yı, orada bulunma sebebimizi, Türkiye’yi…  “ Osmanlıdan sonra ikinci gelişiniz” diyor yaşlı reis. İbrahim Bey,  İHH heyetinden, Türkiyeli kardeşlerinden isteyecekleri üç şeyi soruyor. Heyecanlanıyor ihtiyar reis, halkla bir an göz göze geliyor. Yanlış şeyler söylemek istemiyor. Yanlış dilekte bulunmaktan, tılsımı kaybetmekten korkuyor adeta. Lambadan çıkmış cin gibi hissediyorum biran. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Ve sıralıyor isteklerini… “Bir kuyumuz var, Fransızlar yaptırdı 50 senelik suyu içilmez durumda. Okulumuzu Fransızlar yaptı, Fransızca eğitim veriliyor, çoluk çocuğumuz Fransızca konuşuyor. Bir medrese istiyoruz, çocuklarımız Kur’an öğrensin İslami ilimleri öğrensin.”
Üçüncü dileklerinin kilometrelerce uzakta olan merkezleri Tacora’ya ulaşmak için bir araba olabileceğini ama onun da olsa bile yakıt masraflarını karşılayamayacaklarını söyleyip vazgeçiyor üçüncü dileğinden. Bir üçüncü istekleri olmuyor. Onca yoksulluğun içinde bir başka şey demiyor. Üç dilek bile dileyemiyorlar, dileyecekleri, isteyecekleri çeşit çeşit şeyler de yok. YOK!
Cibuti Frangına çevirdiğimiz 850 doları yaşlı reisin ellerine veriyoruz.  Hane başına 1000 Cibuti Frangı. Yani 5,7 dolar. Reis’te köylü de şaşkına dönüyor. Belki hayatlarında bir arada göremedikleri bir meblağ bu onlar için. Türkiyeli kardeşlerimizin selamıyla ellerine teslim ediyoruz. Şaşkınlıktan öylece bakakalıyor. Yetimler, yoksullar, işsizler, açlar, AİDS hastaları… Hepsi her türlü yardıma muhtaç. Birkaç dolar dünyaya bedel onlar için. Yabancılara çocuklarını sattıklarını öğreniyoruz.

Buhour köyünde Amerikan bayrağı dalgalanıyor

Buhour köyüne varıyoruz. Yeni çehreler, yeni şaşkınlılar… Araçlarımızdan inmemizle birlikte şaşkınlığımız şoka dönüşüyor. Çölün ortasındaki köyde Amerikan bayrağı karşılıyor bizi. “Nasıl olur?” diyoruz, “Neden?”. İndirilmesi lazım bu bayrağın ne işi var. Hemen bir tedirginlik başlıyor. Korkuyorlar, “Aramızda ajan olabilir indirdiğimiz duyulabilir…”  İçimiz burkuluyor. İşgal bayrağı dalgalana dururken, ABD sembol savaşını Afrika’nın çöllerinde verirken, bizlere de tüm sömürgecilerin, işgalcilerin yüzünden aç kalmış insanların karnını doyurmak düşüyor.
Bir kadın beni bir yere çağırıyor bir şey göstereceği belli. Taşlarla çevrili bir alan. Sanki çocuklar evcilik oynamış gibi. Burası bizim camimiz, burada namaz kılıyoruz, biz bir cami istiyoruz diyor. Cami de elbette bizlerin camileri gibi değil. Cibuti’nin en eski en büyük dedikleri camileri bile bizlerdeki mescit kadar. Bu köye ise bizim camilerin avlularına yapılan şadırvan masrafıyla bir cami yapılır.
Hiçbir şeyin orantısı Türkiye ile kıyaslanamaz. Evler, okullar, cami, hastane… Varlık yokluk, insan hayatı, kadınlık halleri, bebekler, çocuklar…
Onların hayatlarıyla hayatlarımızı kıyaslayıp Allah’ın üzerimizdeki nimetlerini hatırlayınca,  Cennet’i dünyada yaşadığımızı düşünüyor ve bize Cennet’te yer var mı diye düşünmeden edemiyorum.

Her 100 kişiden 2’si AİDS

İster yoksulluğun getirisi olarak aynı şırıngayı kullanma gibi sebepler veya steril olmayan kötü şartlar, isterse başka nedenler ama AİDS %2’lik bir oranda yayılıyor. “Yeni Umut Derneği” AİDS’li kadınlara umut olmaya çalışıyor. Eşleri hastalığını gizlediği için hastalık önce kadınlara onlardan da çocuklara bulaşıyor. Kadınların AİDS olduğu anlaşıldığında, kadınlar evlerinden kovuluyor, hatta kimi zaman taşlanıyorlar. Yeni Umut Derneği, gidecek hiçbir yeri olmayan bu kadınlara ve çocuklarına yuva olmaya, barınacakları bir yer buluncaya kadar onlara barınak olmaya çalışıyor.
Fatma Yusuf, kendisi bir öğretmen. Ama mesleğini bırakmış, AİDS’le mücadeleye vermiş kendisini. Yorulduğunu, herkesin kendilerini gelip dinlediğini ve yardım etmediğini söylüyor. Öfke dolu, anlatırken tüm öfkesini, hıncını ortaya koyuyor. Kendisi de çok zayıf, adeta erimiş görünüyor. AİDS’li olup olmadığını soruyoruz “Hayır” diyor ama biz doğrusu tatmin olmuyoruz. Uluslararası derneklerin sadece eğitim verdiğini maddi yardımlarda bulunmadığını söylüyor. AİDS’li hastalarla ilgilenen bir “Hayata Evet Derneği” var fakat o derneğin çatısı altına giremiyorlar. Hayata Evet, Afar’ların kurduğu bir dernek, Yeni Umut ise Somalililerin dolayısıyla bu kabile ayrımı onların ortak paydada buluşmasını engelliyor. Hayata Evet Derneği Başkanı da dikkatleri çekene kadar çok uğraş vermiş. Kendisini öldürmekle tehdit edip tüm dünyadan yardım istemiş. O dernek şimdi devletten yardım alabiliyormuş. “Bizim bir bilgisayarımız da yok ki uluslararası kuruluşlara mail atalım.” diyor. Çaresizce çırpınıyor. Hastalığın ilerleyen safhalarında hastaların eklem yerleri erimeye başlıyor ve poşetlerden yastık yapıp dizlerine bağlıyoruz. İnsanlar bizi kötü görüyor, taşlıyor, hayatımızı yaşayamıyoruz.” diyor. “Bir hikaye anlatacağım size.” diyor. “Bir aile vardı, iki kız, iki erkek çocukları vardı. Çocuklardan en küçük olanı bir gün hastalandı ve doktora götürdüler. Bebeğin AİDS olduğu anlaşıldı. Doktorlar anne babaya da test yapmak istediler. Anne AİDS çıkıyor, baba ise test olmayı reddediyor. Hakikatte adam dört yıldır taşıyıcı olduğu halde karısından gizliyor ve inkarına da devam ediyor. Netice kadın olayın üstüne gittikçe şiddete maruz kalıyor ve nihayet kocası boşuyor.”
Bu AİDS’li kadınlardan sadece birinin hikayesi pek çoğunun hikayesi ve akıbeti de bu minvalde.

Her yerde “gat” satılıyor

 Erkekler Cibuti şartlarında bir servet diyebileceğimiz 400 Frangı “gat” otuna veriyor. Bir maydonoz demeti kadar naneye benzeyen bu ot, insanları iki saatliğine uyuşturup tamamen sanal bir dünyada yaşamasını sağlıyor. Haram ya da mekruh kabul etmiyorlar. Belki de içinde bulundukları sefaleti birkaç saatliğine de olsa unutabilmek için tek umutları, sığınakları bu ot. Adeta bir deve gibi avurtlarının bir tarafına basıp gatı gün boyu geviş getiriyorlar.
Altı parti seçime katılıyor. Muhalefet (TAF Hareketi) ittifak kuruyor ancak her seçimde iktidar partisi RPP kazanıyor. Cibuti’nin  ilk Cumhurbaşkanı Hasan Gulet ülkeyi 25 yıl yönetmiş. İkinci cumhurbaşkanı olan İsmail Ömer Cili, 1999’dan beri ülkeyi yönetiyor. Daha doğrusu sadece devletin kaynağını yiyor. İslami hareket olarak Pakistan Tebliğ Cemaati etkili. Cemaat üstünde kısmi bir baskı var.
Ülkenin nüfusu Müslüman. Hıristiyan nüfus, Amerikan, Fransız askeri çalışanlarından oluşuyor.
Halk Amerika karşıtı olan herkesi seviyor. ABD’ye Somali halkına yaptıklarından dolayı tepkililer. Dolayısıyla halk arasında Usame Bin Laden ve Saddam Hüseyin seviliyor, hatta çocuklarına isimlerini ve soy isimlerini aynen veriyorlar. 11 Eylül olaylarından sonra ABD’nin kurduğu Afrika’nın en büyük askeri üssünde 2000 ila 4000 ABD askeri olduğu sanılıyor. Ülkede 2000 Fransız askeri bulunuyor. Alman denizcileri karaya çıkmamış ancak Cibuti sahillerine konuşlanmış durumdalar.
1990’da başlayıp, beş yıl süren Afar ve İsalar arasındaki iç savaş, ülkeyi adeta çökertmiş. Bağımsızlığından beri (1977) Fransa, Cibuti’ye para yardımında bulunmuyor. Ülkede Fransa ve Amerika arasında rekabet var. Fransızlar yüz yıllardır sömürdüğü ülkede Amerikalıları görmekten hiç de hoşnut değil. Cibuti 30 milyon dolar dış yardım alıyor.
Suudi devleti 1980’de medrese açması ve ihvandan gönüllü hocaların gelip dersler vermesinden sonra halkta sömürge döneminde kaybolan dini duyarlılık artış göstermiş.  Her mahallede gece kursları var. Gündüz Fransız müfredatı ile Fransızca eğitim alan çocuklar gece bu kurslarda Kur’an ve İslami ilimler öğreniyorlar.
Zorunlu eğitimin 10 yıl olduğu ülkede sadece bir üniversite var o da daha iki yıl önce açılmış. Okuma yazma bilmeyenlerin oranının %50’lerde olduğu tahmin ediliyor.
Fakirliğin en büyük sebebi olarak gat (çat diye telafuz ediyorlar) görülüyor.
Nüfusu 684.000 olan Cibuti, Somali ve Etiyopya’dan göç alıyor.
Bir dönem halk arasında Kadirilik çok yaygın olduğu için insanlar “Biz,  Şafii mezhebinden, Kadiri tarikatındanız.” diyerek tanımlıyormuş kendini.  Türk bayrağının tıpa tıp Kadiri tarikatının sembolü ile aynı olduğunu söylüyorlar.
Doktorsuzluk başlıca sıkıntılar arasında yer alıyor.
İki gazete var. Bunlardan el-Karn gazetesi Arapça, La Nation Gazetesi Fransızca yayınlanıyor.
Resmi rakamlara göre %40 olarak açıklanan işsizlik oranının ise aslında %70’lerde olduğu ifade ediliyor.

Nevevi Lisesi, ilgi bekliyor

Nevevi Lisesi, Cibuti birinci Cumhurbaşkanının eşinin yaptırdığı, ancak şimdi el-Birr’in idaresini yürüttüğü, Arapça eğitim veren bir lise. Derslikten, laboratuara, kütüphaneden Arapça yayınlara kadar birçok ihtiyacı var. Burada bir öğrencinin aylık bursu sadece 15 dolar. Toplam 24 öğretmenin olduğu okulda öğleden sonra ev hanımlarına akşam da öğrenimini başka okullarda yapan öğrencilere ders veriliyor. Halk derslere ilgi gösteriyor ancak bu ilgiye cevap verebilmek için de acilen kurumun ihtiyaçlarının karşılanması gerekiyor.

Kadın ve aileden sorumlu devlet bakanını ziyaret

Bakanlığa adımımızı atmamızla birlikte, yaz tatiline girmiş de yeni öğretim yılıyla birlikte derlenip toparlanacak olan Anadolu okullarını andıran bir manzara ile karşılaşıyoruz. Birbirinin aynı olmayan yırtık dökük iki sandalye girişte... Tozlu kirli tavandan sarkan, yine tozdan görünmeyen, birkaç lambası kırık bir avize... Camlar ise dışarıyı göstermeyecek kadar kirli. Kısa bir bekleyişten sonra bakanın odasına alınıyor ve kendisini bekliyoruz. Az sonra elinde telefonu, anahtarı ve birkaç şeker ile, bir yandan da ağzındaki şekeri büyük bir iştahla yiyerek bize hoş geldin edip tanışıyor. Geleneksel baş bağlamanın dışında önde saçlarını gösteren bir bone ile başını örtmüş olan bakan hanım çok da şen şakrak biri.
Tiyatro yazarıymış Ayşe Muhammed Robleh. Aynı zamanda yazdığı oyunlar sergileniyormuş halihazırda. “Önceden tiyatro yazıyordum şimdi oynuyorum.” diyor. İlk elden espri olarak algılanabilecek bu cümle daha sonra ülke meselelerine ne kadar uzak ve kayıtsız kaldığını öğrenmeye başlamamızla birlikte samimi bir itirafa dönüyor bizim açımızdan.
Okuma yazma oranına dair bir veri bulunmuyor elinde. Dolayısıyla bilmiyor. Gat hakkındaki sorumuza ise “İzleniminiz kötü olmasın gat hakkında” diye yanıt veriyor. Gatı kadınlar için bir iş sahası olarak görüyor. Gatın insanları iki saatliğine de olsa uyuşturup, hayal gördüklerini, neşelendiklerini belirtiyor. Bir kişinin kimi zaman “gat”a 1000 franga kadar para ödeyebildiğini kucaklarını doldurup bir bebek gibi taşıdığını anlatıyor.
Ülkedeki askeri üslere itirazı yok, onları da bir nevi ülke ekonomisine katkı olarak görüyor. Ülkede çokuluslu şirket olup olmadığını sorduğumuzda ise ben bilmem onu başka bakan arkadaş bilir diye yanıtlıyor. En önemli kadın sorunlarını ise eğitimsizlik, evlilik dışı çocuk ve genel problemler olarak tanımlıyor.  

Kültür Bakanlığı Sanat Okulu

2004’te açılan sanat okulunda 150 öğrenci var. Hocaların genelde Tunus’tan ve Sudan’dan geldiği okulda öğrenciler, resim, müzik gibi dersler alıyor. Okulun müdiresi Hasna Maki. Hasna Maki’nin masasında duran üç maymunun özellikle fotoğrafını çekiyorum. İşte Cibuti’nin hali. Kimse olan bitene dair bir şeyler bildiğini söyleyemiyor. Sömürgeciler, dikta yönetim, idaredeki boşluklar, zengin fakir arasındaki uçurum, ülkede cirit atan yabancılar… Duymadım, görmedim, söylemedim… Bir tane de Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı’nın masasında olmalıymış bu biblodan diye düşünüyorum.

Devlet yetimhanesi

Yine ilk cumhurbaşkanının eşi tarafından yaptırılmış bir kurum burası. 3 ila 20 yaş arası çocuklara bakılıyor. Yetiştiriliyor, okuyabilenler okutuluyor, okumayanlar meslek sahibi olabilecekleri kurslar ve dil eğitimi görüyorlar.

Ülkede 12 hastane var

Nüfusunun 2/3’sinin yaşadığı Başkent Cibuti’de yedi hastane var. Beş ayrı bölgede de birer tane olmak üzere bir milyona yakın nüfuslu ülkede toplam 12 hastane var. Köylerin merkezlere ve birbirlerine olan uzaklığı düşünüldüğünde olayın vahameti tam olarak açığa çıkıyor.
Ülkede tüberküloz çok yaygın. Dünyada tüberküloz hastalığında Çin birinci, Cibuti ikinci sırada. Çocuk ölümlerinde aşılar yapılamadığı için salgın hastalıklar kadar sıcak havalar, sağlıksız çevre koşulları da etkili.
AİDS, Uganda’da %13, Etiyopya’da %11, Güney Afrika’da 513, Cibuti’de ise %2 kimi kaynaklara göre %3. Doktorlar tıp eğitimlerini Senegal,  Küba, İtalya, Fas, Belçika, Fransa ve Türkiye’de alıyorlar. Görüşme yaptığımız doktor, yetersiz beslenme sorununu anlatırken “Sömürgeciler çok büyük oranlarla alıp, bize küçük paketlerle vermeye çalışıyorlar. UNİCEF süt veriyor yetmiyor mesela.” diyor.

Mücemma Rahmet ve Tenmiye  

Her yanı dökülen Cibuti’de güzel giden bir şeyler de görmek varmış. Balbela bölgesinde karşılaştığımız kompleks ile içimiz açılıyor, gönlümüz ferahlıyor. Her bir karesi sömürgecilerce istilaya uğramış bu ülkede Kuveytli hayır kurumu Mücemma Rahmet ve Tenmiye tarafından kurulan bu kompleksin en güzel yanı ise her bir bölümünü bir başka hayırseverin yaptırması. 700 kişi kapasiteli bu yetimhane şimdilik 200 kişi ile faaliyetini sürdürüyor. Yetim kompleksinin içinde hastane, fırın, eczane, cami, oyun alanı ve meslek öğreniminin yapıldığı atölyeler var. Eğitim müdürü Dr. Abdullah Fettah Mısırlı. 30 bin m2 alana kurulmuş bu yetimhanenin bir diğer güzel yanı da idareciler dışındaki diğer tüm personeli Cibuti halkından oluşturup Cibutililere iş alanı açması.

Kültürel Gelişme Birliği

Yazar Muhammed Hasan Kamil ile buluşacağımız yerin bir kültür merkezi olduğu söyleniyor. Ana caddeden dönüp yol kenarını, duvar diplerini evsiz ailelerin mekan edindiği izbe bir sokağa giriyoruz. Başlarının üstüne bir örtü bile germeye imkanı olmayan aileler sokağı evleriymiş gibi tutmuşlar. Yanlarından geçerken evlerine girmişçesine biz tedirgin oluyoruz.  Oldukça eski bir binaya giriyoruz. 1993’de üç derneğin birleşmesiyle kurulmuş bu birlik. Derneğin gönüllerinin %70’i Afar. Afarca’nın Arap alfabesi ile mi Latin harfleri ile mi yazılacağına bu birlik karar vermiş ve Latin harfleri ile yazılması kararı çıkmış.  Yazar Hasan Kamil’in 2004’te yayınlanmış olan kitabının gramer üzerine olduğunu, önümüzdeki günlerde yayınlanmak üzere bir hikaye kitabı hazırlığı olduğunu öğreniyoruz. Hikaye kitabının adı “Yere Düşen Çocuk”. Köyde yaşayan aileler, okutulmayan kız çocukları, anne kızın okul için geleneklere karşı mücadelesi konu ediliyor. Sohbetimizin ilerleyen yerinde sömürgeye karşı hükümetler kadar yazarlara, aydınlara da görevler düştüğünü bu konuda kendilerinin ne düşündüğünü soruyorum. Soru çok açık olmasına rağmen anlamadığını söylüyor. “1977’de bağımsızlığınızı ilan etmiş olabilirsiniz ama ben hala sömürüldüğünüzü, bir sömürge olduğunuzu düşünüyorum.” dediğimde yine anlamadığını cevabıyla geçiştirmeye çalışıyor. Son kez biraz daha üstüne giderek soruyorum. Okullarınızda Fransızca müfredata göre eğitim veriliyor, Fransızca konuşuyorsunuz…
“Politik-siyasi” konular olduğunu, girmek istemediğini kültürel konularda konuşabileceğini söylüyor. Ondan sonra da ortamın buz gibi havası bir daha yumuşamıyor.   
Kolay değil, hiçbir alanda insan haklarından söz edilemeyen, konuşanların akıbetinin belli olmadığının söylendiği bir ülkede yaşıyorsanız temkini elden bırakmamanız gerekiyor.  Gelişme Birliği’nden çıkarken kurumun alt katta, adeta birer dehlize benzeyen, karanlık, yıkık dökük küçük odalarda üniversite öğrencilerine ücretsiz ders vererek umut olmaya çalıştıklarını görüyoruz.  

AMAL (EMEL)

Emel, yeni bir dernek. 2007’nin şubat ayında faaliyete geçmiş. Yardım faaliyetlerinde de bulunmakla beraber eğitim faaliyetleri, konferanslar, toplumla iletişim, kadın ve çocuk ile ilgili çalışmalar başlıca faaliyetleri arasında. Gençlere yönelik konferanslar düzenliyor. Derneğin yöneticisi Hamit Bey, “Bizim amacımız toplumdaki fesadın yaygınlaşmasını engellemek.” diyor. Kültürel, toplumsal davet üstüne kurulmuş, daveti esas edinmiş bir dernek AMAL. Hamit Bey, “Biz siyasete katılmıyoruz, katılmadığımız sürece de hükümetle bir sorunumuz olmuyor. Siyaset denildiği zaman iktidar ve muhalefet anlaşılıyor. O yüzden siyasete girmek istemiyoruz. Etrafımızdaki ülkelerde savaşlar var biz Cibuti’de istikrar istiyoruz.” diyor.  
İnsanların içinde bulundukları duruma itiraz edecek güçleri yok. İktidar ve sömürgeciler ve yeni işgalciler kendi aralarında ülkenin nimetlerini paylaşıp Cibuti halkını yoksulluğa, sefalete terk ediyor. Sesini çıkarmaması için de halkta korkuyu yayıyor.

Nüfusu İstanbul’un bir ilçesi kadar

 Cibuti halkına yapılacak gıda, su, giysi, barınma yardımı gibi yardımların yanı sıra mutlaka eğitim ve kültürel çalışmalara ağırlık verilmesi gerekiyor. Çok cüzi olan öğrenci bursları, ek derslikler buradan başlatılacak kardeş okul, kardeş ilçe kampanyaları ile çok kolay yapılabilir. Türkiye’nin bir büyükelçiliği yok orada. Osmanlı’yı unutmamışlar. Buradan her gidende de Osmanlı’nın izlerini arıyorlar. İzlerini ve ilgisini…
Sömürgeciler iliklerine kadar sömürdükleri bu insanlara yardım yaparken de semboller üstünden yapmaya, iz bırakmaya devam ediyor. Emperyalizmin kültürel alandaki çalışması tüm hızıyla sürüyor. Bir an önce bu kardeşlerimize el uzatmamız, bizden istedikleri cami, okul, ek derslik, kültür merkezleri, kütüphane ve illa da öğrenci bursu çalışmalarına başlamamız gerekiyor. Çok az meblağlarla çok büyük işler yapılabileceğine bizzat şahit olduk. Okul, derslik, kültür merkezi dediğimizde sakın buralardaki devasa yapılarla kıyaslama yapılmasın. Birkaç m2’den söz ediyoruz. Hâsılı buradan bir ilçe belediyesi bile bir devlet gücünde işler yapabilir Cibuti’de. Cibuti, Müslüman Türkiye halkından daha yakın ilgi bekliyor. Daha bağımsız, daha özgür, ayaklarının üzerine kalkmış bir Cibuti için elimizden geleni yapmamız, din kardeşlerimize karşı asli sorumluluklarımız arasında duruyor.
 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu