Nijer'de fotoğraf çekmek... PDF Yazdır E-posta
Yazar Zülfü Battal Kırmızı   

nijer.jpg

Yoksulluğun ülkesine doğru yol alırken, kafamda canlanan Afrika görüntüleri bana eşlik etti sürekli. İHH ile ilk tanışıklığım sebebiyle sürekli olarak gözlemlerde bulundum. Hem İHH hem de Nijer benim için yeri doldurulamayacak bir anı oldu.

İstanbul, Fas ve sonunda Nijer. Başkent havaalanındayız. Pasaport memurlarının oturdukları eski ve çizilmiş sandalye dikkatimi çekiyor. Gelişmekte olan bir ülkenin yani Türkiye’nin havalimanıyla karşılaştırıyorum zihnimde bu görüntüyü.

Kısa süren pasaport işleminin ertesinde, hava limanının mesken tutan insanların etrafımızda oluşturduğu halkaya maruz kalıyoruz. Her biri cebine girme ihtimali olan bir kaç kuruşun hesabı içinde bize bir şeyler söylemeye ve satmaya çalışıyor.

Varışımızın ikinci gününde Niamey’de kısa bir gezintiye çıkıyoruz İHH ekibiyle. Gördüğümüz manzaralar karşısında daha ilk dakikada “Ne yapılabilir bu insanlar için?” sorusuna cevap aramaya başlıyoruz. Öyle ki bu soru her gördüğümüz insan manzarasında bize eşlik ediyor. Hemen hemen her şey tezgahlarda satılıyor ve alınıyor. Sokakta sineklerin ve tozun içinde satılanları iştahla yiyen insanları izliyoruz. Niamey bir başkent. Bunu anlamak için ise kitaplara bakmak gerekecek. Gözlemlerle anlaşılamayacak bir başkent. Şehir görüntüsünden çok uzakta. Cadde ve sokakların yolları kumdan. Tek tük geçen arabalardaki “Toyota” markası dikkatimizi çekiyor. Öğreniyoruz ki Toyota çöl ikliminde ve engebeli yollarda sağlamlığıyla bir imaj kazanmış bu insanların gözünde. Onun için sağlam araba diyorlar Nijerliler. Çocuklar her tarafta. Çoğu ellerinde eski ve paslanmış kaplarla yiyecek avına düşmüşler. Sürekli önümüze çıkıp; bir elini ağızlarına götürürken, diğerinde bulunan yiyecek kabını bize doğru uzatıyorlar. Vücudunun tamamını giysilerle göreceğimiz bir çocuk arıyoruz ama bulamıyoruz. Yıkanmamış, kirlenmiş, yırtılmış yarım yamalak giysiler içinde bakıyor çocuklar. Çocukların bakışları çok ürkütücü ve derin.

Sabah namazından sonra “Tasava” şehrine doğru yola çıkıyoruz. Yanımıza Le Emin adında bir tercüman alıyoruz. Sonradan Arap asıllı bir hafız olduğunu öğrendiğimiz Emin, yol

boyunca dualar ediyor. Sahra çölünün değişmeyen görüntüsünde 12 saat sürecek yolculuğumuza başlıyoruz. Ellerinde iplerle yolumuzu kesenlerin, tabiri caizse yol gişe memurları olduğunu anlıyoruz. Yaklaşık her 100 km de bir yolumuz kesiliyor, biz de elimizdeki güzergah fişini gösteriyoruz onlara. Yolda hemen hemen her şeyi kafasında taşıyan çocuklara ve kadınlara rastlıyoruz. Kimisi uzaktaki su kuyularından su almaya, kimisi yemek bulmaya gidiyor.

Çocukların tek türküsü ağlamak…

Fotoğraf çekmek için ilk gün iyi olan hava şartları, yerini tozlu ve puslu bir havaya bırakıyor. Bu da benim işimi bir hayli zorlaştırıyor.

Her bir denklaşör sesinin ertesi, bir yoksulluk fotoğrafı olarak çıkıyor karşıma. Hangi açı olursa olsun sonuç; fakirliğin fotoğrafı. Hüzün var, gözyaşı var... Onlara “Fakir bir toplum” demek doğru olmaz belki de. “Fakirleştirilmiş, tamamen hayat karşısında edilgen edilmiş bir toplum” onlar. Çocukların tek türküsü ağlamak… Kadınların tek derdi ise çocukları.

“Ne yapılabilir?” diyoruz biz hala. Türlü türlü çözümler üretiyoruz. Herkese yetmeyecek yardımlarımız. Ya veremediklerimiz ne olacak? Hepsini sevindirmek istiyoruz. Ama bunun olmayacağını da biliyoruz.

Akşam saatlerinde Tessou şehrindeyiz. Partner kuruluşumuz GOULBI’nin evindeyiz. Burada Almanya ve Türkiye’deki başka dernek ve vakıfların temsilcileriyle tanışıyoruz. İHH’dan İhsan Ağabey orada kaldığı süre boyunca edindiği gözlemleri bize aktarıyor. Kanal projesinden, su kuyularından ve erzak yardımlarından bahsediyor. Sorularımıza sıkılmadan cevap veriyor. İhsan Ağabey’e de soruyoruz; “Ne yapılabilir?” diye… “Kalıcı şeyler yapılmalı.” diyor. “Öncelikle su problemi çözülmeli.” “Öncelikle eğitim adına bir şeyler yapılmalı.”, “Öncelikle açlık giderilmeli” O kadar çok öncelikli konu var ki, hangi ucundan tutulması gerektiğine karar veremiyoruz. Çünkü Nijer’de hiçbir şey yok.

Partner derneğimiz GOULBİ’nin temsilcileriyle tanışıyoruz. O bölgede çok aktif çalışmaları var ve konuya çok hakimler. Kurban kesimi yapılacak köylerin yerlerini tespit ediyoruz.

Ekibimizde benle birlikte üç kişi daha var. Konya Ayder Derneği’nden Fatih ve Gönül Birliği Derneği’nden Hasan. Fatih’ten Konya’yı dinliyoruz, ben Kayseri’yi anlatıyorum. İllerimizdeki hayırseverleri anıyoruz böylece.

Açlık edilgen etmiş insanları

Ertesi gün köylere doğru yol alıyoruz. Sahra Çölü’nün merkezlerinden gelen kum fırtınasının etkisi nedeniyle, araç dışında kalmak çok güç. Kamera ve fotoğraf makinesinin lensi sürekli toz oluyor. Her defasında silmek zorunda kalıyorum.

Kahverenginin tonları var her yerde. Yerdeki kumlardan gökyüzüne, ağaçlardan insanların yüzüne kadar her yer kahverengi tonunda. İnsanların yüzü toz içinde, sinek içinde. Ama tepki vermiyorlar; onlar için olağan bir durum bu. Çocukların burunları akmış, tozla birlikte çamur olmuş, kurumuş yüzlerinde. Toz rengindeki evler çok küçük ve hasırdan yapılmış. Mutfak da orası, yatak odası da orası. Kalabalık bir ailenin bu küçücük evlerde nasıl yaşadıklarına hayret ediyoruz. Su çok idareli kullanılıyor. İçme ve abdest alma dışında nadiren kullanılıyor.

Çocuklara bilezik ve balon veriyoruz. Etrafımızı hemen köyün çocukları sarıyor. Sıraya sokmak ne mümkün. Bu duruma kısa sürede alışıyoruz. Zaman zaman ekibimizden bazı arkadaşlar, yardım esnasında kalabalığın ortasında yere düşüyor.

Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir.

Edilgen bir toplum. Biz ne yaparsak ona göre davranıyorlar. Güldüğümüz zaman gülüyorlar. Verdiğimiz zaman alıyorlar. Kafalarındaki beyaz insan fenomeni ise tahmin ettiğimiz şekilde. Bizleri, arada bir ellerinde renkli şeylerle gelip, etrafa yardım eden insanlar olarak biliyorlar. “Nasara” diyorlar kendi yerel dillerinde. Tercümana sorduğumuzda ise “Hıristiyan” demek olduğunu öğreniyoruz Nasara’nın. Misyonerlerin buralarda sürdürdükleri yoğun çalışmaların kanıtı oluyor bu kelime. Açlık edilgen etmiş insanları. Hiçbir tepkileri yok. Ne yüzündeki sineklere, ne de herhangi bir şeye.

Kurban Bayramı’nda gülen çocukları görmek, onlara bayram sevincini yaşatmak her şeye bedel

Bayram sabahı şehrin merkezinde açık bir alanda toplanmış cemaatin arasına karışıyoruz. Bayram namazı sadece bir yerde kılınıyor. Kimi sembolik kıyafetlere bürünmüş insanlar, bayram sevincini yaşatma derdinde. Arka saflarda ise, yine aç çocuklar, ellerindeki kaplarla bekliyorlar.

Bayram namazından sonra kurban kesim yerlerine ve dağıtım yerlerine gidiyoruz. Herhangi bir aksaklığın olmaması için GOULBI’den yardım alıyoruz sürekli. Köylerde ve Tasava’da kesilen kurbanlarımızı kontrol ediyoruz. İnsanların yüzlerindeki şükran ifadesi görülmeye değer. Çocuklar gülüyorlar. Köylerden bizi çocuklar uğurluyor, aracımızın arkasından koşarak.

Oraya gitmek, orayı görmek her insana nasip olmayacak bir şey. Orayı görmeden, orayı yaşamadan, orayı anlamak mümkün değil. Gazete makaleleri ve keşif yazıları orayı anlatmaya çalışsa da yetersiz kalıyor. Dünyanın bu susuz coğrafyasında aç kalmış Müslüman kardeşlerimiz için herkesin yapacağı küçük bir şey olduğunu anlıyoruz. Çünkü Kurban Bayramı'nda gülen çocukları görmek, onlara bayram sevincini yaşatmak her şeye bedel.

 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu