 Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.
Fedakârlık ve rızanın mükâfatı kurbanlarınızla yüzlerine tebessüm kondurduğumuz yetim ve muhtaç kardeşlerimiz adına teşekkür ederiz. |
|
|
Yazar Ali Çevik
|
Orta Çağ’da her şey Hıristiyan din adamlarının Hz. İsa’ya ulaşma, kutsal toprakları fethetme söylemiyle başladı. Belki de bu, o dönemde Avrupa’da tek otorite olan kilisenin, İslam dünyasına karşı bir güç denemesi girişimiydi. Ama Avrupa merkezli, doğuya yapılan bu akınlar (Haçlı Seferleri) neticede kilisenin otoritesini yıkan sonuçları beraberinde getirdi. Çünkü yapılan seferler, Avrupalı insana, maddi zenginlik ve refaha olan açlığını nasıl giderebileceği konusunda yeni açılımlar kazandırmıştı. Gerek gemilerle gerekse yaya olarak yapılan bu seferler Batı’nın “diğer dünya”ya ilk gelişiydi. İpini koparan materyalist mentalite, gözü dönmüş bir hunharlık içerisinde denizaşırı gizli dünyaları yağmalamanın verdiği insan ötesi bir zevkle bir bir bu toprakları çiğnemeye başladılar.
Arap Müslümanlar, 11. yüzyılda Afrika’ya medeniyet götürmüşlerdi. Pagan bir dini ve ilkel bir hayatı yaşayan Afrikalı siyah insanlar dil, renk ve ırk farkı gözetmeyen ve insanları bir tek atanın (Hz. Adem’in) çocukları gören bir anlayışla, bir dinle tanışmışlardı. Ancak bu huzur 16. ve 17. yüzyıllarda Portekiz, arkasından Hollandalı gemicilerin yağma etmek için akın akın bölgeye gelmesiyle bozuldu. Kuzeyinde Senegal, Gine Bissau, güneyinde Sierra Leone ve Liberya, doğusunda Mali, Fildişi Sahili, batısında ise Atlas Okyanusu bulunan Gine, sıcak ve nemli tropikal bir iklime sahip. Zengin maden yatakları, geniş düzlükleri ile bir kuzeybatı Afrika ülkesi. 11. yüzyılda İslam’la tanışan Gine, 13. yüzyılda Futo Calon isimli güçlü bir Müslüman sultanlığa dönüşür. Etnik kabile çatışmalarının yaşanmadığı bu huzurlu ülke, 17. yüzyılda Fransız sömürgeciler başta olmak üzere bütün Batılı sömürgecilere karşı çetin mücadeleler verir. Fransa’nın payına Gine düşüyor! 1885 Berlin Konferansı’nda Avrupalı sömürgecilerin kurtlar sofrasında Gine pastası Fransızlara düşer. 1887’de Gine’ye tamamen yerleşen Fransızlar gerek bilgi gerekse teknoloji olarak güçlü oldukları için yerel halka boyun eğdirmeyi başarırlar. İlk önceleri yerli halkı büyük gruplar halinde Avrupa’ya köle olarak taşıyan Fransızlar, sanayi devrimi ve gelişen teknolojiye paralel olarak Gine’nin yer üstü ve yeraltı kaynaklarını sömürmeye başlarlar. Ancak Gineli Müslüman halk, Fransızlara karşı sürekli bir bağımsızlık ve özgürlük savaşı vermeye devam eder. Bütün bunların yanında Fransızlar, diğer Afrika sömürgelerinde uyguladıkları gibi Gine’de de bir takım stratejiler uygularlar. İslam adına ne varsa yasaklanır. Fransız okulları açılarak halkın zorunlu olarak Fransızca öğrenmesi sağlanır. Kiliseler açılır. Misyonerler canla başla halkı dönüştürme mücadelesine girişirler. Ancak halkın Hıristiyanlaştırılması o kadar kolay değildir. Özellikle selefi kökenli Hanbelî ve Maliki mezheplerinin yaygın olduğu Gine’de Müslümanlar inançlarından taviz vermeden özgürlük mücadelesine devam ederler. Sömürgeden bağımsızlığa 1950’lerden sonra Ahmet Seku Ture’nin önderliğinde ülke genelinde yaygın olarak yürütülen işçi hareketleri, grevler, milis hareketleri neticesinde Gine, 2 Ekim 1958’de Afrikalı sömürge ülkeleri içerisinde özgürlüğünü kazanan ilk ülkelerden olmuştur. Bu, zamanın Fransa’sını yöneten De Gaulle’ün sindiremeyeceği bir durumdur. Hemen Gine’nin diğer ülkelere örnek teşkil etmesi endişesiyle, Gine üzerinde ciddi baskılar kurmaya başlar. Ambargolar uygulanır. Gine adeta hapsedilir. Devlet başkanı Ahmet Seku Ture, Batı’nın bu tutumu karşısında önce sosyalist blok olan Sovyetler Birliği ve Çin ile iyi ilişkiler kurar. Ancak bakar ki, sosyalist anlayış, halkın zihin yapıyla ters düşmektedir, bu nedenle bu ilişki uzun sürmez. Ahmet Seku Ture’nin devletçi bir ekonomi izlemesi birtakım entelektüeller tarafından onun sosyalist blokla olan ilişkisinden kaynaklandığını düşündürse de bu tamamıyla doğru bir tespit değildir. Çünkü müteşebbis anlayışın olmadığı, bireysel sermayenin bulunmadığı bir ülkede (ilk yıllarda Türkiye’de olduğu gibi) ekonomik faaliyetleri zorunlu olarak hep devlet üstlenmiştir. Ancak Seku Ture, 1975’ten sonra Fransa ve Batılılarla iyi ilişkiler kurmaya başlamıştır. 1984’li yıllardan sonra Ahmet Seku Ture’nin yerine geçen Lansana Konte de, Batılılar ve özellikle Fransızlarla ilişkileri geliştirmiş, ülkenin Batılılaşması için çaba sarf etmiştir. 1993’e kadar süregelen bu idari yapı yapılan seçimlerle tartışmalı hâle gelmiş olmasına rağmen hâlâ sarsılmaz bir otorite olarak devam etmektedir. Zaman zaman birtakım huzursuzluklar olsa da, Gine Silahlı Kuvvetleri rejimi korumak adına bu huzursuzlukların üstesinden gelmeyi bilmiştir(!) Gine’de ikinci yabancı Müslüman nesil Bana İHH tarafından Gine’ye kurban organizasyonu için gideceğim ve bunun için evraklarımı göndermem gerektiği söylendiğinde herkes gibi ilk aklıma gelen Papua Yeni Gine oldu. Hemen “Papua Yeni Gine mi?” diye sordum. Bana “Hayır, Afrika’da Ekvatora yakın bir ülke.” dendi. Arkasından haritadan Afrika’da Gine’yi buldum. Atlas Okyanusu kenarında Batı Afrika’da bir ülke. Gideceğim günü heyecanla beklerken bu arada ülke ile ilgili bilgiler edinmeye başladım. Tahmin ettiğim gibi bir Fransız sömürgesi olduğunu ve ülkede Fransızca konuşulduğunu öğrendim. Çok iyi olmayan İngilizcemin yanında yine çok iyi olmayan Fransızcamın olması işime yarayacaktı. Tabii bu arada ilk defa 2006’da buraya giden arkadaşların izlenimlerini de okudum. Sonuçta gideceğim yer Müslüman bir ülke ve orada bizimle çalışan partner organizasyonun güzel Müslümanlar olması da bizi bir hayli rahatlattı. 17 Aralık pazartesi sabahı saat 10:35’te kalkacak olan THY ve Maroc (Fas) Havayolları ortak uçuşunu yapan uçağımıza yetişmek için erkenden Atatürk Havalimanı’ndaydık. Zamanında kalkan uçağımızda gerek İHH’dan gerekse diğer yardım kuruluşlarından arkadaşların çokluğu bizi sevindirdi. Herkes aynı gaye ve hizmet anlayışıyla yola çıkmıştı. Bu arada dikkatimi çeken bir şeyin cevabını ise daha sonra öğrendim. Dünyanın farklı bölgelerinden gelen Afrika yolcuları önce Fas’ın Kazablanka şehrine gidiyor, oradan Fas Havayolları ile diğer Afrika ülkelerine geçiyorlardı. Kazablanka’dan Gine’ye aktarmamız yaklaşık 7-8 saatlik bir bekleyişten sonra, yerel saatle 22:55 civarı, Maroc Havayolları’na ait bir uçakla başladı. Gerek bekleme stresi gerekse yol yorgunluğu sebebiyle yarı uykulu geçen uçak yolculuğumuzun ardından yerel saatle 03:50 civarında Gine Havalimanı’na iniş yaptık. Uçaktan indiğimizde insanların uçağın kapısına kadar gelip yolcuları karşılaması beni oldukça şaşırttı. Merdivenlerden indiğimizde gözlerimiz bizi bekleyecek olan arkadaşları aradı, sonunda ellerinde isimlerimizin yazılı olduğu pankartları taşıyan arkadaşları gördük. Zaten onlar da hem ten rengimizden hem de bakışlarımızdan bizi kolayca fark ettiler. Kısa bir hoş geldiniz muhabbetinden sonra bizi bir salona aldılar. Biraz sonra bu salonun VIP salonu olduğunu öğrendik. Yol arkadaşım Mehmet Lütfi ile bir süre salonda bekledikten sonra bagajımla ilgili bir sorun olduğunu öğrendik. Sonunda bana bagajları gösterdiklerinde kendi bagajımı az daha başka bir yere gitmek üzereyken yakaladım. Burada yer gerçekten demir Bizi karşılayan arkadaşlarla birlikte otele doğru yola çıktığımızda arabada tanışma muhabbeti başladı. Aracı kullanan Ebubekir isimli arkadaşın İHH’nın partner kurumu olan Mus’ab B. Umeyr Vakfı’nın başkanı olduğunu; tercümanlık yapan, sonradan birbirimizi çok sevdiğimiz ve gayet sempatik olan Dr. Musa’nın ise vakıf yönetiminden bir arkadaş olduğunu öğrendik. Aslında başlangıçta burada bizimle irtibat kuracağı söylenen kişi başkaydı. Halil İbrahim Yattasaye isimli o arkadaşın hacca gittiğini, bu nedenle böyle bir değişiklik olduğunu öğrendik. Bu insanlarla kısa sürede kaynaştık. Her hallerinden samimi Müslümanlar olduğu belli olan bu arkadaşların aşırı ilgisi bizi mahcup ediyordu. Otele vardık ve odalarımıza yerleştik. Otel alışık olduğumuz şartlara pek uygun görünmüyordu. Özellikle odamdaki yatak örtüsünü kaldırdığımda gördüğüm manzara bütün uyuşukluğumu yitirmeme sebep olmuştu. Duş almak için banyonun kapısını açtığımda, acil olarak duş almak gibi bir ihtiyacımın olmadığına karar verdim. Ama en azından bu geceyi burada geçirmek zorundaydık. Hem zaten sabaha birkaç saatimiz kalmıştı. Sonuçta sabah 10:00 gibi kalktık ve resepsiyona indik. Buradaki hanıma kahvaltı yapmak istediğimizi söylediğimizde bizi mutfak görevlisi bir arkadaşın yanına gönderdi. Bunun üzerine yol arkadaşım M. Lütfi ile yanımızda getirdiğimiz birkaç şeyi birleştirip kahvaltımızı yaptık. Bu sırada Ebubekir ve Musa da geldiler. Tekrar hoşbeş edip kurban pazarına gitmek için otelin avlusuna çıktığımızda toprağın rengi dikkatimi çekti. Her yer kırmızımsı bir turuncu renkteydi. Her yer demir kayalarıyla kaplıydı ve bu kadar zengin bir cevheri ilk defa görüyordum. Neredeyse alıp ateşte dövülecek kadar saf bir demir cevheri... Daha sonra gördüm ki Konakry’nin ve neredeyse Gine’nin büyük bir bölümü demir cevheri, toprağın turuncumsu kırmızı renginin de boksit madeninden kaynaklandığını öğrendik. Gündüz gözüyle ilk defa Gine sokaklarını ve insanlarını seyrederek hayvan pazarına doğru yola çıktık. Gördüğümüz manzara klasik bir koloninin ve sefalet içindeki bir yaşamın resmiydi adeta. Tek katlı barakamsı evler, evlerin önünde boş boş oturan veya dolaşan işsiz insanlar, neredeyse hurdaya dönmüş arabalar; bir başkent görüntüsünden çok uzak, adeta bir mülteci kampına benziyordu. Tabii bu arada çok lüks arabalar ve bahçe içinde oldukça güzel evler de gördük. Sorduğumuzda bunların daha çok yabancı misyonlara, elmas tüccarlarına yani kısacası yabancılara ait olduğunu öğrendik. Hayvan pazarına gidip arkadaşların aldığı hayvanları gördük. Saydığımızda rakamın belirlediğimizden fazla olduğunu görünce sebebini sorduk. Bize, pazarlık yaparak daha uygun fiyata aldıklarını ve sayının da bu nedenle arttığını söylediler. Bu bizi fazlasıyla memnun etti. Çünkü en azından birkaç kişiye daha et ulaştırma imkanı doğacaktı. Pazarda ulusal Gine televizyonuyla çekimler ve röportajlar yaptık; sonra biz de kendi resim ve video çekimlerimizi gerçekleştirdik. Arkadaşlara, Gine’de bulunduğumuz süre içerisinde ortak bir program belirleyip buna göre hareket etmemiz gerektiğini söyledikten sonra hep beraber Mus’ab Bin Umeyr Vakfı’nın merkezine doğru yola çıktık. Köhne mahalleler ve caddelerden geçtikten sonra yine basit, tek bir odadan ibaret ve önünde bir sundurmanın bulunduğu vakıf merkezine geldik. Burada bizi vakıf mensubu arkadaşlar karşıladılar. Kısa bir muhabbet ve tanışma faslından sonra programımızı yaptık. Kurbanların nerede ve nasıl kesileceği, burada bulunduğumuz süre içerisinde kimleri ziyaret edeceğimiz, diğer sivil toplum kuruluşları, şahıslar vb. detayları görüşerek tamamladık. İlk olarak bir önceki kabinede Gençlik Bakanı olan Kader Bey’i ziyaret ettik. Kader Bey, tecrübeli bir politikacıya benziyordu. Aynı zamanda arkadaşların hükümet ile olan ilişkilerini organize etmede onlara destek veriyordu. Bu şahıs hacda olan Halil İ. Yattasaye ile aile dostuymuş ve ilişkileri de oldukça iyiymiş, bu durum da vakfın işini kolaylaştırıyormuş. Kader ile bir süre muhabbet ettik. Yaptığımız çalışmalardan, İHH’dan, Türkiye’den bahsettik. Güzel ve faydalı bir görüşme oldu. Bu, arkadaşların yüz ifadeleri ve gözlerinden okunuyordu. Kardeş vakfın cömert insanları Bu arada Mus’ab Bin Umeyr Vakfı ve Halil İbrahim Yattasaye’den bahsetmek istiyorum. Vakıf mensubu arkadaşlar genelde genç. Aralarında çeşitli mesleklerden insanlar bulunuyor; çoğunluğu okumuş, entelektüel bir yapıya sahip. İslamî çalışmaların başladığı dönemlerde birkaç cami imamının böyle bir vakıf çalışmasının gerekliliği yönündeki öngörüleri üzerine bir araya gelmişler ve vakfı kurmuşlar. Hepsi gayet samimi ve mütedeyyin insanlar. Özellikle vakfın yöneticiliğini yapan ve doktor olan Ebubekir’i çok sevdik. Gayet samimi, Gine şartlarında seviyeli ve bir o kadar da sakin; sanki sinirleri alınmış gibi. En karmaşık ve sıkıntılı anlarda bile meselelere sabırla yaklaşımı bize örnek oldu. Vakıf yönetiminde olan arkadaşların hepsi de huy ve yapı olarak neredeyse birbirlerine benziyorlardı. Aralarında karar alırken ve istişare ederken birbirlerini dinlemeleri ve fikir alışverişleri mükemmeldi. Özellikle tüccar olan Muhammet Kuita her zaman oturaklı laflar eden ve sağlıklı düşünen biri olması hasebiyle çok hoşumuza gitti. Halil İbrahim Yattasaye bir anlamda vakfın onursal başkanı gibi. Bölgesel şartlarda zengin ve varlıklı biri olan Yattasaye ailesi, gerek Gine’nin başkenti Konakry’de gerekse diğer birkaç şehirde teknik işler yapan atölyeleri ve daha sonra bizim de ziyaret ettiğimiz büyük bir çiftliği olan varlıklı bir aile. Hacda olması sebebiyle Halil İbrahim Yattasaye ile yüz yüze tanışma ve konuşma fırsatımız olmadı ama kendisini gıyabında neredeyse yakinen tanır olduk. Özellikle eşi Hacer Hanım burada kaldığımız süre içerisinde bize sürekli yardımcı oldu, evine davet ederek bizim damak tadımıza yabancı gelse de, bizim için yemekler hazırladı. Biz de her seferinde gönlünü almak ve teşekkür etmek için yemeklerin harika olduğunu söyledik. Halil İbrahim Yattasaye’nin, arkadaşlara gerek çevresi gerekse maddi gücü ile büyük destek verdiğini öğrendik. Mus’ab Bin Umeyr Vakfı diğer vakıf ve organizasyonlara göre daha sosyal içerikli çalışmalar yapıyordu. Kadınlara ait Kur’an okulu, halkın su ihtiyacını gidermek amacıyla kuyuların açılması, garip gurabaya yardım, cami inşaatları vb. Doğru bilgilendirmeye ihtiyaç var Gine’de çok sayıda vakıf ve İslami organizasyon olduğunu öğrendik. İşin güzel tarafı hepsi birbiriyle gayet iyi bir diyalog içinde, birlikte toplantılar yaparak ortak çalışmalar gerçekleştiriyorlarmış. Devletle aralarında bir problemin olmayışı ve iyi geçinmeleri bizi ayrıca sevindirdi. Çünkü çok zayıf yapıda, yoksulluk içerisindeki bu insanların böyle bir çatışmaya girmeleri işlerini daha da zorlaştırırdı. Ayrıca bir de kendi aralarında kurdukları üst kurulun bir anlamda hepsi için bir çatı olması da oldukça sevindirici. Gerek maddi imkansızlıklar gerekse tecrübe yani bilgi ve beceri eksikliği daha verimli çalışmalarını engelliyor. Bunun için Türkiye’deki tecrübeleri aktarmak ve bir organizasyonun nasıl çalışması gerektiği konusunda yardımcı olmak amacıyla akşam bir toplantı yapmak istediğimizi söyledim. Tabii bu arada kaldığımız oteli de değiştirmeliydik. Akşama doğru sahil şehri olan Konakry’de hem bir tur atmak hem de yeni bir otel bulmak amacıyla dolaşmaya çıktık. Birkaç yere baktıktan sonra hem fiyat hem de kalite olarak idare edecek şekilde bir yer bulup yerleştik. Sonra, sözleştiğimiz gibi akşam, yemekte vakıf yöneticileriyle buluştuk. Yemeğin ardından onlara bir organizasyonun nasıl teşkilatlanması, nasıl çalışmalar yapması gerektiği konusunda özet bir şeyler anlattım. Söylediklerimin hepsini not aldılar ve karşılıklı muhabbet ettik. Konuşmalarımızdan buradaki arkadaşların yaptıkları çalışmaların üstün körü ve adeta el yordamıyla gerçekleştiği anlaşılıyordu. Bizim verdiğimiz bilgilerden dolayı çok memnun oldular ve adeta gözlerinde bir değişim ışığı parıldamaya başladı. Bu sohbeti ertesi gün de yapmamızı istediler; çünkü bu tür bilgileri bazı kurumlardan ancak danışmanlık ücreti ödeyerek alabildiklerini söylediler. Daha ilk günden Gine’nin her alanda Müslümanlar açısından ne kadar bakir bir bölge olduğu, bu insanların kesinlikle yönlendirilmesi ve sahiplenilmesi gerektiği ortaya çıkıyordu. Çünkü onlarda gerçekten güzel bir azim ve enerji vardı. Aralarındaki samimiyet ve karşılıklı anlayış fevkalade iyiydi. Yaklaşık dokuz günlük Gine çalışmamızda hemen hemen aksayan bir şey olmadı. Gerek kurbanların dağıtımı gerekse ziyaretler ve diğer çalışmalar yolunda gitti. Konakry merkezinde kesilen kurbanların büyük çoğunluğuna iştirak ettik. Gerekli çekimlerimizi yaptık. İnsanlarla bayramlaştık; çocuklara bayram harçlıkları ve yanımızda getirdiğimiz küçük hediyelerden dağıttık. Kurbanların dağıtımı ve kesimi konusunda Mus’ab Bin Umeyr Vakfı’nın yaptığı organizasyon oldukça iyiydi; hiçbir aksilik ve aksaklık çıkmadan kesimler yapıldı ve kurbanlar halka dağıtıldı. İçişleri Bakanı’na ziyaret Yaptığımız ziyaretler arasında özellikle İçişleri Bakanı’yla gerçekleştirdiğimiz görüşme, hem bizim hem de Gineli arkadaşlarımız için çok faydalı oldu. Bakana çalışmalarımızdan ve Türkiye’den bahsettik. Bize çok memnun olduğunu söyleyerek Gine halkının yoksul ve gariban bir halk olduğunu, dolayısıyla kardeş ülkelerin ve insanların her anlamda yardımına ihtiyacı olduğunu vurgulayıp Gine’de bulunduğumuz süre içerisinde her konuda bizi koruyup kollayacağını belirtti. Ve yine bize Gine halkının eğitilmesi gerektiğini, özellikle İslamî eğitim noktasında çok zayıf olduklarını ve buna büyük bir ihtiyaç olduğunu söyledi; bu bizi oldukça duygulandırdı. Biz de kendisine, yerel prosedürler ve maliyetler konusunda projeler sunabilirlerse bu projelerinin mutlaka İHH tarafından değerlendirebileceğini ifade ettik. Bunun üzerine konuyu Eğitim Bakanı’yla görüşeceğini söyledi. Ulusal televizyon ve radyonun iştirak ettiği görüşme resmi bir devlet protokolü şeklinde gerçekleşti. Toplu olarak resim ve görüntü alınmasından sonra İçişleri Bakanlığı’ndan ayrıldık. Okul ziyareti Yaptığımız diğer önemli ziyaretlerden biri de Teavün isimli organizasyonla görüşmemizdi. Teavün daha çok eğitim ağırlıklı çalışmalar yapan bir organizasyon. Gineli Müslüman zenginlerin finanse ettiği ve Teavün’ün işlettiği büyük bir okulu ziyaret ettik. Bu okul bir anlamda yarı İslamî bir özel okul. Hem İslamî ilimlerin hem diğer fenni ilimlerin okutulduğu okulda kız ve erkek öğrenciler aynı sınıfta, ayrı sıralarda oturarak ders yapıyorlardı; bir nevi bizim İmam Hatip Liseleri gibi. Kız öğrencilerin tamamı tesettürlü, erkek öğrencilerin ise yerel üniformaları vardı. Üst katları inşaat hâlinde olan bu büyük okulun, öğrencilerin kullandığı WC ve lavabolarını görmek istediğimizi söyledik. Çünkü bu konu Gine’de bulunduğumuz süre içerisinde, bizde bir anlamda yara oluşturdu. Taharet musluğu ve taharet tertibatı olmayan tuvaletlerde ciddi sıkıntı çektik. Bir Müslüman için son derece önemli olan bu meselenin ihmal edilmesine anlam veremiyorduk. Tuvaletlere baktığımızda yanılmamıştık, hiç birinde taharet musluğu ve tertibatı yoktu. Biraz da serzenişte bulunarak bunun yanlış olduğunu izah ettik. Bize imkânsızlıktan falan bahsetmeye çalıştılar, bunun üzerine biz onlara bu tuvaletlerin taharet tertibatı ve musluklarını almaları için para yardımında bulunduk ve bir sonraki seneye inşallah göreceğiz dedik. Bilinçli bir genç nesil yetişiyor Ziyaret ettiğimiz bir diğer önemli yer de devlet üniversitesi ve bu üniversitedeki Müslüman gençlerin kurduğu organizasyondu. Üniversite kampusu içerisinde ve arkadaşların kendi mücadeleleriyle açtırdıkları mescitte bir araya geldik. Hepsi zeki ve güzel insanlardı. Organizasyonun başkanı olan arkadaşımız; organizasyonlarının İFSO üyesi olduğunu ve bu sene toplantı için Türkiye’ye geldiğini söyledi. Bu bizi biraz heyecanlandırdı. Hatta Türkiye’de çektiği resimleri ve görüntüleri bilgisayardan bize gösterdi. Boğaz Köprüsü’nü, Boğazı ve İstanbul’a ait daha birçok fotoğrafı görünce biraz hasretle hüzünlendik. Arkadaşlar, Mus’ab Bin Umeyr Vakfı’nı bir anlamda ağabey kuruluş olarak görüyorlardı. Bu iki kuruluş arasındaki ilişkilerin iyi oluşu bizce çok güzeldi. Verimli bir toplantıdan sonra vedalaşarak oradan ayrıldık. Bu arada ben vakıf başkanı olan Ebubekir kardeşimize, öğrencilere sahip çıkmaları ve destek olmaları konusunda biraz telkinde bulundum. Onlar da zaten böyle bir diyalog içindeymişler. Daha çok cami imamları ve cami merkezli çalışmalarla halka yakın olan Mus’ab Bin Umeyr Vakfı neredeyse birçok cami imamıyla koordineli çalışmakta. Gine’deki cami imamları devlet tarafından görevlendirilen ve maaş verilen insanlar değil. Bir camide birden fazla imam mevcut ve bunların hepsi imamlığın yanında diğer ek işler yapıyorlar, imamlığı ise fahri olarak yapıyorlar. Şehirde yeni yeni camilerin yapıldığını gördük; yerel zengin Müslümanların buraları kendi imkânlarıyla finanse ettiklerine şahit olduk. Camilerde Cuma namazı dahil diğer vakit namazlarına arka saflarda kadınlar da katılmakta. Cemaate katılan genç nüfus azımsanmayacak kadar fazla. Her gittiğimiz camide bunu bizzat müşahede ettik. Gine’de günlük hayat Gine’de insanların tamamında gördüğümüz temizlik problemi, yoksulluk ve kötü hayat şartları, ülkedeki ortalama ömür süresini 42-45 yaşlarına kadar düşürmüş. Kadınların birçoğu dul. Kadın nüfusu erkeklere göre bir hayli fazla. Belki de bu yüzdün erkeklerin birçoğu en az iki eşli. Bir polis memurunun ortalama 50 ila 75 dolar olan maaşı Gine şartlarında hayat standardının ne kadar düşük olduğunu bize göstermekte. Herhangi bir sanayileşme ve büyük fabrikanın olmadığı Gine’de nüfusun büyük bir çoğunluğu işsiz. Daha çok seyyar olarak yerel tropikal meyve ve sebzelerin küçük ticaretini yaparak geçinen Gine halkı, devletin dolumunu ve üretimini yaptığı su ticaretiyle de ciddi manada aile bütçelerine katkı sağlamakta. Havanın aşırı sıcak ve nemli oluşu insanların su ihtiyacını tabii olarak artırmakta. Yerel halkın mutfağı daha çok yerel ürünlerden oluşuyor: balık, patates muz ve diğer tropikal meyveler. Gördüğümüz diğer ilginç bir şey ise hemen hemen bütün yemeklerde soğanın bir şekilde kullanılıyor olması. Ekmek yeme kültürlerinin olmayışını ise ülkede tahıl ürünlerinin yetişmemesine bağladık. Lansana Conte’nin yönetimi ele almasıyla Gine’de her alanda Batı’ya yöneliş yaşandığını gözlemek mümkün. Hükümet, işe anayasanın laikleştirilmesi ve devletin resmî dininin kaldırılmasıyla başlamış. Sosyal hayatın her alanında Batılılaşma isteği ve hayranlığı hâkim. Ülkede kolonizasyondan sonra özellikle Fransa ve Batı düşmanlığı bir anlamda tersine dönmüş ve Batılılaşmak; içinde bulunan zor şartlar için çaresizliğe çare gibi görülmeye başlanmış. Böyle düşünmelerine belki de dünya üzerinde kendilerine yardım edecek, destek verecek başka kimsenin olmayışına inanmaları da etken olsa gerek. Devlet okullarında zorunlu Fransızca eğitim, okuma yazma bilen halkın neredeyse tamamının Fransızca öğrenmesine sebep olmuş; Fransız kültürünün etkileri her alanda kendini göstermekte. Sokaklara baktığınızda her ne kadar yerel kıyafetler ağırlıklı olsa da insanların giyim kuşamları Batılı bir tarzı da ortaya koyuyordu. Gerek gelenek, gerekse tropikal iklimin etkisiyle kadınların pek de tesettürlü olduğu söylenemezdi. Hatta tesettürlü olanların bile giyim tarzları pek öyle tesettür sayılmazdı. Biz de bu konuyla ilgili düşüncelerimizi zaman zaman birlikte olduğumuz arkadaşlara ilettik. Her anlamda verimli geçtiğine inandığımız Gine kurban çalışmamız sonuçta nihayete ermiş ve ayrılma vaktimiz gelmişti. Çok güzel ve samimi dostluklar kurduğumuz bu siyahi Müslümanların içindeki sevgi ve muhabbet bizim için her şeye değerdi. Karşılıklı istişareler yaptık, programlar düzenledik, beraber yemekler yedik, zaman zaman şakalaştık. Bazen biz onların dilini bazen de onlar bizim dilimizi öğrenmeye çalıştılar. Özellikle rehberimiz Musa bu konuda çok hevesli ve yetenekli bir arkadaştı. “Ağabeycim” demeyi öğrendi ve bana sürekli “Ali ağabeycim” diye hitap etti. Bu bende ona duyduğum muhabbeti artırdı. Ben de ona Neşat Ertaş’ın “Neredesin sen” isimli parçasının ilk mısrasını öğrettim. Bana bu türküyü müziğiyle birlikte telefonda okuyacağı konusunda söz verdi ve gerçekten geldikten bir gün sonra beni aradı, kısa bir muhabbetten sonra öğrendiği türküyü söyledi. Sonuç Gine’de bulunan Mus’ab Bin Umeyr Vakfı ve yöneticilerinin bizim için her anlamda güzel bir partner kuruluş olduğuna inanıyorum. Halil İbrahim Yattasaye, bu arkadaşların bir anlamda onursal başkanı ve çok büyük destek aldıkları iyi bir Müslüman. Gine’de Müslümanlar ve organizasyonları yeni yeni neşv-ü nema bulmaya başlamış ve daha işin çok başındalar. Yalnız güzel olan aralarında iyi bir diyalogun olması. Her organizasyon kendi alanında faaliyet gösteriyor. Halkın büyük çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede, insanların büyük çoğunluğunun İslami duyarlılığı ve İslami bilgileri çok zayıf. Ancak İslamî çalışma yapan kurum ve kurum mensubu insanların şuurlu ve samimi olduklarını gördük. Onların durumları, diğer halkla kıyasladığınızda çok bariz bir şekilde fark ediyordu. Kaynak kitap konusunda ciddi manada eksikleri var. Genelde az sayıdaki Arapça kaynaklardan istifade ediyorlar. Türkiye ve İHH konusunda çok ümitliler ve gayet sıcak bir kabul söz konusu. Sahip çıkıldığında ve güzel yatırımlar yapıldığında karşılığının kısa sürede alınabileceğinden eminim. |
|
|