Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.
Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.

Fedakârlık ve rızanın mükâfatı kurbanlarınızla yüzlerine tebessüm kondurduğumuz yetim ve muhtaç kardeşlerimiz adına teşekkür ederiz.

Gine seyahatnamesi PDF Yazdır E-posta
Yazar Mehmet Lütfi Arslan   
Image“İHH ile Gine’ye gider misin?”
“Tabii ki, ne güzel bir fırsat!”

Zengin ümmet coğrafyasında az bilinen bir ülkeyi tanımak fırsatı… Orada kardeşlerle bir bayram geçirmek… Hizmete vesile olmak. Dahası 111 ülke ve bölgeye doğru mazluma derman olacak bir seferin neferi olmak. Siz olsanız heyecanlanmaz mısınız? Bana ziyadesi oldu; hüzünlendim de… Nedenini bilemediğim bir his aldı beni, garip bir mahzunluğa itiverdi. Sefer zamanı geldikçe bu hissiyat arttı. Hele o son gün… Sanki gidip de gelmeyecekmişim gibi... Vedalara, geride bırakılan emanetlere titizlenişimi bir görmelisiniz. Bir yanım nasıl bir huzura gark oluyor, anlatamam; öbür yanım ise panikte. Nihayet, bunun zaten böyle olması gerektiği ile bunun böyle olmayacağı arasında gidip gelen ben, bir karanlık noktamı daha keşfettim. Hüznün sarı rengiyle ışıyan o yerde bir şey gördüm. İçimde bir pencere açıldı. Bu sefere o pencereden bakacağım, bu kesin. Gine, daha başlangıcında yaşattığı hissiyat ile ötelere taşıyacağım o kitabımda bir ara başlık olmaya layık olduğunu ispat etti. Ya seferin kendisi? İçime doğru zaten başlamıştı. Gidip görmekse, gördüğüm o şeyi teyit etti o kadar. Aslında ne kadar olduğuna siz karar vermelisiniz. Buyurun…

“Abi oranın filmi yok muydu?”

17 Aralık 2007’de yol arkadaşımız Ali Çevik ile beraber THY ile Kazablanka’ya uçtuk. Uçakta Afrika’ya kurban seferi için giden 12’si İHH’lı en az 30 kişi vardı. Bu bana hem ülkem hem de ümmetin geleceği için ayrı bir neşe verdi. Yanımızda oturan arkadaş başka bir hizmet kervanında, belli. Ağzı gayet güzel laf yapıyor. Yan tarafında oturan çiftin tatil için uçtuğunu öğrendiğinde onlara “Kurbanınızı nereye verdiniz?” diye soruyor. İster istemez kulak kabartıyorum. “İHH” cevabını duyunca neşem daha da artıyor. Bu uçak gayet mübarek bir uçak. Baksanıza, tatile gidenin bile kurbanı mazluma derman olacak. Belki o da bizim götürdüğümüz kurbanlardan bir tanesidir, kim bilir?
Fas’ta V. Muhammed Havaalanı’ndayız. Burada tam yedi saat Konakry’ye kalkacak uçağı beklememiz gerekiyor. Fas’a girişte Türklere vize uygulaması olmadığını öğrenince bu zamanı hiç olmazsa şehri gezerek değerlendirelim istiyoruz. Ama memurlar bizi vize almaktan beter ediyorlar. Sorgunun sualin sonu yok. Fas’ta vize sorunu yok ama memur sorunu var. Sonunda bir taksiye atlayıp şehre doğru yola çıkıyoruz. Yolda namaz geçecek, bir cami görüp sapıyoruz. Ama cami kapalı. Biraz daha yukarıda camiye benzer bir yapı daha var. Orada kılabilir miyiz acaba diye düşünerek o yöne gidiyoruz. Türbeymiş. Aleviyye tarikatından bir zatın yattığı bu türbede namazlarımızı eda ediyoruz.
Kazablanka “Abi oranın filmi yok muydu?” sorusunun şehri. Bir sayfiye kenti. Oldukça kozmopolit. Okyanusa bakan II. Hasan Camisi ise muhteşem. Burada bana heybetli gelen caminin göğe doğru tek başına yükselen minaresi oldu.
Akşam Konakry’ye uçuyoruz. Konakry uçağı bana bizim ellerde bagaj kavgalarının yapıldığı eski 302 otobüsleri hatırlattı. Uçağın üst gözleri el çantaları ile dolunca kavga başladı. Uçak bu yüzden yarım saat geç kalktı. Siyahların zengin ve hali vakti yerinde olanlarında nedense bir “aşırılık” var; konuşmaları, giyimleri, tavırları oldukça rahatsız edici.

Aa! O da ne?

Üç saat süren bir yolculuktan sonra Gine’nin başkenti Konakry’ye indik. Saat 03:30 olmuştu. Uçaktan indiğimizde bize ilk “merhaba” ağır, nem oranı yüksek havadan geldi. Bundan sonra Gine’ye gideceklere not: O ağır havayı içinize ilk çektiğinizde hemen “La havle…” çekerek daha kesif bir ağırlıkla geri vermezseniz içinize çökecek karamsarlığa engel olamazsınız.
Hava ağır, çünkü burası şu an yaz aylarının tam ortasında. Altı ay süren yazdan sonra bir de yağmur mevsim var. Yağmur, ülke için çoğu zaman sel demek; yaz ise kuraklık.
Partner kuruluşumuz Musab bin Umeyr Vakfı yetkilileri Ebubekir ve Musa, ellerinde isimlerimiz yazılı pankartlarla göründüler. Her ikisi de doktor. Hoş, ilgili ve sempatik insanlar. Doğrudan VIP’e alındık. VIP mi? Dört oturma grubu, TV ve klimanın olduğu bir oda. Buraya göre konfor(muş) ama daha bunu anlamak için görmemiz gereken epey şey var. İşlemler bittikten sonra otele gidiyoruz. Yolda ara sokaklarda, evlerinin önünde oturan insanlar görüyoruz. Bir ara Ebubekir sertçe frene basıyor. Aaa! O da ne?! Bir domuz, arabanın önünden hızla yolun karşısına geçmiyor mu? “Burası Hıristiyan mahallesi” diyorlar. “Ha, tamam o zaman.” diyoruz. Normal tabii. Aman canım sanki, biz de. Bundan normal şey mi olur, Allah Allah… Neyse sabah buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Zemini demir ülke

Sabah, kahvaltıda Ebubekir ve Musa ile buluşuyoruz. O ağır, nem oranı yüksek havayı birkaç gün daha bu şekilde hissedeceğiz. Sonra alışacağız muhtemelen.
Dışarıda gündüz gözü ile ilk dikkatimi çeken toprağın rengi oldu. Alüminyumun temel maddesi olan boksit zengini bu ülkede yerden demir fışkırıyor. Toprağı kazmıyor, keski ile deliyorsunuz. Elde ettiğiniz ise, toprakla karışık parlak renkli sert bir madde oluyor. Verimli bölgeler yok değil ama işlenmeye muhtaç. Tropikal şartların hâkim olduğu ülkede ananas, muz, palmiye, kahve, kauçuk ve pamuk üretimi yapılıyor.
İkinci dikkatimi çeken ise insanlar ve yıkıntıya benzeyen ev ve iş yerleri. Bu harabe görünümlü yerlerin önünde beklemek ve hiçbir şey yapmadan öylesine oturmaktan başka bir işleri yok mu bu insanların, diye düşünüyorum bir an.
Üçüncü dikkatimi çeken ise okyanus oluyor. Musa’nın deyimi ile “büyük bir tefekkür vesilesi…” Hakikaten öyle. Burada gelgit olayı çok net müşahede edilebiliyor. Konakry, denizin gittiği zamanlarda, geldiği zamanlara göre daha kirli; çünkü burada okyanus adeta saklayan ve gizleyen bir örtü gibi. Okyanus, tek kelime ile muhteşem.

“Baba”yı ziyaret

Gün içi faaliyetlerimize hayvan pazarına giderek başlıyoruz. Alacağımız kurbanları veteriner nezaretinde önümüze diziyorlar. Oysaki uzak yerlere gidecek olan kurbanların bir kısmı zaten gönderilmiş, parasını getirdiğimiz kurbanlıkları bu şekilde önümüze dizerek ne anlatmak istiyor olabilirler ki? Çözemedik. Sonradan ben bunu onların naifliklerine yordum. Bizi düşündüler muhtemelen. Geri döndüğümüzde aldığımız kurbanları gördüğümüzü ve fotoğraf makinemizle tespit ettiğimizi anlatabilelim diye.
Gezimiz vakfın merkezini ziyaret ile devam ediyor. Merkez, varoş bölgesinde bir oda, o kadar. Burada vakfın üyeleri ile tanışıyoruz. Hepsi genç ve okumuş çocuklar. Aslında bu ülkede yaş ortalamasının 48 olduğu düşünülürse onların orta yaşlı oldukları da söylenebilir. Fransızca konuşabiliyorlar, çoğu Arapça’ya da vakıf. İmamlık vazifesi yapanlarda Kur’an ve sünnet bilgisi de fena değil.
Öğleden sonra vakfın yetkililerinin “baba” diye isimlendirdikleri eski Gençlik Bakanı Kader Bey’in evine gidiyoruz. Bu zat, vakıftakilerin rejim nezdinde bir nevi sigortası. Vakfın hamisi olan Halil İbrahim Yattasaya’nın yakın arkadaşı. Ginelilerde karşılama, uğurlama, misafire ikram vb. vasıfların bizden çok farklı olduğunu bu zatın evinde açık bir şekilde gördük. Bizi oturduğu yerde karşıladı, giderken de elini sallamakla yetindi o kadar. Vakıftakilerin ona “Baba” deyişleri devleti bilmesinden, bürokratik ilişkilerde yol göstermesinden…

Fanilanın üzerine ceket

“Baba”dan sonra diğer randevumuza yetişmek için aceleyle yola çıkıyoruz. Randevumuz İçişleri Bakanı ile. Tam randevu saatinde oraya varıyoruz. Bizi toplantı salonuna alıyorlar. Önce basın mensupları, sonra da Bakanın kurmayları geliyor odaya. Fanilasının üzerine parlak İngiliz kumaşından bir ceket giymiş bir bürokrat oturuyor tam karşıma. Bu kişinin birçok Arap ülkesinde Gine büyükelçiliği yapmış biri olduğunu sonradan öğreniyorum. Ama bana asıl ilginç gelen, Bakanın onunla göz teması… Evet, bu adam mühim birisi.
İçişleri Bakanı Beau Keita geleneksel kıyafet “bubu”su ile içeri giriyor. Polis kökenli biri. Bu göreve atanalı çok olmamış. Kriminoloji üzerine doktora yapmış. Tavrı ve hareketleri Ali ağabeye de bana da sıcak geliyor. Diplomatik teamüller gereği yapılan alelusul konuşmalarda bize verdiğini düşündüğümüz bir mesaj var: “İslami eğitim” konusunda desteklerimizi bekliyorlar. Gine resmi TV’sine talimat vererek hakkımızda haber yapmalarını istiyor. O sırada kolalar ve meyve suları geliyor. Bardaklara boşalttığımız kolaları tam içecekken bize garip gelen bir şey oluyor. Bakan ayağa kalkıyor ve sanki kadeh tokuşturur gibi bardağını bardaklarımıza doğru uzatıyor. Ali ağabeyin de, benim de başka çaremiz yok: çın çın… Gülüşerek bardaklarımızı orada bulunan herkesle tokuşturuyoruz. Tabii her şey mazlum Gine halkı için, bunun hepimiz farkındayız(!).
Dışarı çıktığımızda ikindi namazını kılmamız gerekiyordu. Bakanlık binasının önünde cemaat olmuş bir gruba iştirak ediverdik. Öyle ya burası bir İslam ülkesi… Halkının %90’dan fazlası Müslüman. Cami civarları da dinin görünürlüğünün arttığı yerler. Bunun dışında mesela tesettüre riayet nadir görülen bir husus. Kadın erkek ilişkileri çok rahat. İklimin de verdiği bir zorunlulukla neredeyse herkes sokaklarda yaşıyor. Bu, mahrem hayatın sınırlarını alabildiğine genişletiyor; sınırlara ve ölçülere riayeti de zorlaştırıyor. Vakıftan arkadaşlara tesettür meselesini soruyoruz. Onların da bu konuda dertli olduğu ortaya çıkıyor.

Çok yaşa Afrika!

Sabah kahvaltıya Yattasaya ailesinin evine gidiyoruz. Yattasayalar, partner kuruluşumuzun hamisi ve sponsoru konumunda zengin bir aile. Ailenin reisi Halil İbrahim hac vazifesini ifa etmeye gitmiş. Yaptığı iş gayet önemli: Ülkedeki plakalar ondan çıkıyor. Hanımı çok candan ve samimi birisi. Gezimiz boyunca kullanmamız için arabasını bize tahsis edişi az bir şey mi? Yemek işini de evinde halledebileceğini söylemiş. Bizi sevinçle karşılıyor. Sonradan onun da kendi çapında bir patroniçe olduğunu öğreniyoruz. Evin yan tarafında üç-dört adam çalıştırdığı bir terzihanesi var. Hem patroniçe hem de iyi bir aşçı… Mönümüz çok zengin değil belki ama misafirlerini anlamaya çalışan ve onların damak tadına uygun bir şeyler yapma gayretinde bir aşçımız var. Nitekim akşama kuskus yapayım mı diye soruyor. Onay alınca seviniyor.
Kahvaltıdan sonra tekrar hayvan pazarına gidiyoruz, çünkü devlet TV’si çekim için gelecek. Az sonra devlet televizyonunun yetkilileri gözüküyorlar. Hem hayvan pazarında çekimler yapıyorlar hem de bizimle röportaj yapıyorlar.
Vakıftakilerin ilgileri gayet candan. Binlerce kilometre öteden, oralara göre büyük meblağlarla yardıma geliyor oluşumuz onlar için çok önemli. Acaba, beyaz, Batılı görünümlü ve aynı zamanda kendileri gibi düşünen birilerini görüyor olmak mı esas neden diye de düşünmeden edemiyoruz? Neden ne olursa olsun ortada olan tek bir şey var: Her türlü telkine açıklar. Söylediklerimizi can kulağı ile dinliyorlar, yerine getirmeye çalışıyorlar.
Öğleden sonra 20 km ötede vakfın camisinin bulunduğu bir köye gidiyoruz. Bu ülkede ana arterler dışında yol neredeyse yok gibi. Gidene kadar epey bir sıkıntı çekiyoruz. Geldiğimiz yerde ufak bir cami ve yapımı devam eden bir su kuyusu inşaatı var. 20 metre kadar aşağı inmişler ama henüz suya erişememişler. Vakfın buraya iki inek gönderdiğini öğreniyoruz sonra.
Dönüşte vakfın muhasebecisi Seku ile Gine hakkında konuşuyoruz. Aslında Seku Gineli değil, Fildişi Sahili’nden gelmiş bir mülteci. Ama bu çok da önemli değil, çünkü buradaki birçok insan gibi o da Mandinka kabilesine mensup. (Diğer önemli kabile de Fulaniler.) İmam Harun’u soruyorum, bilmiyor. Malcolm X’i öylesine duymuş işte. Mansa Musa deyince gözü parlıyor. Bir zamanların kudretli Mali Kralı, meşhur hac ziyareti ile bilinen Mansa Musa… Kabilelerden, ülkelerden, sınırlardan açılıyor sonra bahis. “Siz büyük bir imparatorluğun varisisiniz, ne bu ayrılık diyorum.” Sanki bam teline dokunmuşum. Önce Batı Afrika Birliği sonra da Afrika Birleşik Devletleri diyor gözleri parlayarak. “İnşallah” diyorum gülerek. Seku ile artık aynı telden çalacağız, belli oldu. Çok yaşa Afrika!

Seli mafu Gine!

Bugün bayram, hamdolsun. Burada dinî pratiklerde Suud etkisi çok bariz ama bayramı onlarla değil, bizimle beraber kutluyorlar. Önce Ebubekir ve Musa ile bayramlaşıyoruz. Ne kadar candan arkadaşlar bunlar!
Musa’ya “Sizin dilinizde bayramı nasıl tebrik ediyorsunuz?” diye soruyorum. “Seli mafu” diyor. “Peki ya ‘nasılsınız?’ ne demek?” diyorum. “Tenate.” diyor. Tamam. Bu iki kelime çok işime yarayacak.
Namazı kılmak için yol alırken beyaz ya da renkli, tertemiz geleneksel kıyafetleri ile yaşlısı genci, kadını erkeği, çocuğu ile Ginelileri gördükçe içimiz bayram etmeye başlıyor. Vakur adımlarla, berrak sular gibi akıp giden bu insanlar o kadar enkazın ve harabenin içerisinden mi çıktı? Görüntüleri ne kadar da hoş!
Bayram namazı için camiler değil büyük açık alanlar kullanılıyor. Bizim gittiğimiz yer de bir top sahası. İmam elinde mikrofon sürekli tekbir getiriyor. 09:30’da namaza duruyoruz. Akabinde, yanında dört beş yardımcısı ile hutbeye çıkıyor. Kılıç kuşanma gibi bir heybet hali mi bu toplu hutbe meselesi, anlayamıyoruz.
Hutbeden sonra bayramlaşma başlıyor. Yanımızda getirdiğimiz şeker ve lolipopları dağıtıyoruz. Bayram her yerde sevinç, tebessüm, gönül ferahlığı ve mutluluk demek bunu bir kez daha anlıyoruz. Yeter ki bunu karşılıklı hissedebileceğiniz mümin yürekler olsun. İşte Gineli Müslümanlar, işte bayram…

O çocuk…

Namazdan sonra ilk kurbanı kestireceğimiz yere, Konakry Hapishanesi’ne gidiyoruz. Avluda Kuveytli bir vakfın kurbanları da kesilmeyi bekliyor. O ara hapishaneyi dolaşmaya başlıyoruz. Başımızda hapishane müdürü var. Çocuklar koğuşu beni çok etkiliyor. Kaldıkları koğuşun şartları ve bir avuç bulamaçtan ibaret sabah kahvaltılarına birbirlerini ezerek saldırışları hiç aklımdan çıkmayacak. Bir de karnını tutan, solgun yüzlü, bakışlarımın buluştuğu o hasta çocuk… Neden etrafındaki kimse onunla ilgilenmiyor, diye düşünüyorum. Görüş alanımda olduğu müddetçe kaçamak bakışlarım hep üzerinde. Ayrılırken dönüp son bir kez daha bakıyorum. O an ağlamaya başlıyor. Gözyaşların benim yüreğime düşüyor a güzel çocuk, bil ki kor gibi onlar, kor gibi…
Hapishane çok geniş. Aklımda ve yüreğimde o çocuk, burada olma sebebimizi hatırlayarak “Artık kurban kesmeye gitsek mi?” diyorum. Hapishane müdürü bu teklifimi sevinerek karşılıyor. Gidiyor, kurbanımızı kesiyoruz. Etrafımızda mahkum çocuklar. Bu kurban en doğru yerlerden birisine gidecek, bu kesin.

“Aziz cemaat, tenate!”

Bayramın ikinci günü. Hava yine sıcak ve nemli ama alıştık artık. Bugün yine kurban keseceğiz. Bu seferki durağımız vakfın kadınlar okulu. Okul dediğimiz üç evin ortasındaki bir avludan ibaret. Ama 150 kadar Kur’an talebesi okuyormuş burada. Geleneksel giysileri ile Gineli hanımlar karşılıyor bizi. Burada üç tane kurban kestiriyoruz.
Cuma namazını vakfın üyelerinden Muhammed Kabine’nin camisinde kılacağız. Cami, şehrin pazarının kenarında, merkezi bir konuma sahip. Bizi “şuradan girin, buradan devam edin” diye yönlendirerek caminin ön tarafına açılan kapılardan birisinden içeri alıyorlar. Ön safta yer ayırmışlar. Cami tıklım tıklım. Kabine’nin hutbesi bir saat kadar sürüyor. Arada dönüp bakıyorum, ilgi hiç dağılmıyor. Başarılı bir hatip. Namazdan sonra bizi tanıtma telaşı ile tekbir getirmeyi unutuyor. “Türkiye’den misafirler var, sizi selamlayacaklar.” diyor. Sonra bize veriyor mikrofonu. Ali ağabeyim selam veriyor, ben ise öğrendiğim üç kelimeyi söylüyorum; “Seli mafu, tenate? Çok hoşlarına gidiyor. Bir anda etrafımız sarılıyor. O kadar içten ve samimi tebrikler geliyor ki duygulanmamak elde değil. O ara birisi gelip Kabine’ye tekbiri hatırlatıyor, hep beraber tekbir getiriyoruz.
Namazdan sonra tekrar kadınlar okuluna gidiyoruz. Sabah kestiğimiz etleri dağıtacağız. Mahalleden duyanlar gelmiş. Her birisine poşetler içerisinde etlerini veriyoruz. Kalanları dağıtmak için büyük caminin önüne gidiyoruz. Burası tam bir sefalet meydanı. Devlet; engelli, kimsesiz ve hasta durumda olup da kimsesi olmayanlara burayı adres göstermiş. Caminin geniş bahçesinde ikamet ediyorlar.
Bir ara internet kafeye uğruyoruz. Ülkedeki beyazların adresi burasıymış meğer. Üç-dört gündür görmediğimiz kadar beyaz görüyoruz burada. Büyük caminin önündeki gerçek dünyadan sanal dünyaya atlamak pek kolay değil ama…
Akşam devlet televizyonunda hakkımızda yapılan haberi izledik. Özellikle vakfın imajı ve meşruiyeti açısından bu yayın faydalı oldu herhalde. En azından vakfın yetkilileri bize bunu böyle ifade ettiler.

Yiğit imamın yiğit halkı

Sabah erkenden Madinabi köyüne doğru yola çıkıyoruz. Konakri’nin 80 kilometre dışında bir yer burası. Şehri gözlemek için iyi fırsat, çünkü bayağı bir yolumuz var.
Sokakta çocuklar hep futbol oynuyorlar. Gineli birkaç futbolcudan dolayı herhalde Türkiye’yi de biliyorlar. Hatta bir tanesi bizden telefon numaramızı bile istedi. Futbol, buradaki çocuklar için kestirmeden yükselme ya da istediği hayata sıçrama yollarından birisi.
Yolda bir açık hava reklamı görüyorum. Afrika’nın yeşilliklerinin ortasına Eyfel Kulesi’ni kondurmuşlar. Reklamda şöyle diyor: “Afrika’daki Avrupa”. Buraya öyle bir girmişler ki, Eyfel’i gelip dikememişler zannetmeyin; kişiliklerin ortasında devasa Eyfel’ler yükseliyor. Sömürgeciliğin on yıllar boyu süren, kültürel genleri mutasyona uğratma çabasındaki utanç verici baskısının etkisi bu. Ama her şeye rağmen buranın halkı yiğit bir halk. Aynen büyük imamları Samori Tore gibi yiğit… Samori Tore, Fransızlara karşı devleti teslim olsa da teslim olmayan ve Gine’nin bağımsızlığı için mücadele eden şanlı bir din adamı. Kendisi bağımsızlığı görememiş, ama direnişi ailesine miras kalmış; torunu Gine’ye bağımsızlığını getiren ilk devlet başkanı. Gelecekleri parlak bu yiğit insanların. Ama uzun ve ince bir yol önlerindeki...
Yer üstü ve yeraltı kaynakları itibarıyla çok zengin olan bu ülkede, kaynakların zenginliği halkın yaşam kalitesine yansımıyor. Standartlar ve hayat tarzı genel itibarıyla ortalamanın altında. Özellikle başkentteki ekonomik hayatın canlılığı ilk bakışta olumlu gibi gözükse de aslında bu, çocuklar dahil hemen herkesin hayatını kazanabilmek için çalışmak zorunda olmasından kaynaklanıyor; çünkü genel ücretler ve gelir düzeyi standartların oldukça altında. Ortalama bir memurun maaşı 50 dolar civarında. Bu kadar bir gelirle yaşamak için bir şekilde “çare” bulmak zorundasınız. Çarelerin ne olduğu da herkesin konumuna, hayata bakışına ve imkanlarına göre değişiyor. Normal şartlar altında, özellikle tarım ve balıkçılıktaki fırsatları görünce -devletin verdiği teşvikler olmasına rağmen- hiçbir vatandaşın aç kalmayacağını düşünüyorsunuz. Ama bu tür uzun ve yorucu işlere hevesli insan sayısı çok az.

Hatırlı misafirin ikramı

Köyün merkezindeki camide bizi bekleyenler var. Köyün bütün ihtiyarları burada herhalde. Selamlaştıktan sonra bize gösterdikleri yere oturuyoruz. Ama ilginç bir şey var; yanımızdaki Gineliler de bu köyün dilini anlamıyor. Bir tercüman ayarlamışlar, onun yardımıyla anlaşıyoruz. Okula ihtiyaçları olduğunu anlatıyorlar. Biz de çocuklarını yetiştirmeleri gerektiğini vurguluyoruz. Heyecanlandıkları yerde tekbir getirmeye başlıyorlar. Heyecanlılar! Evet evet, bu ihtiyarlarda iş var.
O ara bir ikram geliyor. Kestane gibi bir şey bu… Ağzıma götürecek oluyorum, başlıyorlar gülmeye, meğer dışında bir kabuk daha varmış. Sabah, verdiğim ince misvakı ağzına atıp yemeye başlayan Musa’ya güler miyim, buyur işte. İnce kabuğu soyunca ortaya kestane gibi bir şey çıkıyor, hepsini ağzıma atacakken ihtiyaten ikiye bölüp, böldüğüm parçanın kenarından ısırıyorum. Aman Ya Rabbim, o ne acı şey öyle!.. Elimdeki diğer parçayı hemen solumdakine ikram ediyorum da, ya diğer ısırdığım ne olacak? Neyse, kaşla göz arasında gömlek cebime attım bile… Meğer “coke” maddesinin özü olan meyve imiş bu; ihtiyarların çok makbul saydığı bu meyve hatırlı misafirlere ikram edilirmiş. Musa, bir tür rahatlatıcı olduğunu söyledi. Öğleden sonraki ekstra neşemin sebebi o muydu acaba?
Köyden sonra Yattasayaların yakındaki çiftliğine gidiyoruz. Klasik bir Afrika köyü desem ne gelir aklınıza? Saz evler, rahat giyimler, başka ne olabilir ki?
Akşam yine aynı yerde yemekteyiz. Porselen tabaklar, servis kaşıkları… Bu Hacer Hanım çok maharetli, her gün bir sürpriz yapmasa olmuyor.

“Siz Türkler hep aynısınız!”

Bugün kadınlar okulunun öğrencileri ile buluşacağız. Buluşmalarda bize resmî protokol uyguluyorlar sanki. Önce takdim, arkasından hanımların temsilcisinin konuşması, sonra bizim konuşmamız, dilek ve temenniler ve nihayet vakıf başkanı Ebubekir’in kapanış konuşması. Hemen her yerde bu tarz oluyor görüşmelerimiz. Ali ağabey, “Ülkeniz İslam ülkesi. Bunun iki işareti var: Birincisini, yani camileri ve minareleri gördük. İkincisini de yani tesettürü de görmek isteriz.” diyor. Başlarıyla tasdik ediyorlar. Dilek ve temenniler kısmında bir hanım kalkıp Avrupa’da yaşayan çocuklarından bahsetmeye başlıyor: “Soruyorum onlara, beyazlardan sizinle ilgilenen var mı?” diye. Bana “Türkler var, Türkler bizimle ilgileniyorlar?” diyorlar. “Biliyorum ki sizin buraya gelişiniz boşuna değil. Sizler yardımsever, merhametli insanlarsınız, insanlara her yerde yardım etmeyi seviyorsunuz.” diyor. Anlatırken gözyaşlarını tutamıyor. Duygulanıyoruz. Sahne yine aynı: Hep beraber tekbir getiriyoruz.
İkindi namazını şehrin merkezinde bir camide kılıyoruz. Çıkışta Kur’an okuyan birisinin yanına ilişiyorum. Çıkarıyor bana da bir Kur’an veriyor. Bir sayfa kadar okuyorum. Geri alırken “Nerelisiniz” diye soruyor. Kur’an’ın ilk sayfasını açıp “Resm-i Osmani” yazısını gösteriyorum ve ekliyorum: “Biz Osmanlıyız…” Öyle ya, Hafız Osman hattı Kur’an’dan daha iyi kimliğim mi var ki benim?

Ülkenin sahipleri…

İkindiden sonra Hacer Hanım’a çok yük olduğumuzu düşündüğümüzden bir kafeye girip bir şeyler atıştıralım istiyoruz. Girdiğimiz yer bir Lübnanlıya ait. Kafenin ortasında yüksek sesle konuşup gülen dört kişi, herkesi olduğu kadar bizi de rahatsız ediyor. Garsonu çağırıp uyarmasını istiyoruz. Adamın yüzündeki çaresizlik ifadesi bir an anlamsız gelse de Ali ağabey işi çözüyor: “Asker bunlar…” Birazdan kafenin sahibi geliyor yanımıza, işitilmeyeceğine emin bir sesle “İsterseniz yerinizi değiştireyim.” diyor.
Ülkenin şimdiki cumhurbaşkanı Lansane Konte, darbe ile iş başına gelmiş bir askerî diktatör. Ülkenin yönetim şekli cumhuriyet ama asker baskısı her yerde belirgin bir şekilde hissediliyor. Geçen aylarda ülkede çıkan ve onlarca kişinin ölümüne neden olan grev sonucu halkın kendine güveni artsa da buralar hala askerden soruluyor. Halk askere karşı tepkili ama ülkede diktatörlüğün izlerini kolayca silmek mümkün değil. Garsondan sonra kafe sahibinin de ürkek tavrı bize her şeyi anlatıyor zaten. Gereksiz kahramanlıklara lüzum yok, oturalım oturduğumuz yerde...

İslami koleji ziyaret

Bugün üç ziyaretimiz var. İlk olarak ülkedeki en büyük İslamî kuruluş olan Teavün Cemiyetinin -ki daha çok tüccarların çoğunlukta olduğu bir cemaat- açtığı okula gidiyoruz. İslamî eğitim veren bir okul burası. Bize sınıflarla birlikte henüz inşa halindeki kısımları da gezdiriyorlar. Girdiğimiz sınıflarda öğrencilerin kalkıp bizi “Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun ey aziz misafirler” diyerek selamlamaları ile mest oluyoruz. Müdür, Medine Üniversitesi, yardımcısı ise Moritanya İslam Üniversitesi mezunu. “Gine’de ihtiyacımız eğitim” diyorlar. Eğitim dili Arapça ve Fransızca. Bizdeki İmam Hatiplerin mesleki eğitiminin yanında bir de kolej müfredatı olduğunu düşünün, işte müfredatları bu. Sevinerek çıkıyoruz oradan.
İkinci durağımız özel bir üniversite. Adı Mahatma Gandhi Üniversitesi. Gineli zengin bir Müslüman tarafından kurulmuş. Henüz ilk senesi. Hukuk, iktisat, siyaset ve güzel sanatlar fakülteleri var. Üniversitenin adı, bize söylediklerine göre elmas tüccarı olan sponsorunun Hint konsolosu ile dostluğundan ve Gandhi’nin hayatına duyduğu ilgiden kaynaklanıyor. Üniversitede Arapça eğitim de verilecekmiş. Nitekim tabelasında Suud Kralı’nın adı yazılı bir merkezin ismi de yer alıyor.
Bugün ziyaretlerimizdeki son durağımız bayramın birinci günü devlet başkanının kurbanını kestiğini gördüğümüz Büyük Cami İmamı Salih Kamara. Kamara, ülkenin ikinci büyük din adamı. Birincisi, yani Şeyh İbrahim hacda olduğu için nöbet onda.
Akşam Yattasayaların evine gittiğimizde bizi bir sürpriz bekliyor: Vakıf, bir veda partisi düzenlemiş. Parti deyince yanlış anlaşılmasın; fonda teypten Kur’an-ı Kerim okunuyor ve yine o malum protokol sırası ile yapılan konuşmalar… Hüzünleniyoruz, bu kadar gün geçti, öyle ya hep burada duracak değiliz. O gün gelmiş işte: Yarın.

Misyonersiz olur mu?

Gine’de son günümüz. Gece uçacağız. O yüzden bavullarımızla iniyoruz lobiye. Hesabı kestirdikten sonra lobide Ebubekir ve Musa’nın bizi son kez almasını bekliyoruz. Karşısında oturduğum genç “Happy Christmas” diyor, güleç bir ifade ile. Ben de gülerek “Seli mafu” diye mukabelede bulunuyorum. “Ben Hıristiyan’ım” diyor sonra. İlgi ile dinlemeye başlıyorum, çünkü anlatmaya çok hevesli bir hâli var. Yan masada elmas tüccarı beyazlarla iş görüşmesi yapan patronuna kaçamak bakışlar atarak Gine’de kendi dininin mensuplarının nasıl iyi yerlere geleceğinden bahsediyor. Söylediğine göre Devlet Başkanı’nın ilk eşi Hıristiyan’mış. Ülkede Hıristiyanlığın gelişmesi için elinden geleni yapan bu kadın özellikle Protestan misyonerleri teşvik ediyor ve ülkenin dört bir yanındaki faaliyetlerini destekliyormuş. Ali ağabey biraz sonra kızıyor: “Bu kadar sene Fransızların sömürgesi altında din değiştirmemiş bir halk, bunların çalışmaları ile mi din değiştirecek?” Aktarıyorum. Kem küm ediyor, bir şey diyemiyor. Ne diyebilir ki? Ben kendi kendime şunu diyorum ama: “Misyonerlerden haberdar olmadan buradan ayrılsaydık bir şey eksik kalacaktı, bak bu da oldu işte…”

Gine’ye veda

Otelden çıktıktan sonra şehrin en büyük üniversitesine gidiyoruz. Kampus camisinde beş-altı arkadaşla buluşuyoruz. Aydınlık yüzlü bu gençler üniversite öğrencilerini temsil eden IEEMG adlı öğrenci derneğinin yöneticileri. Bir bülten çıkarıyorlar, alt sınıflardaki öğrencilere kurslar veriyorlar, seminerler düzenliyorlar. İmkânsızlıklar içinde olsalar da sürekli bir şeyler yapma azmindeki bu fedakâr kardeşlerin 1992’den beri IIFSO üyesi olduklarını ve başkanlarının da geçen sene bu vesile ile İstanbul’a geldiğini öğrenmek bizi sevindiriyor. Öğrencilerin derneği IEEMG, bizim beraber kurban faaliyeti yaptığımız Musab bin Umeyr Vakfı, Teavün Cemiyeti, hepsi İslamî Milli Birlik Kuruluşu (CCJMG)’nun üyeleri. 1988’de kurulan bu örgüt, tüm vakıf, cemaat ve derneklerin üstünde bir şemsiye örgüt olarak faaliyetleri koordine ediyor. Bu anlamda Gine’de Müslümanlar arasında genel bir dayanışma ve birliktelik olduğu söylenebilir. Her kuruluşun burada bir temsilcisi bulunuyor ve bunlar kendi aralarında ayda bir kez istişare toplantısı yapıyorlar. Senede bir kez de beş gün süren ve beş bin kişinin katıldığı yıllık eğitim toplantıları var.
Uçağımız gece 03:40’ta. Gece yarısına kadar Yattasayaların evindeyiz. Sağ olsunlar, bize çok ikramda bulundular, haklarını ödemek zor. Gece yarısı olmadan havaalanında beklemek üzere oradan ayrılıyoruz. Yanımızda gecenin o saati olmasına rağmen vakfın gönüllüsü sekiz arkadaş var. Gözlerinden uyku akıyor ama tüm ısrarlarımıza rağmen son dakikaya kadar bizi uğurlamak için bekliyorlar.
Her birisi ile kucaklaşıp vedalaşıyoruz. Hepsinden dua talep ediyorum. Yüzlerindeki aydınlık, gözlerindeki ışıltı zaten istediğim şey, sonradan farkına varıyorum bunun. Gönlümüz vedanın mahzunluğu ile dolu dolu, son kontrol noktasına geliyoruz. Polis, üstüne vazife olmadığı halde el çantamı açıp ısrarla bir şeyler ararken diğer taraftan ne iş yaptığımızı, niye geldiğimizi anlamak istiyor. Tüm iyi niyetimle yüzüne gülümseyip “Seli mafu” diyorum. O da çantada işe yarar bir şey bulamadığı için elini uzatıp “Ver benim seli mafu’mu” diyor. Yo, hayır, bu güzel ülkeden böyle çirkin bir teklife boyun eğerek ayrılamam. Elinden çantayı hızla alıyorum: “Yok sana seli mafu!” diyorum. Bir an şaşırıp ne yapacağını bilemiyor. Benim yapacağım belli: Kararlı adımlarla bekleme salonuna geçiyorum.
Hoşçakal Gine…
 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu