 Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.
Fedakârlık ve rızanın mükâfatı kurbanlarınızla yüzlerine tebessüm kondurduğumuz yetim ve muhtaç kardeşlerimiz adına teşekkür ederiz. |
|
|
Yazar Yıldız Ramazanoğlu
|
Dünyanın en önemli ve stratejik körfezlerinden birinde 350 km. kıyısı olan bu güzel ülke, balık tutsa yeter oysa. Ülkede fiilen Fransızların hakimiyeti sürüyor. Kadınlar ayda 50 dolara 24 saat hizmetçilik yapacak bir iş bulsa seviniyor. Ülkede ortalama yaşam süresi 40-50 arsında.
16-17 Aralık 2007: Yola çıkmadan iki gün önce Diyarbakır’daydım. Kuzey Irak Operasyonu öncesinde halkın hissiyatını ve oradaki gelişmeleri izlemek, anlamak için gitmiştik birkaç kişi. Kenar mahallelerde yoksulluk diz boyuydu. Hep “Ne yapılabilir?” sorusu zihnimde dolanıyordu. Bazı Müslümanlar “Okuma Salonları” adı altında güzel bir çalışma başlatmışlardı. Burada varoş çocuklarına, PKK’ya insan malzemesi sağlayan mahallelere el uzatılmıştı; dengesizliklerin, fırsat eşitsizliklerinin giderilmesi, kardeşlik duygularının pekiştirilmesi için çalışmalar yapılıyordu. Cibuti’ye doğru yola çıkacaktık ama aklım buralarda kalacaktı. Havaalanında gündemimiz değişiverdi. Sıtma, sarıhumma, AIDS gibi hastalıkların yaygın olduğu bir yere gidiyorduk. Sarıhumma aşımızı olmuştuk. Acaba elektriği ve suyu olan bir otel bulunmuş muydu? Koşullar nasıldı? Isı kaç dereceydi? Karşılaşacağımız insan profili nasıldı? Hepsi bizi heyecanlandırıyordu doğrusu. Sonuçta dünyanın en yoksul birkaç ülkesinden biriydi gittiğimiz. Ulusal müzeleri, sanat galerilerini, resim sergilerini görmeden dönmeyelim diye kararlar alıyorduk. Bu seyahatnameyi yazmayı havaalanlarından başlatmak gerekiyor. Emirates’le İstanbul-Dubai uçuşunu gerçekleştirdikten sonra, Cibuti uçuşu için havaalanının en kötü yerlerinden birine alınmıştık. Eşitsizlik buradan başladı. Uçak tedavülden kalkmış bir Rus uçağıydı. Tam üç saat rötar yaptı. Cibuti’ye indiğimizde sevgili yol arkadaşlarım Hülya Şekerci, Demet Tezcan, Ali Tezcan ve rehberimiz Fatıma’nın bavulları ve bagajları çıkmadı uçaktan. Sekiz günlük konukluğumuz boyunca da bulunamadı. Neyse ki dönerken alabildik, orada bir işe yaramasalar da. Fatma, orada bizim elimiz kolumuz oldu, her dilden konuştu. Bu olağanüstü genç kız, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde burslu okuyor. Daha onun gibi nice akıllı gençler burs bekliyor. Uçağa binen insanları görünce Harlem’de, Washington’un zenci mahallelerinde ve birçok Amerika şehrinin ara sokaklarında rastladığım Afro-Amerikan kardeşlerimiz geldi aklıma. Blues şarkıcıları gibi birkaç adam gördüm uçakta. İnanılmaz bir şekilde Amerika’ya köle olarak götürülen insanların kıtasına gidiyoruz... Birkaç Fransız da bindi uçağa... Onlarda nedense merhametsiz bir yüz gördüm. Önyargılardan olabilirdi bu ama gidince çoğunun oldukça acımasız olduklarına yakinen tanık olduk doğrusu. Cibuti çok dilli bir ülke. Kültürlü bir ev hanımı İngilizce, Somalice, Fransızca ve biraz Arapça konuşuyor. Bu olağanüstü. Bir de Fatıma’mızın bile anlamadığı Afarca var. Bunu da Afarlar konuşuyor. Uçakta çıkan tartışmalardan anlıyoruz ki daha önce belediye otobüsü gibi herkes keyfine göre oturuyormuş. İnsanları numaralarına göre oturmaya alıştırmak istiyorlar. Çoğu usule uygun oturuyor ama rasgele oturup sonra da kalkmamak için direnenler oldu, kavgalar çıktı. Dağıtılan gazete Gulf News’ten haberleri okuduk. Türkiye, Kuzey Irak’a saldırmış. Köyleri bombalamış. Sivilleri de vuruyormuş. Üslup bu. Girişte 50 dolar verdik kişi başı. Vizeyi burada verdiler. Burası da bize vize uyguluyor. Amina Hanım ve arkadaşları bizi karşıladı. Partner kuruluş el-Birr’in başkanı. Teknik liseyi bitirmiş. Koca ülkede üniversite olmadığından babası da Fransa’ya yollamak istemediğinden sekreterliğe başlamış. Şimdi de büyük bir yardım teşkilatının başkanı. El-Birr 1994’de sel ve deprem felaketlerinde büyük kayıplar veren insanlara yardım ve destek için kurulmuş. Şimdi en güçlü yardım teşkilatı. Daha otelimize doğru yol alırken akıl almaz boyutlardaki yoksulluk içimizi kan ağlatıyor. Kardeşlerimize soruyoruz bunun nedenini, biraz da incitmekten çekinerek. Kuraklık, ziraata elverişsiz topraklar, sömürgecilerin meslek öğrenmelerini engellemeleri, %70’leri geçen işsizlik, sanayi olmaması, Somali-Etiyopya arasındaki savaşlar, kabileler arası çatışmalar, erken ölümler, hastalıklar yüzünden ortada kalan sayısız yetimler ilk sıralanan gerekçeler yoksulluk için. Dünyanın en önemli ve stratejik körfezlerinden birinde 350 km. kıyısı olan bu güzel ülke balık tutsa yeter oysa. Ulaşım gelirleri tersaneler de eklense zengin olurlar. Fakat 1977’de bağımsızlığımıza kavuştuk deseler de fiilen Fransızların hakimiyeti sürüyor. İş başına getirilenler hiçbir muhalif sese izin vermiyor. Ölüm ve işkence kapıda bekliyor. Çok tedirgin gördük aydınları. Fransa şimdi de elden çıkarmak istemese de mecburen Amerika’ya pazarlıyor bu önemli toprakları. Bu halka göz açtırılmıyor ve onların bütün imkanlarına el konulmuş yerli işbirlikçiler yoluyla. Kadınlar ayda 50 dolara 24 saat hizmetçilik yapacak bir iş bulsa seviniyor. Yaşam genelde her şey iyi giderse 40-50 yaşında noktalanıyor. Çok genç ölümler de var yoksulluk yüzünden. Bütün sahilleri işgal eden buradan Afrika ve bölge ülkelerini kontrol eden ABD’nin büyükelçiliği 250 aileye bir miktar yardım yapıyormuş. Dünyanın en büyük Amerikan üssünün burada olduğu söyleniyor. Aralık ayı Cibuti’nin kış mevsimi. Isı 35 derece. Biz klimasız duramıyoruz ama yerli halk için asude bir dönem. Hatta üşüyenler bile var. Biz de sıcaktan yakınma saatimiz gelince birbirimize havanın ne kadar ılıman olduğunu, bu güzel kış günlerinin kıymetini bilmemiz gerektiğini hatırlatıyoruz. Mevsim kış hava latif yani. Çünkü normal günlerinde 50 derece işten bile değilmiş buralarda.
Dünyanın unuttuğu bir yer Burası insani açıdan dünyanın unuttuğu bir yer. Öte yandan Türkler hariç herkes var. Japonlardan Almanlara, Suudilerden Fransızlara, Amerikalılara, Mısırlılardan Faslılara kadar herkes bu stratejik ülkede hayır ya da şer için bulunuyor. Fransızlar hukuka uydurulmuş bir şekilde yetim çocukları parayla satın alıp ülkelerinde Hıristiyan olarak yetiştiriyorlarmış. Bunları kınamak yerine idealist ve uzun vadeli çalışmalarına gıpta etmeliyiz diye düşündüm. Son tahlilde fedakarlık ister bu işler. Kesinlikle bizler de gelmeli ticaret yapmalı eğitim kurumları açmalı ve kardeşlerimizle daha çok dayanışmalıyız. Burada Şafi mezhebi hakim. Kadın kadına cemaat olup namaz kılıyorlar. Kadın imama yetiştik bir seferinde. Öne çıkmadan aynı safta sesli okuyarak cemaatine namaz kıldırdı. Burada çok ilkler yaşadık, Müslümanlar çok geniş yürekli, kadın-erkek arasındaki ilişkiler son derece içten, yürekten doğal ve kardeşçe. Hiçbir cinsiyet gerilimi yok. İlk gün ikindi namazını el-Selman Camii’nde kıldık. Suudiler yapmış. Güzel bir cami. Sade ve güzel bir yapı. Bayram namazı için kadınların da camiye gitmesi gerektiğini söylediler. Bu bizi çok sevindirdi. Erkenden hazırlanıp heyecanla gittik. Develer inekler keçiler çöplerden otluyor. Hiçbir yeşillik yok maalesef. Ana cadde dışında asfalt yok. Ara yolların hepsi toprak ve taş. İstanbul’da şehir içinde görgüsüzlük ve ölçüsüzlük alameti olarak görüp kınadığımız arazi arabaları, jeepler işte burada gerekli. Bizim normal boy arabalar burada bir ay dayanmaz. Cibuti için yola çıkacaklar bünyelerini biraz kuvvetlendirmeli önceden.
Gat kullanımı çok yaygınTrafik ışıkları yok. Sinyallerle ve gözlerinizle bildiriyorsunuz ne tarafa gideceğinizi. Böyle de yaşanıyor demek ki. Oldukça yavaş ve sakin insanlar. İnsanlar gat adı verilen uyuşturucu bir ot çiğniyor. Yemen yetiştiriyormuş bölge halkı için. Ne hayırsız bir iş. Haram olmadığına inanıyorlar. Bu hiç de masum olmayan yapraklar erkekleri hayal dünyasında çürütüyor. Düşünme melekelerini öldürüyor. Zalimlere itiraz edecek ailelerine ve ülkelerine sahip çıkacak hal bırakmıyor. Birçok erkeğin sağ yanağı ot dolu. Bu bizim için çok iticiydi ve çok can sıkıcı bir gündem oldu yol boyunca.
Kadından Sorumlu Bakanla görüşme Kadından Sorumlu Devlet Bakanı ile görüştük. Bizi makamında kabul etti. Hoş ve neşeli bir kadın. Aynı zamanda meşhur bir tiyatro yazarıymış. Bazı oyunları Fransa’da sahnelenmiş. Fakat kadınların sorunlarına hakim değildi. Nüfusu sadece 800 bin olan bir ülkede yetimleri, AIDS hastalarının takribi sayılarını bile söyleyemedi maalesef. AIDS için sivil örgütler var dedi. Sivil örgütlerin en güçlüsünün başkanıyla görüşmüştük bir gün önce, devletin kılını kıpırdatmadığını söylemiş, bu sorumsuzluğa dayanamadığını bildirmişti oysa. Bakana gat meselesini sorduğumuzda da erkekler uyuşmuş olunca kadınların bundan yararlanarak daha rahat hareket edebildiklerini, aile kavgalarının azaldığını söyleyerek işi şakaya vurdu. Fransa’nın sömürgeci konumunu soramadık bile. Tek parti yönetimlerinde yöneticilerin profili budur. Kahveler için teşekkür edip kalktık biz de. Amina’nın evine de konuk olduk. En zenginlerin oturduğu yermiş. Her yer toz toprak. Birileri evin duvarına yaslanmış, bir kartona oturmuş gat çiğniyordu. Bu çelişkiler nereye kadar. Cibuti’de toplam en fazla 30 doktor var. Uzman hemen hiç yok. Bu rakamın çok iyi olduğunu, bazı Afrika ülkelerinde sadece iki üç doktor olduğunu söyledi Amine Hanım. Süt zencefil ve kakule ilave edilmiş bir çay getiriyorlar çay istediğimizde. Alışık olmadığımız bir tat ama yine de nezaketen içtik birçok yerde. Farklı tatlara biraz fırsat tanımak lazım buralarda yoksa aç kalabiliriz. Gerçi meyveler imdada koşuyor.
Fransızlar iş başındaOtelin lobisinde her gün karşılaştığımız Fransızlar iş başındaydı. Dosyalar dolusu araştırma yayınlamışlar. Bir seferinde masada bırakılmış raporlara bir göz attığımda insanların, sayıların ve eğilimlerin inanılmaz detaylı haritaları ve grafikleriyle karşılaştım. Çalışan kazanıyor. Buraları emekle, güçle ve politikayla elde tutuyorlar. Sonuçta kötü hedefler için de olsa, mahrumiyet demeden toz toprak demeden gelmiş çalışıyorlar. Bu, bir devlet politikası... Biz ise birbirimizi bombalamakla meşgulüz. Buradan halimiz daha net görünüyor. Fransızların PKK’ya verdiği destek düşünülürse, bizi nasıl da büyük hedeflerden uzak tutmaya çalıştıkları daha açık ortaya çıkıyor. Burada sosyal olaylar, nüfus, muhalifler herkes her şey kontrol altında. 18-22 Aralık 2007: Bir sabah Arab Guelleh bizi görmeye geldi. Kızı Hacettepe Üniversitesi’nde tıp okuyor. Paris’te de burs kazanmış ama Türkiye’yi tercih etmişler. Çünkü burası onlar için hala Osmanlı. İslami değerlerini burada koruyacaklarına inanıyorlar. Bu Afrikalı baba ile hiç konuşmadan anlaşabiliyorduk neredeyse. Çok güçlü duygularla şefkatle bakıyordu hepimize ve ülkesinde ve dünyada olup bitenlerin farkında olan oldukça bilge bir kişiydi. Bir arkadaşımıza ilaç almak için eczaneye girdiğimizde gördüğüm manzara beni çok etkiledi. Sarışın Fransız kadınlar hizmet veriyorlardı ve müşterileri isim isim tanıyor ve şefkatle muamele ediyorlardı. O kadınlarda idealist bir ruh hissettim, gıpta ettim doğrusu. Sadece para kazanmak için gelmişler hissi uyandırmadılar bende. Fakat Fransızlar genelde kendi zengin ve ihtişamlı gettolarını kurmuşlar, halka zerre kadar acımadan Paris’te bulamayacakları bir yaşam sürdürüyorlar. Bu çok açık, buradaki halkı ikinci sınıf gördükleri belli… Gabot bölgesinde lüks yerleşimlerini görmek bizi şaşırtmadı. Kendi marketleri var, envai çeşit ürünle dolu. Kilometrelerce uzanan duvarların arkasındalar. ABD Büyükelçiliği’nin olduğu semte giremedik bile çünkü yasaktı.
Kıtalar aynı duygularla bağlanıyor zihnimde Yetimlere bayram elbiseleri dağıttık. Çok mutlu oldular. Uçtular. Bir balon bir şeker onları çok sevindiriyor. Bu esnada bizi uzaktan izleyen bir kadınla konuşmak istedim. İşaretle “Çocuğu burada mı?” diye sormak istedim. Yokmuş. Çocuğu var mı var da öldü mü kim bilir. Çok hüzünlüydü. Gece gibi koyu renkliydi. Ellerimle onunla konuşmayı ne kadar istediğimi fakat dilini bilemediğimi ima ettim. O da bana bunu çok iyi anladığını ifade etti ve yukarıyı işaret etti. Hemen anladım: Ortak konumuz yüce Allah. O bizi birleştiriyor, dert etme, konuşsak bunu konuşurduk zaten, işte konuştuk böylece diyor. Bu anlarımızı anlatmak çok zor. Hepimiz zor bir sınavdan geçiyoruz. Onlar tevekkül dolu, asalet içinde derin bakışlı güzel bir millet. Sınavı kaybedecek olan biziz onları görmezden gelerek. Kişisel hayatlarımıza gömülüp küçük hesaplar peşinde ömür tüketerek. Yukarıyı işaret ederkenki mutmainliği ve sadakati bana tekrar Harlem’de Malcolm-X Caddesi’nde konuştuğum gençlerin “Allah Var, Problem Yok” yazan tişörtlerini hatırlattı. Kıtalar aynı duyguyla bağlanıveriyor zihnimde küçük ince ama güçlü ipliklerle. Bir de burada 2000’den sonra basılmış dolar meselesi var. Almak istemiyorlar eskileri. Buna dikkat etmek lazım. Sorun oluyor biraz. Gelecek arkadaşlar 2000 yılı öncesi basılmış dolar götürmemeye biraz dikkat etseler iyi olur. 22-24 Aralık 2007: Bu günleri başkent Cibuti’de geçirdik. El-Birr yöneticileri yardımları para olarak vermememiz hususunda da bizi uyardılar. Çünkü erkekler alıp “gat”a yatırıyormuş. En iyisi ihtiyaç neyse onları alıp vermeye çalışmak.
Müslümanlığın temiz ve ilkeli hali gördüğümüzKurban dağıtmak için gittiğimiz hiçbir yerde insanlar izdiham yaratmadı. Hırslı davranmadı. Herkes sırasını olgunlukla ve iyilikle bekledi. Bu bizi çok etkiledi. Bu koşullarda bile nasıl diğergamlar... Burada Müslümanlığın temiz ve ilkeli hali yaşıyor, küçücük çocuklar namaz kılıyor, namazı çok seviyorlar, yoksulluğun dibe vurduğu, susuzluk çekilen Ripta Köyü’ne güçlükle ulaştık. Buradan bir hastanın hastaneye ulaştırılması imkansız, öyle ücra ve mahrum bir yer. Köyün ileri gelenleriyle bir toplantı yaptık, “Ne istersiniz köyünüze?” diye sorduğumuzda su ve ekmekten önce İslami birikimi aktaracak bir okul istemeleri çok çarpıcıydı. Bu durumlar çok düşündürücü.
İlk kez bayram namazı kılıyoruzTajore şehrine gittik kurban dağıtmaya. Yol boyunca yoksulluk dibe vurmuş. İnsanlar yapı malzemesi olarak paslanmış delinmiş teneke ve paçavralar kullanmışlar. Ev içleri içimizi burktu. Mutfak yerine bir iki yağ tenekesi biraz mısır var. Etiyopya yolundayız. Limandan alınan ürünler Cibuti içlerine götürülüyor. Oradan Somali’ye taşınıyor ve başka ülkelere. Bize refakat eden kardeşlerimiz oruçluydu. Arefe günü. Yolda onlarla bisküviyle iftar yaptık. Muhteşem bir andı. Kıraç bir Afrika manzarası seriliydi önümüzde. Mahcup olduk. Keşke biz de tutsaydık diye çok hayıflandık. Gerçi iklime ve bozuk yollara ancak su içerek dayanıyorduk. Aslında çok fazla zorluk çekmedik, Demet Tezcan her zamanki cevvalliğiyle pratik çözümler üretti, bir tencere alıp makarna pilav pişirdik otelde. Gece Tajore’ye geldik. Bir grup öğretmenin evinde kaldık. Ani bir karardı bu. Otellerde yer yokmuş. Ev tertemizdi. Düzenli ve bakımlıydı doğrusu. Öğretmenlerimizi tebrik ettik. Keçiler eve girmiş. Burada normal. Onlarla iç içe yaşanıyor. İnsan gibi evciller. Sabah sevinçle namaza kalktık. Sonra da bayram namazına gittik. Ne güzelmiş ümmet olmak ve toplumsal içerikli namazlara katılmak. İnsan bu topluluğun onurlu eşit bir parçası olduğunu güçlü bir şekilde hissediyor kadın diye dışlanmadığı zaman. Biz bundan biraz mahrumuz buralarda. Kadınları sadece ev işine adamak hala ana eğilim maalesef. Hiçbir bilinç yükselmesi oluşamıyor bu yüzden. Bayram namazını hayatımda ilk kez kıldım. Sanırım bir kez daha kılmak için böyle insani ve İslami olarak gelişmiş ücra yerlere gitmek zorundayız. Türkiye bundan henüz uzak. Köylerdeki sefalet karşısında “Bu nasıl iş?” demekten kendimizi alamadık. Başlarına gelen şeyin tam olarak bilincinde değiller. Antimperyalist bilinç çok zayıf, sadece sonuçlarıyla karşı karşıya kalmışlar. Dönüşte Lac Assal denilen bölgeye geldik. Aktif bir yanardağ en son 30 yıl önce patlamış ve kilometrelerce yayılmış etrafa. Tam bir kıyamet sahnesi. Jeologlar için çok önemli bir araştırma yeri. Bu bölgede bir de tuz gölü var ki görülmeye değer. Yerküre bu bölgede ilginç taş katmanları tuz kristalleri oluşturmuş. Bembeyaz gölün rüzgara karışan müziğini dinlemek lazım.
Bölge çocuklarının cenneti Bayramın üçüncü günü Balbala bölgesindeki yetimhaneyi ziyaret ettik. Muhteşem bir külliye. Kuveyt ana binaları yapmış. İç düzenlemeler için çeşitli sponsorlar bulunmuş, yardım yapanlar sınıf kapılarına asılmış. “Bu laboratuvarı Faslı bir gönüllü olan Ahmet Bey yaptırdı.” gibi. “Bu marangozluk atölyesini Mısırlı bir işadamı” mesela. Bir de “Bu sınıfı ismi olmayan bir gönüllü yaptırdı.” levhası vardı. Çok iyi fikir bu şekilde paylaşmak. Bu kompleksin müdürü değerli bir eğitim doktoru olan Abdullah Bey. Mısırlı ve çok idealist biri. Onu ziyaret ettik. Üniversite 2001’de açılmış, tıp fakültesi ise geçen yıl. Bu, yatılı ve meslek edindiren, aynı zamanda dini bilinç kazandıran okul 700 kişilik kapasiteye sahip. Bu yoksul bölge çocukları için tam bir cennet. Geleneksel din anlayışı hakim bölgede. Mücadeleyi daha çok eğitim bazında vermek istiyor kardeşlerimiz. Siyasi bilinç biraz zayıf. Fakat bu koşullarda başka türlü bir mücadele mümkün görünmüyor. Tek başına siyasi mücadele de her şey demek değil tabii. Toplumsal ilişkiler, bireysel incelikler de önemli. Politik mücadeleyi öncelerken bazen ihmal ettiğimiz şeyler. Buradaki baskı ve soygun rejimi uluslararası ilişkiler noktasında teşhir edilmeli ve dışardan güçlü bir şekilde desteklenmeli.
STK’lar ve entelektüellere dairAtu Yoo Fan / Bana Gelin Derneği, ülkedeki en büyük kadın örgütü. Fransızlarla iç içe. Burada doğal olarak sivil örgütler de özgürce nefes alamıyor. UNESCO ve UNICEF’le çalışıyorlar. Kadınlara mikro kredi veriyorlarmış. Bazı eleştirilerimizden rahatsız oldular. Devletle ters düşmek burada herkesi çok ürkütüyor. Mümkün olduğunca o insanlarla empati yapmamız gerekiyor. Biz tabii “Nasıl harekete geçmezler?” diye düşündük. Fakat buralarda çok sabırlı ve uzun vadeli çalışmalar gerekiyor. Belli bir altyapı oluşmadan karşı duruş sergilemelerinin beklenemeyeceğine hükmettik sonunda. Bir kültür merkezini ziyarete gittik. İki önemli yazarla buluştuk burada. Afar dilinde eser vermeye ve kendi dillerini geliştirmeye çalıştıklarını, buna Fransızların ne diyeceğine hiç aldırmadan yaptıklarını söylediler. Bir yerden başlamışlar. Bu çok önemli.
SonuçCaddeden bir sokak içeri girer girmez bir kalbin taşıyamayacağı yoksulluk başlıyor. Öte yandan devlete yakın olanlar, memurların bir kısmı Avrupalı gibi yaşamaya çalışıyor ve bu yaman çelişki hepimizin insanlık krizi. Burada karşılaştığımız Müslüman entelektüeller ise biz de saf temiz duru bir İslam pratiğinin izlerini bıraktı. Kardeşlik duygularımızı tazeledik. Kin ve nefretle kirlenmemiş, Müslüman olmayı hiç gerilmeden kuş gibi hafif taşıyan geniş yürekli doğal insanlar. El-Birr yönetiminde faaliyet gösteren, şimdilik devletin de desteklediği eğitim kurumu İmam Nevevi okulu ise her türlü desteği hak ediyor. Bütün sınıflarda pırıl pırıl gençlerle karşılaştık. Kız ve erkek talebeler aynı dersliklerde eğitim görüyordu. Eğitim dili Arapçaydı. Buradaki performans bizi heyecanlandırdı. Son söz olarak şunu söyleyebilirim ki Cibuti’yi ve bütün İslam hinterlandını, Diyarbakır gibi İstanbul gibi görüp geniş bir vizyonla bizden bir parça olarak hissetmedikçe mesafe kat edemeyiz. |
|
|