Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.
Gönülden verdiklerinizi emanet olarak aldık ve tam 111 ülke ve bölgede yüz binlerce kardeşimize ulaştırdık.

Fedakârlık ve rızanın mükâfatı kurbanlarınızla yüzlerine tebessüm kondurduğumuz yetim ve muhtaç kardeşlerimiz adına teşekkür ederiz.

Afrika'nın doğu kapısı PDF Yazdır E-posta
Yazar İzzet Şahin   
Afrika'nın doğu kapısıZanzibar, diğer adıyla Zencibar, Farsça Zenci ve Bar kelimelerinden mürekkep bir isim olup "zenci yurdu" manasına gelmektedir. Bayramın birinci ve ikinci günlerinde hiçbir problemle karşılaşmadan kurbanlarımızı kestik. Kesilen kurbanlarımızı Zanzibar ve Darusselam’daki üç yetimhaneye, iki huzur evine, yatılı okullara ve muhtelif mahalle ve köylerdeki fakirlere dağıttık. 

Alıcılarını yeryüzündeki bütün mazlum ve muhtaçların seslerini duyacak şekilde ayarlayan İHH, kuruluşunun 16. yılında dünya ülkelerinin yarıdan fazlasına şefkat elini uzattı.
Halikı tazim mahlukata şefkati kendisine düstur edinen hayırsever insanlarımızın emanetlerini adreslerine kavuşturmak için yollara çıktık. Havaalanına vardığımızda aynı misyonu dünyanın dört bir yanına taşıyan onlarca arkadaşımızı gördük. Ay yıldızlı yelekleri ile taşıdıkları çantaların üzerinde Güney Afrika’dan Rusya’ya, Kamboçya’dan Kosova’ya,  Brezilya’dan Moğolistan’a uzanan onlarca ülkenin isimleri yazılıydı.  
Bizim istikametimiz Afrika’nın doğu kapısı ve sekizinci yüzyıldan beri İslam’la müşerref olan Tanzanya’ydı.

Tanzanya, 9 Aralık 1961’de bağımsız olan Tanganyika ile 19 Aralık 1963’te bağımsız olan Zanzibar’ın 29 Ekim 1964 tarihinde birleşmesi sonucu oluşan devletin adıdır. Resmiyette bağımsız gözükse de uygulamalarda halen İngiltere ve Amerika’nın nüfuzu devam etmektedir.
Başkent Darusselam’a vardığımızda bizi 30 derece hava kadar insanların sıcak muhabbetleri karşıladı. Dolmuş mantığı ile müşterilerini tamamladıktan sonra hareket eden 16 kişilik küçük bir uçakla 20 dakikalık yolculuk akabinde Zanzibar’a ulaştık.

Afrika’nın incisi Zanzibar adası:

Zanzibar, diğer adıyla Zencibar, Farsça Zenci ve Bar kelimelerinden mürekkep bir isim olup "zenci yurdu" manasına gelmektedir. Adını ilk gelen Arap Müslümanların kullandıkları gemilerden alan Dhow otelinin çatısından gördüğümüz manzara bile buranın Afrika’nın incisi olduğunu göstermek için yeterliydi.

15. yüzyılda Portekizler tarafından kolonileştirildikleri zamana kadar yerel idarelerle idare edilen Zanzibar, 19. yüzyılda Ummanlı Arapların idareyi ele geçirmeleriyle bölgenin cazibe noktası haline gelmiş. 1832’de Said bin Said Sultan tarafından Zanzibar başkent yapılmış. 1890 ile 1963 yılları arasında İngilizlerin hükmettiği ada devleti 1963’te bağımsız olmuş ve 1964’te de Tanzanya’ya bağlanmış.

Tarih boyunca bu topraklarda Asurlular, Sümerler, Mısırlılar, Fenikeliler, Hintliler, Çinliler, Farslılar, Portekizler, Ummanlılar, Almanlar ve İngilizler hükmetmişler.

Image İslam kültürünün Afrika sembolü: "Taş şehir" veya "stone town"

Hem mimarisi, hem hayat tarzları, hem kılık kıyafetleri ile Zanzibar tam bir İslam şehridir. Genelde Körfez ülkelerinde giyilen "kanzu" dedikleri uzun beyaz entariler ve bölgeye has "Kufî" adını verdikleri takkeler siyah tenlere pek yakışıyor. Bayanlar ise tam tesettürlü. Başı açık bayan yok denecek kadar az. Turistler bile diğer ülkelere kıyasla mütevazı giyimleri ile dikkat çekiyorlar. Dünyanın en güzel sahillerine sahip Zanzibar’ın şehre yakın yerlerinde turist bayanlar denize giremiyor. Ancak kendilerine tahsis edilen uzak sahillerde denize girebiliyorlar.

Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Mirası kapsamına alınan Taş Şehir’in büyüleyici bir yapısı var. Kollarınızı açtığınızda duvarlara dokunacak kadar dar sokakları, çok balkonlu, ahşap pencereli evleri, sizi yüzyıllar öncesine götüren dükkânları ve milli kıyafetlerle dolaşırken gördükleri herkesi selamlayan sıcak insanları, beton binalardan ve asık suratlı insanlardan, saniyelerin hesaplandığı iş koşuşturmalarından bunalan insanlara unutamayacakları anlar yaşatıyorlar.

Mimari olarak Arap, Fars, Hindistan, Avrupa ve Afrika’nın eserlerini taşıyan açık müze görünümündeki şehrin sokakları araba girecek kadar geniş olmadığı için ulaşım bisiklet veya motosikletlerle yapılıyor.

Zanzibar’dan söz edip de kapıları unutmak mümkün değil. Bir zamanlar sanatta nereye ulaştıklarını görmek için kapılara bakmak yeterli olacaktır sanırım. Ahşap oyma, çift kanatlı büyük kapılardan gözlerinizi alamıyorsunuz. Ancak bu kadar güzel olur diyeceğiniz kapıların tarihi bir manası var. Düşmanlarının işgal edeceğini öğrenen şehir halkı evlerini kale gibi kullanıp korunabilmek için sağlam büyük kapılar yapmışlar. Zamanla kültürlerinin bir parçası haline gelen kapılardan 560 tanesi halen dimdik ayakta durmakta. Var olan kapılardan en eskisinin 1694 yılına ait olduğu bilinmekte.

Şehrin en görkemli binası Beytu’l-Acaib, 1883 yılında Sultan Bargaş tarafından yaptırılmış. İlk defa elektrik ve asansör bu evde kullanılmış. Şehrin karanlık içinde olduğu gecelerde lambaları her taraftan görülen eve halk "Acaiplerin Evi" manasına gelen "Beytü’l-Acaib" adını vermiş.

Dar sokaklardan geçerken evlerden gelen sesler dikkatimizi çekiyor. Genelde Kur’an-ı Kerim dinliyorlar. Yerel müzikleri Taarab, Arap müzikleri, Afrika yerel müziklerinin kulağımıza geldiği sokakların birisinde Tarkan’ın şarkılarının dinlendiğini duymamız bizim için sürpriz oldu.

Zanzibar deyince aklımıza bir de meşhur baharatları geliyor. İlk defa Arap tüccarlar tarafından başlatılan baharat ticareti zamanla adanın en büyük gelir kaynağı olmuş.
Hayat tarzı olarak Ortadoğu insanlarının tesirini çokça hissettiğimiz Zanzibar’da çalışma saatleri de Haliç ülkelerine uygun olarak düzenlenmiş. Sabah saat 08:00’de başladıkları iş ve eğitim hayatına öğle namazı için 15 dakika ara veriyorlar. Saat 15:00’de ise mesai bitiyor ve evlerine dönüp istirahata çekiliyorlar. Gaylule uykusuyla enerji toplayan esnaf ikindiden sonra işine dönerken, memur kesimi akşamın serin havasında sahil kenarında yapacağı maç veya piknik programına kadar evde takılıyor.

Zanzibar’da kiralar 50 dolar civarında. Devlet kurumlarında çalışan bir mühendisin maaşı ise 100 dolar. Darusselam’da maaşların biraz daha yüksek olduğunu öğreniyoruz.

Mescitler cenneti

Böylesini hiçbir yerde görmedim. Bir milyonluk adada kayıtlı olan mescit sayısı 1877. 1 km2’lik şehir merkezinde 48 mescit var. Bunlardan bazıları büyük camiler, bazıları da binaların aralarına gizlenmiş katlı mescitler. Buna mukabil adada sadece iki kilise var. Bunlar da geçen yüzyılın ilk yarısında İngilizler tarafından yapılmış. Üç adette Hindu tapınağı var. Kizimkazi bölgesinde 1107 yılında yapılan Şiraz Camisi, Doğu Afrika’nın en eski camisi olup bu gün halen hizmet vermektedir.
Her köşe başında mescit var. Bu kadar mescide yetecek kadar da müşteri var. Namazlarını hep camilerde kılıyorlar. Namaz vakitlerinde işlerine, ticaretlerine ara veriyorlar. Manzara Medine’den farklı değil.

Zanzibar medreseleri

Zanzibar’da bütün okullarda temel İslam ilimleri ve Arapça okutulmakta. Bunlara ilaveten şehirde bulunan sayısız medresede okul çağına gelmeyen çocuklara tam gün, okula gidenlere de okul sonrasında yarım gün eğitim verilmekte. Bunlardan birisi olan Medreset’ul-İman’ı ziyaret ettik. 70 yaşlarındaki azimli nine evinin giriş katını medreseye dönüştürmüş. Başta torunları ve akrabalarının çocukları olmak üzere kim arzu ederse hiçbir karşılık beklemeden eğitim vermekte.  

Bayram gibi bayram

Zanzibar’da bayram coşkusu görmeye değerdi. Günler önce başlayan hazırlıklar, ilk defa giymeye bu günde başladıkları kıyafetler, bayrama özel biryani yemekleri, tebessümü yüzlerinden hiç eksik olmayan insanların ziyaretleşmeleri, ikramlar, akşamlarında sahillere ve parklara kurulan mütevazı eğlence merkezleri ile halkın tamamı bayramı bayram gibi kutluyorlar.

Çocukların bayram sevinci ise bambaşka. Akşama kadar akraba ve zenginlerden aldıkları "sadaka"larını akşam eğlencelerinde yine zenginlere iade ediyorlar. Bazı Müslümanların bayrama bir gün önceden başlamış olmaları birlikte bayram coşkusunu yaşamalarına mani değil.  
Bayram namazını kıldığımız camide Zenzibar başbakanı Abeid Amani Karume bakanlarını ve halkı caminin kapısında selamlayıp bayramlarını tebrik etti.   
 
Bayram sevincinin en fazla yaşandığı anlar bayram geceleri oluyor. Başta Beytu’l-Acaib’in karşısındaki enfes sahiller olmak üzere şehrin birçok yerine kurulan geçici eğlence merkezleri ile bayramı cazip hale getiriyorlar. Tam manasıyla düğün havasında geçen bayram gecelerinde haremlik selamlık anlayışı ile yerel müzikleri eşliğinde oyunlar oynuyorlar. Sahil boyu açılan seyyar satıcılar panayır ortamını hatırlatıyor. Deniz ürünlerinin yanında kızartmalar, meyve çeşitleri, soğuk-sıcak içecekler ve ızgara çeşitleri binlerce üyesi olan aile sofrası görünümündeki sahil parkında yeniliyor. Mezhepleri Şafilik olup bir de okyanus sahilinde yaşıyorlarsa deniz mamullerinin metrelerce uzanan tezgâhları nasıl işgal ettiğini anlamak zor olmuyor.  

En çok dikkatimi çeken içecekleri meyvesi içinde sunulan hindistan cevizi suyu değil, manüel bir sistemle suyunu çıkarıp biraz da limon katarak sundukları şeker kamışı suyu oldu. Bir şeker kamışından bir bardak su çıkıyor. İçeceğim kamışın suyunu çıkarmak için makinenin çarkını kendim çevirdiğimde işin görüldüğü kadar kolay olmadığını anladım.

Yiyeceklerini ve içeceklerini alıp parkta yerini alanlara bir de açık hava sineması hizmeti verildi. Yerel şarkılar, komik kısa filmleri seyreden halk, evinde televizyon başında oturmuş bir aileden daha güzel birlik görüntüsü veriyordu. Adada güven probleminin yaşanmaması, suç oranının oldukça düşük olması kalplerin topluca atmasını perçinlemeye yardım etmiş.

Image Yetimlere kurban

Bayramın birinci ve ikinci günlerinde hiçbir problemle karşılaşmadan kurbanlarımızı kestik. Kesilen kurbanlarımızı Zanzibar ve Darusselam’daki üç yetimhaneye, iki huzur evine, yatılı okullara ve muhtelif mahalle ve köylerdeki fakirlere dağıttık.

Yetimleri mutlu etmenin ve bu mutluluğu paylaşmanın çok da zor olmadığını gördük. Onlara verilecek en büyük hediyenin sevgi olduğunu, kaybettikleri babaları ile kıyaslanmasa bile içten gelen bir aşkla ellerin başlarını okşaması olduğunu gördük. Biz onlara kollarımızı açtık onlar bize kalplerini verdiler. Sanki beraber yaşadıkları yakın akrabalarıymışız gibi sarıldılar bize. İHH’nın yetim çalışmalarına ağırlık vermekle ne kadar isabet ettiğini tekrar anladık. Onları sahipsiz bulup gizli saklı oyunlarla ülkelerinden kaçıran sonra da asıllarından koparan Batılılar gibi olmadığımızı anlamaları bize bu denli bağlanmalarına sebep oldu.

Zanzibar’da olmasa da ülke genelinde kaç tane misyoner yetimhanesinin olduğunu kimse bilmiyor. Genelde gizli çalışıyorlar. Yetimhanelerindeki bu gizlilik pek de iyi niyetli olmadıklarını ispat için yeterlidir sanırım.

Sağlık bakanının konuğuyuz

Çapa’da eğitim gören ve kurban bayramında beraberce Tanzanya’ya gittiğimiz Zein Hussein’in akrabası olan sağlık bakanı Sultan Mugheiry’i evinde ziyaret ettik. Kısa bir görüşmenin akabinde kendisini ertesi gün makamında ziyaret etmek üzere ayrıldık.
Ertesi gün kendisini ziyaret ettiğimizde bizi iki adrese yönlendirdi: Sağlık alanında bilgi alabileceğimiz Mnazimmoja Hastanesi’nin başhekimi Abdullah Mabodi ve yine kendi bakanlığına bağlı olan Sosyal Yardım Genel Müdürü Halima M. Salum.

Hastane başhekiminin Marmara Tıp’tan mezun olduğunu öğrendik. Yaptığımız mülakatta İHH olarak katarakt ameliyatlarında kendilerine yardımcı olacağımızı belirterek detaylı rapor istedik. Hali hazırda katarakt ameliyatlarının misyoner kuruluşlar tarafından gerçekleştirildiğini öğrendik. Zanzibar’a bağlı Pempa adasında 1000’den fazla katarakt hastasının olduğunu ve dışarıdan yardım beklediklerini hatırlattı Abdullah Bey.
Yaşlılar, yetimler, çocuklar, akıl hastaları ve engellilerden sorumlu olan Sosyal Yardım Müdiresi Halime Hanım da adada üç yetimhane ve iki huzur evlerinin olduğunu söyledi. Yetim çocukları akrabalarının yanında yetiştirmeyi tercih ettiklerini söyleyen Halime Hanım, hem bu proje ve hem de engelliler için yardıma ihtiyaçlarının olduğunu söyledi.

Zanzibar’ın İSMEK’i

İstanbul’da gençleri eğitip üretken hale getiren İSMEK’in bir benzerini Zanzibar’da gördük. Zanzibar Fund for Self Reliance adındaki mütevazı kurum daha çok yetim annesi dullara, kocaları engelli bayanlara ve başka gelir kaynağı olmayan bayanlara meslek edindiriyor. Bunların meslek edindirme alanları İSMEK’inki kadar geniş değil. Sadece bir kaynakları var: Hindistan cevizi. Hindistan cevizinden 100 civarında ürün elde edip turistlere satıyorlar. Teknik altyapı olmadığı için tamamen amatör çalışan bayanlar harika sanatlar icra ediyorlar. Ofis malzemeleri, saç tokası, bilezik, yüzük vb. onlarca ürün elde ediyorlar hindistan cevizinden. Bu proje ülkenin en önemli gelir kaynaklarından birisi olan hindistan cevizi ağacı dikim ve bakımını da desteklemiş oluyor.
 

Türkiye’den mezun öğrenciler

Zanzibar’ın daracık sokaklarından otelimize dönerken karşılaştığımız Azize Hanım’la tanıştık. Pürüzsüz Türkçe ile konuşmasının sırrını fazla geçmeden öğrendik. Bursa Uludağ Üniversitesi’nde tıp fakültesini bitiren Azize Hanım sonrasında Türkiyeli bir beyle evlenmiş.

Kısa ziyaretimizde Türkiye’de üniversite okumuş çok sayıda arkadaşla tanıştık. Sonra bunların Türkiye Mezunları Derneği’ni kurduklarını öğrendik. Okulunu bitirdikten sonra Türkiye’de kalan pek öğrenci olmamış. Hepsi aldıkları eğitimi insanlarına hizmet olarak sunmak üzere ülkelerine dönmüşler. Sadece bu yıl yedi öğrenci muhtelif üniversitelerden mezun olup dönmüşler.

Tek başına Türkiye’ye gelen bazı arkadaşlar Türkiye’den evlenerek çift dönmüşler. Bunlardan ilki olan ve Tanzanya hakkında çok güzel bir kitap yazan Asuman Hanım kocasının yeni işinden dolayı Avrupa’ya taşınmış olduğundan kendisi ile görüşme imkanımız olmadı. Şu ana kadar verdiğimiz dört kızımıza mukabil sadece bir tane Tanzanyalı yengemiz olmuş.  

Jön Tanzanyalılar

İlim ve fende aramızdaki çıtanın iyice açılması sebebiyle geçen yüzyılda Avrupa’ya gönderdiğimiz gençlerin (Jeune Turcs) benzerlerini Tanzanya’da gördüm. Batı ülkelerinde okuyan gençler tarafından kurulan bazı kurumların gayesi halkın kalkınması ve sosyal dönüşüm olsa da gerek hastalıklı fikirleri ve gerekse kendi insanlarını küçümsemeleri bize Jön Türkleri hatırlattı.

Feminist Müslümanlar

Bu organizasyonlardan birisi olan Sahiba Kardeş Organizasyonu kadın haklarını savunma, AIDS’e karşı mücadele, evlilik aşamalarında kadınlara yardım, zorla evliliklere karşı mücadele, kocaları tarafından terk edilenlere yardım, ikinci evlenmek isteyen, eşlerine şiddet uygulayan, eşlerini sebepsiz boşamaya kalkışan veya eşlerinin çalışmasına müsaade etmeyen erkeklere karşı mücadele gibi programları olan bir organizasyon. Buraya kadar olanları anlamada bir problem yok. Ama bunları yaparken bütün hataların kaynağı olarak İslam’ı görmeleri ve erkek cinsini karşılarına alıp hareketlerinin adını feminizm koymaları içinde bulundukları en büyük çıkmaz. Batılıların iddia ettiği gibi İslam’ın yumuşak karnının kadın hakları olduğuna inanan insanların isimleri Selma veya Hatice olunca yeni nesillerin zehirlenmesi daha kolay oluyor.

Doğu Afrika’nın ticaret dili: Svahili

Kenya, Tanzanya, Uganda, Ruanda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Burundi ve Umman ülkelerinde 100 milyona yakın insan tarafından konuşulan Doğu Afrika dili Svahili (veya Savahili), Afrika Birliği’nde de resmi dil statüsünde olan Afrika’nın en büyük mahalli dilidir. Burundi, Ruanda, Mozambik, Somali, Yemen ve Zambiya gibi ülkelerde de küçük gruplar bu dili konuşmaktalar.

Kelimenin aslı Türkçe'de de kullandığımız Arapçadaki Sahil kelimesinin çoğulu Savahil’den gelmektedir. Sahilden kasıt Doğu Afrika sahilleridir. Bir zamanlar Ortadoğu ve Doğuya açılan en önemli kapı olan bu sahiller ticaretin de merkezi konumundaydı. Dilleri olduğu gibi buralarda yaşayan insanlar da sahile nispetle Savahili olarak anılırlar.
Savahili dilini konuşan insanlar 1000 yıllarından itibaren Doğu Afrika sahillerine yerleştiler. Bundan kısa bir süre sonra bölgeye gelen Arapların etkisiyle dil Arapça’dan çok etkilendi. Arapça bilen birisi, gramer olarak farklı olmasına rağmen, çok sayıda Arapça kelimeden dolayı neden söz edildiğini rahatça anlayabiliyor.

İlk Savahili-İngilizce lügat 18. yüzyılda bir İngiliz tarafından hazırlanmış.
Savahili dilinin en fazla etkilendiği ve kelime aldığı diller Arapça, Farsça, Portekizce, Fransızca ve İngilizce olarak sıralanabilir. Arapça kökenli kelimelerin sayısının 10 binden fazla olduğu tahmin ediliyor.

1910 yılına kadar Arap harfleriyle yazılan dil, bu tarihte harf devrimi gerçekleştirir ve Latin harflerini kullanmaya başlar. Devrimin sahibi de o tarihlerde ülkeye hükmeden İngilizler olmuş.  

Ülkede Savahili dilini konuşanların oranı %80’den fazla iken tek resmi dilin İngilizce olması düşündürücüdür.

Resmi dinin fendi vakıfları yenemedi

Kendisini evinde ziyaret ettiğimiz İmamlar Cemiyeti’nin başkanı Ferit kardeşten Tanzanya ve Zanzibar’daki dini yapı hakkında bilgi alıyoruz. Dünyanın muhtelif üniversitelerinde okuyan imamlar bu cemiyet çatısı altında hizmet veriyorlar.

Vakıf merkezli dini kurumların ilerlemesini tehlikeli bulan laik Tanzanya hükümetleri dinlere baskı uygulamak yerine kendi resmi dini kurumlarını kuruyorlar. Müftülük (İdaretü’l-İfta), Şer’i Mahkeme (İdaretü’l-Kadı) ve Vakıflar Müdürlüğü (İdaretü’l-Evkaf) kurumlarını kurup halka benimsetme mücadelesi veriyorlar. Müftülük çatısında bulunan Ulema Cemiyeti maaşlarını devletten alan resmi imamları idare ediyor. Halk bu tür imamlara rağbet etmediği için görev yaptıkları camilerin sayısı sınırlı kalmış. Şer’i Mahkeme medeni kanunlarda söz sahibi iken diğer konular devlet mahkemeleri tarafından görülmekte. Vakıflar Müdürlüğü de miras işlerine bakıyor.

Resmi kurumlara mukabil en güçlü teşkilatın İmamlar Cemiyeti olduğu söyleniyor. Başta Zanzibar olmak üzere ülke genelinde halkın dini ihtiyaçlarına cevap veriyorlar. Bu cemiyete bağlı imamlar imamlığı bir meslek olarak yapmıyorlar. Namaz vakitlerinde namaz kıldırıp sair vakitlerde kendi işlerine bakıyorlar.

Sudanlı bir üniversitenin Zanzibar Üniversitesi’ne bağlı Eğitim Fakültesi ve lise dengi diploma veren Zazibar İslam Enstitüsü hariç yüksek seviyede din eğitimi veren kurum yok. Bu durum imamların eğitim seviyesinin düşük olmasına sebebiyet veriyor. Neticede, tez konuları olacak kadar aralarında ihtilaflar yaşıyorlar.

Müslümanlar çoğunlukta Sünni ve şafi mezhebini tatbik ediyorlar. Selefiler burada Ensaru’s-Sünne olarak anılıyorlar ve sayıları az. Şii ve Sufiler ise çok daha az. Arap âleminden gelen az sayıda Maliki ve Hambeli ile Asya kökenli Hanefilerin sayısı da oldukça az.

Müslümanlara ait üç radyo, iki gazete ve bir de dergi var. Bunların gücü de oldukça sınırlı. Radyolar yirmi km kadar kısa alanda çalışıyorlar. Seyretmeden ziyade dinleme kültürü ve imkânı hâkim olan bu insanlara en iyi eğitim hizmeti radyo ile verilebilir. Bunu fark eden misyoner gruplar radyo açmakla kalmamış, ucuz Çin malı radyoları bedava dağıtmışlar.

Ölmeden kabir âlemini yaşayan kölelerin evi veya köle mağarası

Zanzibar’ın adı bütün güzelliklerle birlikte köle ticareti ile özdeşmiş bir ada olmuş. Batılı kaynaklara dayanan eserler bu adanın köle ticaretinde merkez olduğunu gösteriyor. Müslümanlar tarafından bu konuda hiçbir araştırma olmadığı için iddiaların ispatını yapma imkânımız olmuyor.

Anlatıldığına göre Avrupalılar köleleri Hindistan Okyanusu sahillerinde tarımda çalıştırmakla, Araplar kölelerin ticaretini yapmakla ve Afrikalı idareciler de köleleri kabile savaşlarında asker olarak kullanmakla meşhur olmuşlar. Zanzibar’da ve Bagamoyo’daki köle pazarlarında insanlar hayvanlar gibi satılmışlar.

Zanzibar’daki son günümüzde şehrin bir saat kadar uzağındaki köle mağarasını görmeye gidiyoruz. 1873’te kölelik yasaklandıktan sonra buralarda geniş arazisi olan Salim bin Ahmad el-Haris adındaki efendi, illegal olarak köleleri kullanır ve gizli olarak ticaretlerini yapar. Köleleri ziraat ve hayvancılıkta kullanmakla kalmaz, okyanus kenarındaki arazisini gizli köle pazarı haline getirir.

Mağara ile ilgili anlatılan insanın içini burkacak derecede. Efendi çobanlara sabah teslim etmeden önce hayvanları sayar, akşam olunca da sayarak teslim alırmış. Bir gün bir tane koyunu eksik bulan Salim Efendi, köleleri tehdit edip kayıp koyunu bulmalarını emreder. Araziyi karış karış gezen köleler koyunun sesinden küçük bir delikten derin bir mağaraya düştüğünü fark ederler. Koyunu çıkarıp teslim ettikten sonra mağarayı efendilerine anlatırlar. İhbar ettikleri bu mağaranın kendilerine gece barınağı olacağını hiç akıllarından geçiremezler. Yasak köle çalıştırmadan dolayı yakalanmaktan korkan Salim Efendi, 200 civarında köleyi akşamları bu mağaraya indirir ve üstten kapılarını kapatır. Satmak istediklerini mağaradan okyanusa çıkan üç km’lik yeraltı yollarından götürüp köle alıcılarına satarmış. Satılanlardan birisinin ihbarı üzerine aranmaya başlanan Salim bin Ahmed 10 yıl kaçak çalıştırdığı kölelerden bir kısmını gemisine alır ve izini kaybettirir.   

Darusselam

Okyanus dalgalarının arasında vapur yolculuğu
Zanzibar’a gelirken kullandığımız küçük uçaklara tekrar binmeye cesaret edemedim. Yolculuk biraz daha uzasa da vapur yolculuğunu tercih ettik. Burada vapur yolculuğu yapmanın Eminönü’nden Üsküdar’a geçmek gibi olmadığını gördük. Büyük dalgalara çarpan vapurun türbülansı aratmayan sarsılmaları biraz tehlikeli ama bir o kadar zevkliydi.
Darusselam’a geçer geçmez direk New Life Orphanage adındaki yetimhaneye gittik. 30k’u kız 100 yetim barınıyor. Yetimhanenin müdiresinin sevgisini yetimlerin hepsine yetecek kadar bol bulduk. Yüzlerinden çok mutlu oldukları görülen çocuklar bize Kur’an okudu, kasideler dinlettiler.
 

"Nefsine karşı cihad et ve AIDS’ten korun"

Rahman Sosyal Kalkınma Ağı (Raman Social Development Network) adındaki organizasyonu ziyaret ediyoruz.

Başkan Osman Bey çalışmaları hakkında bilgi veriyor. Farklı eğitim projelerinin yanı sıra, daha çok AIDS’e karşı mücadeleye ağırlık vermişler. Afrika’nın güneyindeki diğer ülkelerin AIDS’ten neler çektiğini gören Osman Bey, Tanzanya genelinde AIDS’e karşı savaşı başlatmış. Ülke genelinde AIDS oranı %7,5 civarında iken Zanzibar’da bu oranın %1’lerin altında olmasında İslam’ın aile kültürünün etkisi tartışılmaz bir gerçektir.

Osman Bey slogan olarak "Nefsine karşı cihat et ve AIDS’ten korun!"u slogan olarak seçmiş. Kısa sürelik zevkleri uğruna ömür boyu kendisi ve ailesinin hayatını karartan insanları sabra, meşru evliliğe çağıran vakıf, çalışmaları için devletten de destek alıyormuş.
"Ülkemizin en büyük ihtiyacı eğitim ve mali destektir." diyen Osman Bey, "Biz içimizde birliği sağlasak, güçlerimizi toplayıp tek vücut olabilsek, dışarıdan gelen kötü niyetlilerin bize tesirinin olması mümkün değildir." inancını bizimle paylaşıyor.

Müslümanlar yönetilenler sınıfını tercih etmişler

Ülke idaresinde etnik ve dini denge gözetiliyor gibi görünse de Hıristiyanların ağırlığı dikkatlerden kaçmıyor. Şu anda devlet başkanı ve yardımcısı, başbakan yardımcısı, polis müdürü Müslüman iken, başbakan, meclis başkanı bakanların çoğu ve genelkurmay başkanı Hıristiyan.

Müslümanların siyasi arenada hiç denecek kadar az rolleri var. İslami siyasi parti kurmanın yasak olduğu ülkede, siyasi partileri desteklemede de İslami bakış önemli faktör değil. Müslümanlarda siyasi şuur olmayınca idarede ve bürokraside Hıristiyan azınlık hâkim güç olmuş. Bu durum ülkedeki misyonerlerin işini oldukça kolaylaştırmış.  

Afrika’dan çok diğer ülkelerin üs edindiği şehir Darusselam
Bu gün Noel Bayramı. Müslümanlarda olduğu gibi Hıristiyanların Noel’inde de bir gün resmi tatil veriyorlar. Erken saatlerden itibaren Hıristiyanlar yeni kıyafetleri ile kiliselere koşuyorlar.

Ülkede çok sayıda Batılı otel dikkatimizi çekiyor. Hem Batılı ülkelerin hem de Çin, Japonya gibi doğulu ülkelerin ilgileri oldukça büyük.

Bizde şehirler arası yollarda gördüğümüz büyük reklam panoları burada şehir içindeki caddelerde de olup nahoş görüntü arz etmekteler. Beş adet olduğunu duyduğumuz cep telefonu şirketleri ve Batılı firmalar reklâmlarda ön plana çıkıyor.

İngiliz kolonisi olduğu için arabalar sağdan kullanılıyor. Araba markalarında da Japon arabaları önde gidiyor. Özellikle Toyota marka arabalar çoğunlukta tercih ediliyor.
İngiliz kolonisi olan Güney Afrika, Svaziland, Lesoto, Uganda, Zimbabve, Malavi, Kenya, Komorlar, Nijerya ve Gana’da da durum bundan farklı değil.

İsmini kölelerin kalbinden alan hazin şehir: Bagamoyo
Tanzanya’daki son günümüzde Darusselam’a 65 km uzaklıktaki Bagamoya şehrini ziyarete gidiyoruz.

Şehrin dışına çıkarken kampusundan geçtiğimiz Darusselam Üniversitesi bölgenin en seçkin üniversitelerinden birisiymiş. Ülkede dördü resmi, altısı özel 10 üniversite var. Diğer Afrika ülkelerinden çok sayıda öğrenci alıyorlarmış. Devlet üniversitesinde burslu olan öğrenciler harçların sadece %20’sini ödüyorlar. Burslu olmayan mesela bir tıp öğrencisi 4000 dolar civarında harç parası ödemek zorunda.

Bütün eğitim kurumlarında olduğu gibi üniversitelerde de eğitim dili İngilizce.

Müslümanlardan üniversitelere girenlerin oranı %10’a bile varmıyor. Bunun tek sebebi kalitesiz ortaöğretim okullarında okuyor olmaları değil, aynı zamanda devlet kademelerinde bulunan siyasilerin ve bürokratların engellerine takılıyor olmalarının da önemli rolü var.
Üniversite kapısında gördüğüm bir askerden yola çıkarak, askerlik durumlarını da soruyorum. Askerliğin mecburi olmadığını, isteyenin askerlik okuluna gidip 160 dolar maaşla askerlik yapabildiğini öğreniyoruz. Siyasete hiç müdahaleleri olmayan askerlerin, komşularla olan iyi ilişkilerden dolayı pek ciddi tehditleri de yok.

1992 yılına kadar İngiltere, Kanada ve ABD gibi ülkeler vize uygulamazken aşırı göçleri önlemek için bu tarihten itibaren vize uygulamaya başlamışlar.

Gördüğümüz yollar pek düzgündü. Ülkede uluslararası üç havaalanı var (Darüsselam, Zanzibar ve Aruşa). Sekiz şehir tren yolları ile birbirine bağlanıyor.

Bagamoyo’ya kadar yol kenarlarında seyyar satıcılar, cami ve kiliseler hiç eksik olmadı.
Ülkede ne kadar kilisenin olduğunu kimse bilmiyor. Büyük kiliselere ilaveten apartman dairelerinden ibaret kiliseler de varmış. Bütün Hıristiyan mezheplerinin Tanzanya’da mensupları ve kiliseleri varmış. İnsanların kiliseye rağbet etmelerinin en önemli sebebi, temel ihtiyaçlarının kiliseler tarafından tedarik edilmesi olarak gösteriliyor.

Bagamoyo’da ilk durağımız 1868 yılında Romalı Katolik misyonerler tarafından yapılan kilise ve yanındaki şimdilerde müze olarak kullanılan tarihi binalar oldu.

Önce müzeleri gezdik. Müzelerde iki konuyu işlemişler: Doğu ve Güney Afrika’da misyonerlik çalışmaları ve Müslüman Efendilerin elinden kurtarıp hürriyete kavuşturdukları Afrikalı köleler.

Dışarı çıktıktan sonra karşılaştığım kilise görevlisi Tabias adındaki rehberden içimizi burkan haberler duyuyoruz. Dedesi ve babaannesi Müslümanken Hıristiyan olan ve sonra babaannesi tekrar İslam’a dönen genç kendisinin de Hıristiyan olduğunu söylüyor. Ona "İslam’da ne bulamadınız ki Hıristiyanlığı tercih ettiniz?" diye sorduğumda "Kilise bütün temel ihtiyaçlarımızı karşılıyor, camide bunları bulamıyoruz." diyor. Ona Afrika için Beyaz Avrupalının ne demek olduğunu tekrar hatırlatıp, inancın bu kadar ucuz olmadığını, üç beş kuruşa satılamayacağını vurguluyorum.

Sonra hemen yanımızdaki kilisedeki Noel ayinlerine dış kapıdan biraz bakıp yolumuza devam ediyoruz. İstikametimiz 12. yüzyılda Farslı Müslümanlar tarafından kurulan, şimdilerde müze olarak kullanılan Kaole Kalıntıları.

Kaole Kalıntıları 12. yüzyıldan beri tarihe ışık tutan bölgedeki İslam medeniyetinin sembolleri mahiyetinde olup bütün heybetiyle ayakta duruyor. Şehir kalıntılarından gördüğümüz kadarıyla camiler, su kuyuları, evler ve hemen yanı başında bulunan ve ilmi sınıfına göre yapıları farklılık arz eden kabirler ecdadımızın çağlarındaki diğer milletlerden ne kadar ileride olduklarını göstermeye yetiyordu.

Mezar taşları dikkatimi çekti. En uzun mezar taşları alimlere aitken, en görkemli mezarlar da Efendimiz (SAV)’in soyundan gelen Şeriflere mahsus. Sonraları bidat ehli Şerif kabirlerine ellerini koyup dileklerde bulunmaya başlamışlar.

Kaole Kalıntılarının yakınında bulunan ve 5 asır bütün heybetiyle ayakta duran ağaca "Yarım milenyum nelere şahit oldun?" diye sorduk. Yanı başından, boyunlarındaki zincirlerle pazarlara taşınan kölelerin çığlıkları ağacın kulaklarını sağır etmiş olmalı ki bizi duymadı. Veya beyaz rengimizi görüp bizi de zalimlerden sanarak protesto etti.

Umutları biten, boyunlarındaki zincirlerle omuzları düşen, gözlerinden akan yaşların kanallar oluşturduğu köleler, sahillerden başka diyarlara pazarlanırken son bir bakışla haykırışları şehrin adı olmuş: Bagamoyo.

Bagamoyo "Kalbimi çıkarıp bu topraklara attım." manasına geliyor. Biz de kalbimizi o topraklara bırakarak ülkemize döndük. Modern kölelik yok olup insanlar fıtratları üzere hürriyete kavuştukları güne kadar...
 
< Önceki   Sonraki >
Kurban hatıraları
Kurban kataloğu